Serazat, 9 Mart 2004 Alpay Durduran | ||
biz yöneteceğiz BİZ YÖNETECEĞİZMeydanları doldurduk. Halkın arasında dolaşıyorum. Bana Bu gün senin günün diyorlar. Bazısı kırmızı pasaportu söylediğimi hatırlatıyor bazısı bizim sloganlarımızın haykırıldığını gösteriyor. Rahat duramıyorum. Onlara bizim sloganda (Bu memleket bizim biz yöneteceğiz) memleketin Kıbrıs, Bizimin tüm Kıbrıslılar olduğunu anlatıyorum ve soruyorum: Bu konuşmacılar da ayni anlamı mı veriyor? Biz öyle diyoruz, bize bu sözleri veriyorlar artık geri dönemezler diye cevap veriyorlar. Şimdi seçim oldu bitti. Seçim boyunca partiler sloganları değiştirdiler. Annan planına görüşerek değişiklik yapılacağını, olduğu gibi kendilerinin de kabul etmediklerini söylemekle başladılar. Tabii ki görüşmelerle yapılacak şeyler olacaktı ama esaslarına sadık kalıp kalmayacakları belirsiz hale gelmeye başlamıştı. Bunu “hele bir yetkiyi bize verin görün haklarımızı nasıl aslanlar gibi savuruz” demeye başlayarak bir adım daha ileri gittiler. BDH yarışta kendine yer ayırabilmek için daha radikal görünmek zorunda olduğunu bildiği için daha dikkatli gitti ama onun da varacağı yer belli idi. CTP “tabii ki Türkiye ile birlikte çalışmak zorundayız” diye gerçekçilik taslamaya başlayınca varacakları yer belli oldu. Gene de seçmen barış karşıtlarına inat oylarını verdiler. CTP de BDH da oylama sonucu belli olur olmaz “yetmedi bu oylar” dediler ve ona göre hareket etmek gerektiğini ilan ederek halkın verdiği mandanın birlikte hareket etmek şeklinde olduğunu vurgulamaya başladılar. Halkın kararına saygı çağrısı da yaptılar. Buna bu zamanda birlik ve iç barış gerektiğini de eklediler. Sorumluluk bilinci dedikleri şeye de sarılarak “aşamada görüşmelerin yürütülmesine engel olmamak için Mayıs hedefine ulaşabilmek amacıyla hükümetin acele kurulması ve Meclis’in çalışmaya başlaması gereklidir dediler. CTP hükümeti hemen kurdurdu, BDH da Meclis’i işler hale getirdi. Ondan sonra artık meydanları doduranlar halk olmaktan çıkarak sadece bir kısım yetersiz insan oldular. Halbuki o zaman halk iradesini ortaya koymuştu yani mitinglere gelmeyenler halk sayılmıyordu. Seçim olduktan sonra ise sadece yetersiz bir kitle idi. Bu memleketin tüm Kıbrıs olduğunu ve bizin de tüm Kıbrıslılar olduğunu geçtim biz yöneteceğizi de unuttular. Meydanları dolduranları oraya gitmenin yararlarına ikna edenler bilmem kaçıncı defa yanıldılar. Eski tüfekleri toplayıp lanse ettiler ve halka seçtirdiler. Omuzlarında taşıdıklarının ihanetini izah edecek yol bulamıyorlar. Ama ders aldılar mı? Hayır. Gene aralarında BDH daha sıkı duruyor gibi laflar etmeye çalışanlar gösteriyor ki ders almadılar. Siyasette de yeri doldurulamaz olanların olmadığını onun için bir defa sürçenin hemen tepelenmesi gerektiğini, politikacının kitleleri sürükleyecek ve meydanlarda tahrik edip bağırtacak kişi olmazdan önce özü sözü bir kişi olması ve ne halt edeceğini kestirebileceğin güvenilir kişi olması gerektiğini öğrenmediler. New York’ta silinip giden ve ağzını açmadığı için New Tork Times gazetesinin bile tanınamayan biri dediği halbuki anayasaya göre en yetkili kişi olan başbakandan hala umut kesilmedi. Adam bir tezgahın içine girdi ve görüşmelerde sadece Rum tarafını suçlamak için malzeme aramaya çalışır tutuma girdi. Hala ona gidip talimatları ile hareket etmeyi gerekli görüyorlar. Görüşmeler Annan planına sığmayacak önerilerle yokuşa sürüldü. Sonunda kesildi ve de Soto Ankara’ya gitti. Ankara da zamanında Özal’ın önerdiği ve sonra New York’tan önce ileri sürülüp reddedilmiş olan dörtlü konferans önerisi ortaya çıktı. Başbakanın ha var ha yok halini küçümsemeyelim o da hemen destek verdi. Rum tarafı ise böyle bir toplantıya BM genel sekreteri de katılmalı diye ilk tepkisi gösterdi. Tezgaha devam. CTP maşalığı BDH yardakçılığı seçti, STÖ’ler çare arıyor. Kör parmağım gözüne gene bilerek lades olduk. Biz uyardık ama zaten bilirdik uyarının boşa gideceğini. Milletler zilleti kendiler yaratır.
| ||