Birikim Özgür|Ana Sayfa Görüş, 21 Ocak 2003 12 Aralık Sonrası Yaşanmakta Olan Süreç Geçtiğimiz birkaç hafta, hatta 12 aralık sonrasındaki haftalar, Kıbrıslı Türkler tarafından adeta bir arayış girdabında dönerek, kafaları uçurturcasına yaşandı.
Gündemde iki ana soru var diyebiliriz:
1) Durum nedir?
2) Ne yapılabilir?
Akademisyenler, iş adamları, bu işlerin meraklıları (galiba bütün toplum), “Durum nedir?” sorusunu yanıtlamakta pek zorlanmıyorlar.
Annan Planı bizim için hayatidir, bu fırsatı kaçırırsak büyük bir kayıp sözkonusu olacak...
İkinci sorunun cevabını bizler değil, birçok unsuru göz önünde tutabilen politikacılarımız verebilecekler. Maalesef henüz sorunun yanıtı verilebilmiş değil ve toplum bundan son derece rahatsızlık duymaktadır. Bu bağlamda izlenmesi gereken herkesi dikkatle izliyoruz.
Taksim politikasını savunan yani bizim açımızdan “diğer tarafın sözcüsü olan” Denktaş, kendi adına ne yapılabilir sorusuna açıklıkla yanıt verebiliyor ve hep becerdiği gibi yine bir adım önde olabilme kabiliyetini sergiliyor. O’na göre;
... Plan bir tuzaktır ve bu tuzağa düşmemek gerekir. Şubat, mart atlatıldıktan sonra hiçbirşey değişmez. AB, KKTC ile muhattap olmak zorunda kalır ve devletten geri adım atmadan yola devam etmiş oluruz.
Bu yaklaşım bir hareket planını da içinde barındırır. Beğensek de beğenmesek de...
Barış yanlıları ise durumun hiç de böyle olmayacağını, bu politikanın artık geçersiz olduğunu anlatıp durur... Gelin görün ki Denktaş’ınki kadar somut bir hareket planı maalesef toplumun önüne konamıyor. Halk eğer seçecekse, iki hareket planından birini seçecek. Durumu değerlendiren halk, taksim politikalarına hayır demiştir. Buna rağmen alternatif bir ışık göremediği için çaresizlik içindedir. Çaresizliğin sebebi, ne yapılabilir sorusunun Denktaş ve sırtını dayadığı unsurlar kadar ayakları yere basan politik bir güç tarafından ağızlı yüzlü bir şekilde ortaya konamamasıdır.
Bu dezavantajın sebebi de sol güçlerin işbirliği noktasındaki kollektif becereksizliğidir. Bu konudaki detaylı düşüncelerimi 24 Ocak tarihinde çıkacak Yeni Çağ gazetesine gönderdiğim yazıda anlatmaya çalıştım. En altta “Çok Geç Kalmadan...” başlıklı bu yazımı da sizlerle paylaşıyorum.
Zamana oynayan sadece Denktaş değil gibi bir izlenim yaratıyor sol güçlerin bazı politika yapıcıları...
Yukarıda da bahsettik, hepsini izliyoruz.
Örneğin YeniDÜZEN gazetesinde “Ne yapılabilir?” sorusuna cevap niteliği taşıyan sadece ama sadece bir yazı ile karşılaştık geçen süre boyunca. Ne Hasan Erçakıca, ne Asım Akansoy, bu sorunun yanından bile geçmiyorlar haftalardır. Yazdıkları şeyler hep durum değerlendirmeleri... Sami Özuslu ve Hamamböcüleri’nde yazan Zeki Erkut için de aynı durum sözkonusu...
Sadece Tamer Öncül, “Derin Dondurma” başlıklı yazısında önerisini ortaya atmış ve derhal bir görüşmeci konseyi oluşturulmasını talep etmiştir. Tamer Öncül YeniDÜZEN gazetesinde okunan bir yazardır fakat CTP’nin politikalarına bir etkisi olmadığını da biliyoruz. Tamer Öncül, içeridekilerden değildir. Yine de YeniDÜZEN’deki yazısı umut vericidir. En azından CTP dışındaki örgütlerde hararetli bir şekilde tartışılmakta olan rasyonel bir çıkış yolu bulma çabalarının bu yapı içinde de kendine yer bulma gayretlerine güzel bir örnektir. Diğer taraftan Hasan Erçakıca ve Asım Akansoy gibi son derece bilinçli hareket eden iki değerli yönvericinin etliye sütlüye dokunmayan, aslında dokunan ama durum değerlendirmelerinin ötesine gitmeyen yazıları insanı umutsuzluğa sevk etmiyor değil. Onlar politika yapıcılarıdırlar ve yarattıkları izlenim, CTP’nin bu dönemi hiçbir sağlam politik adım atmadan, halkın zaten gördüğü ve üzüldüğü pek çok noktayı akıllıca işleyerek çözüm olsa da olmasa da CTP’nin kazanacağı bir ortam yaratma gayretinde olduklarıdır.
