Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 28 Ocak 2003
Birikim Özgür

Tanrı Türkü Korusun

Annan Planı uygulanmaz ve çözümsüzlük devam ederse bu durum Kıbrıs Türk Toplumu açısından ne gibi sonuçlar doğurur?

Türkiye’de yaşayan insanlar açısından çözümsüzlük ne gibi sonuçlar doğuracaktır?

Kıbrıs sorunundan sadece Kıbrıslılar etkilenmiyorlar. Denktaş, “Sorun 65 milyon 200 bin kişinin ortak sorunudur” diyerek Türkiye’deki gerici unsurların da desteğiyle Kıbrıs’ta taksim politikalarının daha kolay hayata geçirilebileceği düşüncesine sarılıyor.

Doğrudur. Sorun sadece Kıbrıslılar’a zarar vermiyor. Türkiye insanı da Kıbrıs’ta süregelen durumdan olumlu yönde etkilenmiyor. Ateş düştüğü yeri, Kıbrıslılar’ı yakar.

Buna rağmen kendini ifade etme derdindeki Türkiye’deki yığınlar, süslü cümleler kurmanın coşkusuyla, Kıbrıs’a, kan-toprak söylemleriyle sahip çıkıyorlar. Dünyaları bu; tarım toplumunu aşmaları için gerekli süreçlerden geçmelerini sağlayacak politik ortam bilinçli bir şekilde yaratılmıyor.

Türkiye insanını az çok tanırız.

Bu insanlara düşünmek, kendini ifade etmek yasak! Zarar görmekten çok korkuyorlar. Okullarından, işlerinden uzaklaştırılma, toplumdan soyutlanma, yasaklanma tehditleriyle yönetiliyorlar. Bu yöntemle adeta fakirleştiriliyorlar. Düşünceleri fakirleşiyor, düşünce üretimi anlamsızlaşıyor, insan olmalarından kaynaklanan değerleri azaltılıyor. Böylelikle ekonomik anlamdaki fakirliğin anarşiye dönüşmesi engelleniyor. Mutlaka bu durumdan faydalananlar var. Politik anlamda, ekonomik anlamda ve yönetme, yönlendirme kabiliyetlerini veya üstünlüklerini sergileyebilme anlamında Türkiye’de birtakım çevreler toplumsal yapıdan faydalanıyorlar.

“Toprak elden gidiyor”, “devlet iç ve dış tehditlerle kuşatılmış” söylemleri ile kurulu düzenin devamını sağlıyorlar. Kurulu düzen çağdaş, insanı merkezine almış geleceği parlak bir düzen olsaydı, hayırlı bir iş yapmış olacaklardı. Yeni nesiller yetişiyor, gelişiyor, bireylerin bir baltaya sap olabilme kaygısı kurulu düzen içinde bir köşesinden tutma arayışına dönüşüyor. Kıbrıs sorununun tartışıldığı bugünlerde bahsedilen olguyu gözlemlemek son derece kolay. Değişik üniversitelerden araştırma görevlileri sorunu tam olarak anlamaya çalışmadan, bir bilim adamına yakışır şekilde tarafları dinleyip objektif bir bakış açısı geliştirmektense kurulu düzenin söylemlerini sahipleniyor, bir anlamda kendi ülkelerinin arabesk yönetimine katkı koyuyorlar. Bununla yetinseler, “Kendilerine yapıyorlar” diyeceğiz. Yetinmiyorlar ve diyorlar ki, “Kıbrıs’taki soydaşlarımız konuyu iyi bilmiyorlar. Onları eğitmemiz gerekir. Onlarla temas kuralım, soğukkanlı bir şekilde gidip kendilerine Kıbrıs’ı anlatalım”. Bu düşünce, ne acıdır ki, arkadaşlar tarafından, çözüm önerisi olarak ortaya konuyor.

