Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 6 Haziran 2003

Alpay Durduran

 

İbrikçi Başı

Adam isterse pasaportunu gösterir ve Kuzey’in zenginliklerinden nasibini alabilir ama basın mensubu ise olmaz. Enformasyon dairesine haber verip kiminle görüştüğünü kaydettirmesi gerekirmiş.

Basın kartı verilir ki halkın haber hakkını sağlasın haber versin yani başkalarının giremediği yerlere girebilsin. Şu ucube KKTC’de ise basın kartın varsa herkes girer sen giremezsin.

Diplomatik pasaport verirler ki diğer kimselerden daha kolay,bir memlekete girebilesin. Türk farklıdır. Diplomatik pasaportun varsa daha zor girersin. Türkiye’ye girmek için havalanında da vize alabilirsin dediler ya, sakın aldanmayın. Diplomatik pasaportunuz varsa Atina’ya gidip oradan vize almak zorundasınız.

Şimdi hemen kahkahayı basıp “demek Vasiliou’nun karısı gitmeye kalkınca ona Atina’ya veya Kuzey Lefkoşa’aya git dediler ha” derseniz size derim ki siz aşalığılık bir insansınız. Böyle bir idareye layıksınız ve dahası size fazla gelir.

Durup mazeret ararsanız herşeye bulabilirsiniz. Siz kalkıp da idarecilerin avukatlığını yapmak istiyorsanız sizin yeriniz saray dalkavuğundan öteye gitmez.

İbrikçi başının hikayesini anlatmıştım. Her ibriği ayrı renklere boyayıp “onu değil yanındakini al” demeye başlayan emeklinin de bir nedeni vardı. Ama aslında aşağılık egosunu tatmin ediyordu.

Lerda Palas’ta bir polis memuru da vatandaşa sürüş ehliyetinin sadece sürüş hakkı verdiğini esas kimliğin kimlik kartı ile temsil edildiğini söyleyerek “beni anlıyor musun” diyordu. Ama anlattığının bir anlamı yoktu çünkü karşısındaki sırada başka bir polis memuru da Rum vatandaşa pasaportun anlamını anlatmak ve kimlik kartının bir işe yaramadığını iddia etmek durumunda idi. Yani uzağa gitmeğe gerek yok, 10 metre ötedeki başka bir polis onu yalanlıyordu. Aslında yaptığı efendilerinin buyruklarına kılıf uydurarak efelenebileceği birine efelenmekti.

Aşağılık duygularını birinin ensesinden tatmin etmenin aşağılık olmaktan başka bir anlamı yoktur. Gelen teper giden teper o ise eline düşenle idare eder. Hayatı tepelenmekle geçecek, ezdiğini zannettiklerinin ise keyfleri onun gibilerini kırk defa tartacaktır. Orada “susayım da bu herif de bir iş yaptı zannetsin” deyip yürüyüp gidecek o ise başındakilerine yaranma merakıyla gönüllü yardakçılıktan emekliye ayrılamayacak.

İbrikçi başı orada durmuş insanlara abuk sabuk emirlerini geçirmenin zevkiyle avunabilir ama abdesthanenin kokularına da katlanmak zorundadır. Önemli olan onu koku içinde bırakmak değil onu da kurtarmaktır. İbrikçi başıların olmadığı bir dünya kurmaktır.

Serbest dolaşımı Denktaş sağlamışmış. Kapıları açmasaydı başına belalar geleceğini bildiği için açtığını söylemekten kaçınmadı çünkü kapıları açmanın sorumluluğunu almaktan korktu. Buna rağmen ikide birde “Türk tarafının inisiyatifi ile atılan adımlar” diye başlayan nutuklar çekiliyor. Yalan. Halk bastırdı ve kapılar açılmasa mahkemelere kadar uzanan tepkileri göstereceğini gösterdi. Onun için açtılar.

Amma bu açma değildir. Kapılar açılmadı. İbrikçi başı yarım adım attı. Geride duruyor. İstediği zaman kapatma gücünü tuttuğunu gösteriyor ve sınırlar koyuyor. Hem de anlamsız sınırlar ki “anlamı var yok” sınırlama gücüm var diyebilsin. Tartışamazsınız benimle tavrını gösterebilsin.

Halimiz bu kadar acıklı. İbrikçi başılardan kurtulamacak kadar zayıfız. Hatta onunla iyi geçinme derdinde olanlar bile aramızda geziniyor, yüzlerinde barış ve demokrasi maskeleriyle...

“Şimdi hadise çıkaralım da kapıları kapatsınlar mı?” diye akıl verenlerle karşılaşmak, talihsizliğimiz, ne yapalım...

Artık zaman kapıya dayandı, elimizde büyuk fırsat var. AB devleti yerine oturtmamızda yardımcı olacak. Bize hizmetçi olacak. Yeniler de sahibimiz değil hizmetçimiz olduklarını öğrenecekler. Başka çareleri olmayacak. İbrikçi başısız bir yaşam olacak.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org