Tabi ki eklemekte fayda vardır! Ankara’da, sosyal ortamların, toplantıların çok uzağında, sadece köşe yazılarını temel alarak bu saptamayı yapıyoruz. Yani bu saptamaların ciddi bir sınırlaması vardır. Bilim dünyasına aşina olanlar, sınırlamaların önemini çok iyi bileceklerdir.
Ve tabi ki “Niye CTP üzerinde bu kadar duruyorsun?” sorusuna da açıklıkla yanıt vermek durumundayız.
CTP, toplum içinde kuş uçsa bundan haberdar olan, bütün dengeleri göz önünde tutmak gibi bir misyonu da sahiplenen, lider konumundaki örgüttür bugün için. O yüzden de “Ne yapılabilir?” sorusu bağlamında bir adım atılacaksa ya da atılmayacaksa, bunda CTP’nin payı çok büyük olacaktır.
Fazla uzun yazmaya gerek yoktur. Zaten son günlerde İnternet ortamındaki listeleri takip ederken anlıyoruz ki insanların fazla yazacak, söyleyecek pek birşeyi de kalmamıştır.
Herkes “Ne yapılabilir?” sorusunun cevabını önderlerimizden işitip elinden geldiği kadarıyla bu vizyona katkı koyabilmek adına enerji biriktirmektedir.
Umalım da bu iyi niyetli bekleyiş sonrasında içimizde biriken enerji, sol güçlerin olası kollektif becereksizliği sonrasında yaşanması doğal diğerlerini suçlama yarışında kullanılmasın.
***
Çok Geç Kalmadan...
Kıbrıs sorununu yaşamla iç içe, insanı merkezine alan bir “bela” olarak değerlendirirsek abartmış olur muyuz?
Yaşanan gelişmeleri kuşbakışı ile Ankara’dan değerlendirdiğimiz vakit meydanlardaki coşkunun, gözyaşlarının, beklentilerin, kızgınlıkların kısacası hayata dair bütün duyguların harmanlandığı bir tablo ile karşılaşırız. Bu noktada, çorbaya biraz felsefe katmak adeta bir zorunluluk; okuyucu için ise herhalde bu yoğun dönemde bir emrivaki ile karşı karşıya kalma vakası... Zararı yok, biraz da insan olduğumuzu hatırlayalım, insanoğlunu tekrar ve tekrar tanımlamaya çalışalım.
İnsanoğlu, anlam vermeye, birşeylere anlam yüklemeye gayret eder... İdeal olanı, insanın refleks ve içgüdüler tarafından yönetilmemesi, bazı şeylere anlam yüklerken doğasında bulunan bu yönlerinin kurbanı olmaması...
Kıbrıs’ta da herşey tüm çıplaklığıyla ortada. “Değişik” bir dönemden geçiyoruz diye rasyonel bakış açısını terkedip coşkuyla, sabırsızlıkla bazı değişimlerin hemen gündeme gelebileceğini sanmak herhalde ciddi bir yanılgıya düşmek demek olacaktır.
Miting alanlarında yaşanan coşkular mı bizi yönetecek yoksa biz miting alanlarında yaşanan coşkuları mı yöneteceğiz?
Kıbrıslı Türkler açısından gelişmeler maalesef istenilen doğrultuda yaşanmıyor. Bu maaleseflik duruma tabi ki anlam yüklemeye çalışacağız. Bu eylemi “tepki verme” şeklinde isimlendirelim.
Gerçekten de “tepki” doğuran bir süreç yaşanmakta...
Bu tepki nasıl olmalı? İçgüdüsel, kızgınlıkla, coşkuyla mı şekillenmeli tepki yoksa akılcılıkla mı? Meydanlar bizi yönetecekse içgüdüsel, biz meydanlardaki coşkuyu yöneteceksek de tabi ki mantıksal...
Doğru tepki seçimleri, geçmiş deneyimlerden yararlanmayı gerektirir.
Ortaya konacak tepkiden sonra doğacak sonuçları da öngörebilmek durumundayız ortaya bir tepki koyarken...
Bunun da ötesinde, alternatif tepki biçimlerinin etkilerini kestirmek de getirisi çok fazla olabilecek bir “marifet”...
Peki. Sorunumuz, siyasidir. Ancak madem ki “tepki gösterme” bu siyasi sorunun ortadan kaldırılabilmesinde anahtar rol oynacak, işin içine psikoloji, eğitim, eğitime bakış açısı da giriyor. Tüm bu etmenler durumu değerlendirmenize yardımcı olur.
Tepki vermek, insanoğlunun bir üstünlüğü... Ancak başarılı bir şekilde tepki verebilmenin de bazı öğrenilmiş şartları vardır mutlaka.
Dikkatli, öğrenmeye açık, hafızası güçlü hatta hayal gücü geniş bir bünye, tepki verirken çok daha başarılı olur.
Baklayı ağzımızdan çıkaralım!
Kıbrıs meselesi, tek bir bakış açısıyla çözülebilecek basit bir denklem değildir. Durum bu iken, birçok unsuru hesaba katarak tepki verebilmek şart oluyor.
Kıbrıs’ta hangi temel akımlar veya bakış açıları mevcuttur?