Türkiye’nin yetiştirdiği genç akademisyenlerin TV 8’de 25 Ocak akşamı katıldıkları programda yarattıkları izlenim bu…

Türkiye’de bu sağlıklı olmayan karanlık tablonun ortaya çıkmasında kuşkusuz ki yukarıda bahsedilen “bugünkü toplumsal yapıdan faydalanan kesimin” katkısı çok büyüktür. Hatırlayalım; bu kesim, ekonomik, politik veya bireysel tatmin için bu işi yapıyor. Akademik ünvanlarını öne çıkararak, “Ben uzmanım, ben Kıbrıs’ı da, dünya düzenini de herkesten iyi bilirim. İyi bilmekle kalmam, herkese bu konularda ders de veririm, yol göstericiyim. Benim gibi düşünmeyenler, tuzağa düşmüş, zavallı kurbanlardır” anlayışı ile yol alanlar, daha çok bireysel tatmin amacıyla kurulu düzeni sömürürler. Buna bir de politik anlamda toplumsal yapının sömürülmesi, yani açık fikirli, sağlıklı düşünebilen bireylerden oluşan bir toplumun varolmaması durumunu fırsat bilerek kendi politik amaçları doğrultusunda adım adım hedefe ulaşma gayretlerini eklersek, Türkiye’deki kısırlığın neden birtürlü aşılamadığını çok daha kolay anlarız.

Erol Manisalı, akademik kimliğini de kullanarak politik vizyonunu hayata geçirme çabasını sergileyenlerdendir. Maalesef toplumsal yapı, Erol Manisalı gibi akıllı ve bilgili insanların eylemleri için müsaittir ve bu nedenle söylemleri de akla yatkın, dinlenesi, öğrenilesi, özenilesi söylemler gibi algılanmaktadır. Türkiye’de gençler, Erol Manisalı ve benzerlerinden etkilenmektedir.

İddialı, tüyler ürpertici söylemler gençlerin kafasında yer etmektedir.

Erol Manisalı, Kıbrıs’ta olup biteni degil ama çözüm çabalarını, emperyalizmin bir oyunu olarak algılamakta ve “Kıbrıs’taki topraklara sahip çıkmayı”, “emperyalistlere boyun eğmemek” şeklinde satmaktadır.

Bu söylem, bu toplumda, para eder.

Bilgisizliğin hakim kılındığı bir ortamda elbette ki toplumsal yapıya uygun söylemler geliştirerek yol alabilirsiniz. Acı veren nedir bilir misiniz?

Bilgisiz insanlara bu söylemlerin geçersiz olduğunu anlatmaya çalışmak! Kıbrıs’ı algılayışı kan ve topraktan öteye gidemeyen insanlara durumun tersliğini anlatmak öylesine zor ki…

Manisalı ve diğer “ulusal sol” akımının savunucuları Kıbrıs’ta emperyalizmin oyununa gelmemek adına bölünmüşlüğü kalıcılaştırmak için çaba harcayadursunlar, Kıbrıs sorununun temelinde emperyalizmin yarattığı sıkıntılar olduğu ve bu sıkıntıların aşılabilmesi için bize göre doğru alternatifin sorunun çözümü ve ülkenin bütünleştirilmesi olduğu gerçeğini değiştiremezler.

Kıbrıs’ta bölünme, Makarios’un bağlantısızlar hareketiyle ilişkisi bağlamında gündeme getirilmişti. Samson’un Makarios’a karşı yaptığı darbe de Türkiye’nin yaptığı çıkarma da ABD’nin bilgisi dahilinde gündeme gelmiş, İngilizler’in Türkiye’nin Ada’ya çıkmasına karşı duruşu yine ABD tarafından engellenmiş ve böylelikle Kıbrıs’ta anti-emperyalizmin güçlenmesi olasılığı ortadan kaldırılmıştı. Olup bitenler, ABD’nin teşviki ile yaşanmış ve hala daha Ada üzerinde anlamsız bir “iki tarafın iletişimini engelleme” oyunu oynanmaktadır. Maalesef bu oyuna, Türkiye’deki toplumsal yapıdan faydalanarak yol almaya çalışan sol güçler de gelmektedirler.

