Birikim Özgür|Ana Sayfa Görüş, 7 Ocak 2003 Birleşik Kıbrıs Ülküsü Kıbrıs’ta iki farklı paradigma olduğunu herkes biliyor...
Bir tarafta Birleşik Kıbrıs paradigması varken diğer tarafta Üleştirilmiş Kıbrıs paradigması vardır.
Bu iki paradigmayı birbirinden ayırmak o kadar kolay ki...
Bir tarafta sosyalist temelden hareket edenler vardır, diğer tarafta milliyetçiliği, etnik kökeni vurgulayanlar vardır.
Birinci paradigmaya göre anavatan Kıbrıs’tır; ikincisine göre ise anavatan Türkiye’dir.
Resim bu kadar nettir.
Üleştirilmiş Kıbrıs paradigmasının temsilcisi Denktaş’tır. Yıllardır evirmiş, çevirmiş bu paradigmaya hizmette kusur etmemiştir.
Rejim, Üleştirilmiş Kıbrıs pardigmasına hizmet etmektedir. Statükonun devamı, Kıbrıs’ın Türkiye ile Yunanistan arasında üleştirilmesi (paylaşılması) ülküsüne yardımcıdır.
Annan Planı’nın 28 Şubat’ta imzalanması, Türkiye’nin Ada üzerindeki ağırlığını azaltacağından, Üleştirilmiş Kıbrıs paradigmasına ters bir durum yaratır; bu ülkü uğruna yıllarını harcamış, elini kana bulamış, Kıbrıs’ı Türk bellemiş hiç kimse Kıbrıs’ı birleştirecek bir imza atmaz. Zaten “Ölürüm de imzalamam” derken de “Ben davama ihanet edemem” mesajını verirler...
Bizim açımızdan tartışma bu noktada başlıyor.
Emperyalizmin adeta suç aleti halini almış milliyetçiliğin Kıbrıs’ta bölünmeye neden olduğunu biliyoruz. 1974’ten sonra etnik kökenlerine göre ikiye ayrılmış Kıbrıslılar’ın haberleşmeleri, birbirlerini anlamaları, ortak sorunlarının üzerine birlikte gitmeleri engellenmektedir.
Niye?
Dünya düzeni sınıfsal mücadele ile şekillenir.
Milliyetçilik, sömürüye dayalı bugünkü düzenin devam edebilmesi için kullanılan etkili bir araçtır.
Ortak sorunlarımızın üzerine birlikte gitmekten kastettiğimiz de zaten sömürüye karşı birlikte mücadele etmekten başka birşey değildir. Bahsedilen, ezilenin ezen karşısında gücünü birleştirmesidir. Bunu engellemenin yöntemi de milliyetçi unsurlarla bölünmeyi gerçekleştirmek ve kökleştirmektir.
1974’te Ada bölündükten sonra temelinde sosyalizm olması beklenen Birleşik Kıbrıs ülküsünün veya paradigmasının akan süreç içerisinde şekilden şekile girmekte olduğunu, bu paradigmanın savunucularının, zaman içinde Kıbrıs Türk Muhalefeti olma yönünde bir değişime zeka ürünü olarak baktığını, iki kutuplu dünya koşullarının ortadan kalmasını da bir dönüm noktası olarak algılayıp yıllarca ölümüne karşısında durdukları bir anlayışla yakınlaşmayı, adeta bir sentez yaratmayı benimsediklerini, iddia edebiliriz.
Bu durum kime ne kazandırır?
Bize göre bahsettiğimiz iki paradigma hala daha geçerliliğini korumaktadır.
Gerek genel anlamda Kıbrıs meselesini gerekse de Annan Planı’nı irdelerken bu iki paradigmanın varlığını sezinlemek o kadar kolay ki!
“Barış, çözüm ve AB” diyenler, temelde Birleşik Kıbrıs paradigması ile yani sosyalist güdülürlerle hareket ederler. “Barışa evet, plana hayır” diyenler ise Üleştirilmiş Kıbrıs paradigması ile yani milliyetçi temele dayandırarak görüşlerini ortaya koyarlar.