Annan Planı hangi unsurları içerir?
Türkiye’nin onayı alınmadan bir çözüme ulaşılabilir mi?
Kıbrıs’ta çözüme “katkı” koymak, doğrudan Türkiye karşıtlığı ile mümkün olabilir mi? Veya tam aksine, doğrudan Türkiye karşıtlığının Kıbrıs’ta çözüme zarar var mı?
Kıbrıs Türkü ortaya bir tepki koyarken, tüm bu soruları ve daha pek çok soruyu aklının bir köşesinde tutabilmeli...
Sol güçlerin kafa kafaya vermeleri bu yüzden çok önemlidir.
Bir örgütün yeterince dikkate almadığı bir noktayı veya önemsemediği bir noktayı, bir başkası önemser, dikkate alır ve ortaya konacak tepki böylelikle anlam kazanır.
İşin bir de bu yönü göz önünde tutulduğunda, CTP’nin Afrika’yı eleştirmesi veya Afrika’nın CTP’yi eleştirmesi, aslında güçbirliğine doğru anlamları yükleyemediklerinin bir işaretidir.
CTP, Türkiye’nin de imza atacağı! bir anlaşma öncesinde Türkiye’deki en azından çağdaş kafaları rencide etmeyecek şekilde adımların atılması gerektiğini ortaya koyarsa, bu bir zenginliktir. Bunu bir yalan veya satılmışlık olarak değerlendirmek akıllıca değildir.
Afrika, Türkiye’nin Ada’daki varlığınının pek çok hakkaniyet değeriyle bağdaşmadığını anlatmayı en önemli görev olarak kabullenmişse, bu da bir zenginliktir. Türkiye’nin Ada’daki varlığı veya en azından haddiden fazla ağırlığı gerçekten de sorgulanması gereken, Ada üzerinde yaşayanların sırtında bir yük halini almış, önümüzü tıkayan bir sorunsaldır; bunu görmezden gelmek de ciddi bir politik saplantı olacaktır.
Bu iki barış yanlısı güç, diğer barış yanlısı güçlerle birlikte, eğer güçbirliğine gerçekten inanırlarsa, bu zenginliği algılamaları çok daha kolay olacaktır. Galiba en büyük eksikliğimiz de bu inanç ortamını yaratamayışımız, birbirine güvenen insanların birlikteliğinden doğacak kazanımları göremeyişimizdir.
Bu kısırlığın sebepleri arasında güçbirliğini hafife alma veya politik sapkınlıklar dahi olabilir. Herşeye rağmen sonuca ulaşmak adına güveni, sağduyuyu savunmak ve sağlamaya çalışmak gerekir. İyi niyetli, paranoyadan uzak, detayları erteleyebilen bir bakış açısıdır bunu da sağlayacak olan. Unutmamalıyız ki içinde bulunulan şartlar, yaşanmış geçmiş tecrübeler bir yolu yürürken örgütlerin benliğini etkiler. Önemli bir tabana sahip bir partinin sözcüsü olarak insan başka konuşur, o sorumluluğu üzerinden atınca başka konuşur. Halbuki insan, aynı insandır. Öz, aynı özdür. Nedir öz?
Yıllardır süregelen iki politika mevcut Ada üzerinde: Taksim ve Birleşik Kıbrıs...
Her örgütün hatta her bireyin Birleşik Kıbrıs hedefine doğru yürürken farklı stratejileri benimsemesi çok doğaldır. Bazıları dağ yolundan gitmeyi, bazıları otoyolu kullanmayı tercih edebilirler. Özünü kaybetmedikten sonra içinde bulundukları şartlara göre örgütlerin stratejileri değişebilir. Bu çok doğaldır. Gidilecek yer bellidir. Strateji ile politikaların ayrımını iyi yapabilmek gerekir. Politik amaçları ortak, özleri bir olan örgütlerin, üstelik bu amaçlar ve özler çağdaşlık hamuruyla yoğrulmuş amaçlar ve özler iken, stratejilerde anlaşamıyorlar diye kapışmaları iç parçalayıcı bir durumdur.
Bu iş politik olgunluk gerektirir.
Birleşik Kıbrıs’ı savunanların, denklemdeki tüm unsurları sağlıklı bir şekilde masaya koyup birbirlerine sataşmadan, kızmadan, sağlıklı, güven dolu bir ortamda tartışmaları, ortak bir paydada mutlaka buluşup halkın taksim politikalarına karşı şahlanışını politik bir dönüşüm yönünde değerlendirmeleri gerekir. Çok geç kalmadan...
En doğru “tepki”, ancak bu yöntemle belirlenebilir.
Eğer bu gerçekleşmezse, ne yazıktır ki bu kollektif becereksizlik sonrasında muhtemelen gündeme gelecek olan “diğerlerini suçlama” ve tabi ki “kendini savunma” ihtiyaçları bile doğru dürüst giderilemeyecektir zira bu suçlamaları veya savunmaları dinleyecek olan seyirciler için oyun çoktan bitmiş, tiyatro salonu çoktan terkedilmiş olacaktır.
Birikim Özgür