Öyle görünmektedir ki “Emperyalizm’e karşı mücadele” bayrağı altında, Manisalı ve benzer düşünceye sahip Türkiye’deki solcular, hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs’ın adeta birer NATO üssü gibi kullanılabilmelerine fırsat yaratmaktadırlar. “Ulusal çıkarlar” maskesini takarak, toplumun desteğini sağlamaya çalışmaktadırlar. “Fakirleştirilmiş” Türkiye toplumunun desteğiyle de bölgede ABD’nin çıkarlarına hizmet etmektedirler. Irak’ta masum insanların üzerine yağacak bombaların fitilleri, Türkiye topraklarında ateşlenecek, bölgede ABD’nin hakimiyeti eksiksiz sağlanacak ve Türkiye Ulusu böylelikle emperyalizme karşı onurlu bir mücadele verecek... Böyle bir mantık olabilir mi?

ABD’nin çıkarlarının bekçiliği ve AB karşıtlığı temel hareket noktaları ile Kıbrıs’ta Türkiye’nin askersel denetimi yüceltilmekte ve bununla birlikte tabi ki Kıbrıs insanının hiçe sayılışı makul karşılanmaktadır.

Kusura bakmasınlar, biz Kıbrıslılar, emperyalizme karşı mücadeleden bunu anlamıyoruz.

Türkiye’de, sol, birtürlü insanı merkezine almayı başaramamıştır. Bu nedenle de birtürlü iktidara gelemiyor. İnsandan kopuk bir anlayışla, fakirleştirilmiş toplum yapısını değiştirmek yerine bundan faydalanmayı tercih eden bir akımla, Türkiye solu erimeye devam edecektir.

Türkiye solunu eleştirirken, sağı da yüceltmek gibi bir niyetimiz yok. 1950’den günümüze kadar hep sağ iktidarlar Türkiye’ye egemen olmuşlardır. Bu iktidarlar da çağdaşlığı bir ucundan yakalamaya çalışan bir ülkenin aydınlığa açılan pencerelerini kapatmak için ellerinden geleni yaptılar. Din unsurunu devletin içine yerleştirdiler. Özellikle 12 Eylül darbesinden sonra din olgusu çok fazla güçlendi. Din dersleri zorunlu okutuldu. Evrensel bir kültür yani “çağdaş uygarlık düzeyi” Atatürk tarafından miras bırakılmışsa da sağ çevreler bunu içine kapanık, çağdışı, ırkçı ve islamcı bir ulusal kültüre dönüştürdüler. Bir anlamda Atatürk’ün ortaya koyduğu vizyon ters-yüz edildi…

Tüm bunlardan ders çıkarmayan Türkiye solu da buna çanak tutmakta ısrarcı oluyor, sağın ağzı ile konuşmaktan geri durmuyorlar.

Basit, düzeysiz, populist politikalar ile yol almak mümkün değildir. Üstelik bu yol çağdaşlık yolu ise, populizm bir an gelir ve duvara toslar. Bir taraftan AB için yollara düşeceksiniz, diğer taraftan Kıbrıs’ta mantığa uygun bir çözüm yönünde kılınızı kıpırdatmayacaksınız. Üstelik, Kıbrıs engelini ortadan kaldırmak isteyenlere de ucuz politikalarla çamur atarak puan toplamaya çalışacaksınız…

Kıbrıs’taki çözümsüzlüğün Türkiye’nin önünde çok büyük bir engel olduğunu kabul etmemekte diretiyorlar gibi algılansa da durum daha vahimdir. Bütün mesele ABD’nin çıkarlarına hizmet edebilmek ve AB karşıtlığını dolaylı yollardan ifade edebilme fırsatının tepe tepe kullanılması meselesidir.

Biz Kıbrıslılar için ülkemizde statükonun beklentilerimiz doğrultusunda değişitirilmesi demek yeni bir dünya, temiz bir nefes, zor da olsa beyaz bir sayfa açıp dünyaya açılabilme imkanı demektir. Elbette biz Kıbrıslılar açısında sorunun çözümü çok daha fazla anlamlıdır. Sinirlerimizi harap eden ganimete dayalı düzenin sona ermesi bile başlı başına bir güzellik bizim için. Dahası, demokrasi ile tanışacağız. Demokrasi demek, hesap vermek demektir. Birsürü insanın özellikle 1974 – 2003 tarihleri arasında yaşanmış hukuk dışılıklarla ilgili hesap vermesi gündeme gelecektir. Bu olmazsa, toplum silkinemez, kendine gelemez. Geleceğe açılmak aslında bütün derdimiz. Gericilikten bıktık usandık. Deli saçmalıklarını hergün televizyonlarda, radyolarda dinlemekten sıkıldık. Paranoya ile yönetilmekten rahatsızız. Çözüm sayesinde Kıbrıslılar’ın ortak vatanlarında, karşılaşacakları muhtemel sorunları kafa kafaya vererek daha kolay çözeceklerine de inanıyoruz. Abuk sabuk düşmanlıklar hepimizi kanser etti. Bundan dolayı, “Yeter artık” diyoruz. Türkiye solu emperyalizme karşı mücadele verecekse, öncelikli olarak emperyalizmin Kıbrıslı insanların başına açtığı belalardan kurtulmanın tek yönteminin Ada’yı yeniden birleştirmek olduğunu kabullenmeleri gerekir. Manisalı ve benzerlerine sormak gerekir: 12 Eylül’ü hergün yaşamayı hangisi ister? Kıbrıs’ta solcu olmak, barışı, ülkenin bütünlüğünü yürekten istemek, hergün Türkiye’deki 12 Eylül’ü yaşamak anlamına gelir. Askerin nefesini ensesinde hisseden solcuları, baskı ve tehditle yıldırılmaya çalışılan politikacıları ve gazetecileri dinlemeden, onları anlamaya çalışmadan Kıbrıs üzerinden solculuk taslamak akla mantığa sığar mı? Yazılarını, kitaplarını okuyarak solun ne olduğunu öğrenmeye çalıştığımız insanların böylesi bir bataklıkta Kıbrıs muhabbeti yapmaları gerçekten de yüreğimizi burkuyor.

***

Türkiye’de liberal kesim Kıbrıs’ta çözümün önemini çok daha iyi kavramış durumda… Çünkü adamlar AB vizyonunu gerçekten içlerine sindirmişler. Çağdaşlaşmanın getireceği maddi ve manevi kazanımları öngörebiliyorlar. Türkiye’de Kıbrıs’ta çözümü de en doğru bu insanlar anlatıyor. Korkuları falan da yok üstelik. Denktaş’ın artık dokunulmazlığı ayaklar altına alınmış. “Türkiye’nin çıkarlarını savunmak Denktaş’ın ne haddine!” diyebiliyorlar. “Gelsin TC vatandaşı olsun, seçimlere katılsın, demokrasinin tadına varsın ve yetki alabildiği takdirde TC’nin çıkarları üzerine istediği kadar konuşsun” derken, Türkiye’de çok düşük oranlarda oy alabileceğini de saptamış oluyorlar…

Çözümsüzlük durumunda Türkiye’yi bekleyen tehlikeler dizboyudur… Bölünmüş olarak Kıbrıs’ın AB’ye alınması demek, Türkiye’nin AB serüveninin ciddi bir erteleme ile karşı karşıya kalması demektir. Türkiye ve AB arasında hukuk, siyaset, ekonomi boyutlarında ciddi bir karşıtlık ortamı doğar. Davalar birbirini izler, ilişkiler gerginleşir. Rumlar, Türkiye’nin müzakerelere başlamasını veto haklarını kullanarak engeller. AİHM kararları hayata geçirilmediği takdirde Avrupa Konseyi’nden ihraç gündeme gelir. Tüm bu sıkıntılar, Türkiye’nin ekonomisini, siyasetini, hukuk sistemini yerle bir eder…

Tüm bunları görebilmek için alim olmaya gerek yok. AB serüvenini engellemek için Kıbrıs’ı son koz olarak kullanmak isteyenlerin ipliğini pazara çıkarmak maalesef liberal kesiminin sahiplendiği bir role dönüştü.

Gerçekten de Türkiye’nin geleceği, onun bunun ellerinde değil, Kıbrıs’ın ve Kıbrıslılar’ın elindedir. Biz Kıbrıs’ta sağlam durur ve Türkiye’deki AB karşıtı cephenin karşısına bir toplum olarak dikilir, geri adım atmayı reddedersek, 1974’te Yunanistan’ı cuntadan kurtaran küçücük Ada, 2003’te Türkiye’nin önünü de açar, kimin Ana kimin Yavru olduğunu tarih AB karşıtlarının beklentilerinden çok farklı şekilde yazmış olur. Çağdaş kültürlerde tek bir birey bile çok ama çok önemlidir. 200 bin kişilik bir toplumu, 60 milyonluk Türkiye’ye karşıymış gibi göstermek iyi niyet taşımayan bir kurnazlıktan başka birşey değil… Önemli olan nicelik değil niteliktir. Eğer 200 bin kişinin sahiplendiği politikalar 60 milyonluk bir nicelik yığınına nitelik kazandıracaksa, Türkiye insanının sayıca fazla oluşlarını çok mühim birşeymiş gibi algılamaktan vazgeçerek Kıbrıs insanını aşağılamaktan çekinmeleri, Aziz Nesin’in yazıtlarını illa ki gerçeğe dönüştürme gayretlerine son vermeleri gerekir.

Aziz Nesin’i anmışken…

Bu yazıyı fıkra tadında hazin bir dialoğu sizlerle paylaşarak sonlandıralım:

25 Ocak’ta TV 8’deki programı Kıbrıs gazisi bir Hataylı arar. Kanla alınan toprakların kolay kolay verilemeyeceğini, buna yeltenenlerin Türk olamayacağını, “Talat denen adamın” da zaten Türk olmadığını, diğer taraftan Denktaş’ın anlı şanlı bir kahraman olduğunu, miting meydanlarını dolduranların topraklarını satmaya hazır ucuz insanlar olduklarını anlatır da anlatır…

Hataylı gazimiz telefonu kapatır kapatmaz araştırma görevlisi genç mikrofona sarılır. Ne dese beğenirsiniz?

“Bu saf, iyi niyetli, güzel insan BM Genel Sekreteri olsaydı, bugün bütün dünya barışla dolardı, heryer güllük gülistanlık olurdu”…

Gülmeyelim de ne yapalım?

Aziz Nesin’i anmayalım da ne yapalım?

Tanrı Türkü korusun. Bu arada Kıbrıs Türkü’nü de korusun…

Maalesef Türkiye bu insanlarla dolu. Çağdaşlık, fikir, zihin açıklığı bağlamında Kıbrıs Türkü’nün niteliği 50-100 yıl ilerisinde bu insanların. Tarım toplumunu aşamamış, toprak ağalığı zihniyetiyle hareket eden insanlara bilgi toplumuna ayak uydurmuş bir küçük toplum yardım elini uzatırsa, bu el havada kalmaz mı?

Bu el havada kalır diye o küçücük toplum zamanı durdurup tarım toplumu gibi yaşamak zorunda mı?

Bilgi ile donatılmış işsiz üniversite mezunu yığınlara bunu empoze etmeye çalışanlar boşa kürek çekiyorlar. Kıbrıs Türkü düğmeye basmıştır.


Birikim Özgür|Ana Sayfa