Bugün Birleşik Kıbrıs paradigması, ilk bakışta tesadüf olarak algılanan bir avantajı kullanabilecek midir? AB üyeliği perspektifi yıllardır milliyetçi paradigma ile hareket edenlerin aklını çelmiştir!
Derler ki Rum tarafında bütün kesimler ortak bir politika çerçevesinde hareket edebiliyorlar ancak Türk tarafında benzer bir durum sözkonusu değildir. Bahsettiğimiz iki paradigmanın Rum tarafındaki yansımalarını düşünecek olursak; Birleşik Kıbrıs’tan yana olanlar Türkiye’nin işgalci pozisyonunda olduğunu ve derhal ülkeyi terketmesinin ehemmiyetini vurgular. Diğer taraftan milliyetçi bir paradigmaya sahip olanlar da Türk düşmanlığı yapar, yine Türkiye’nin dışlanabilmesi için elinden geleni ardına koymaz. Hal böyle olunca da ortaya Rum tarafı adına temiz bir tablo çıkar.
Bu iki paradigmanın bir noktada kesişmesi Rumlar adına büyük bir avantajdır ve iki koldan hedeflerine ulaşabilmek adına kol kola girip hızlı adımlarla yürüyebiliyorlar. Bu kafa kafaya verebilme avantajı, AB vizyonunun gündeme getirilmesine katkı koymuştur. 1990 yılında yapılan üyelik başvurusu ile uzun vadede Türkiye’nin Ada’dan uzaklaştırılması için gerekli şartları zaman içinde oluşturmuştur.
Üleştirme paradigması ile hareket eden Türk milliyetçileri bu yenilgiyi hazmedemezler. Bu nedenle de Türkiye AB üyeliğine kabul edilmeden Kıbrıs’ta bir çözüm olabileceğini düşünmek, geçerli olan paradigmanın Kıbrıs’ı Türkiye ile Yunanistan arasındaki ulusal bir sorun olarak tanımlaması noktasından hareketle, umuda güvenmek anlamına gelir, hatta çocukça olarak bile nitelendirilebilir. Herşeye rağmen Türk-Yunan dengesinin sağlanacağı yönünde Türkiye’ye ne gibi güvenceler verilebileceğini hesaplayamayız. Türkiye’nin ikna edilmesi durumunda 28 Şubat’ta bir sürpriz olur mu? Edilgenleştirilmiş halimizle bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz.
Birleşik Kıbrıs paradigmasının bölünmüş Ada’nın kuzeyindeki hesaplarına ve/veya hesaplaşmalarına gelince...
Mutlaktır ki “Biz zaten Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili kararlarda edilgeniz” yaklaşımı bugün için bu paradigma ile hareket edenleri daha pragmatik politikalar üretmeye sevkedebilir. Herşeye rağmen “Why Not?” diyerek doğru olan politikaları halka benimsetmek ve diğer paradigma ile fazla içli dışlı olmadan, her havuça kanmadan, kaş yapacağım derken göz çıkarmadan, oyuna gelmeden, paradigmamıza hizmet edebilmeliyiz. Bu bağlamda, halka doğruları söylemeyi, ne istediğimizi açıklıkla ifade etmeyi ve diğer paradigmanın bölünmüşlük ve milliyetçiliğin geçerli olduğu şartlarda toplumu manipule etmek için kullandığı birtakım silahları akıl yolu ile deşifre etmeyi hedef olarak ortaya koyabilmeliyiz.
Şartlar ağırdır. Ülke bölünmüştür. Rum tarafındaki barış yanlıları ile işbirliğinden bahsetmek, topluma vatan haini olarak lanse edilmek tehlikesini de beraberinde getirir. Gençler, bölünmüş bir ülkede, milliyetçiliğin pompalandıüı bir eğitim sisteminde büyütülmüşlerdir. Böyle bir ortamda kendi paradigmanızı halka anlatmak ve kitleselleşmek oldukça zordur.
Tüm zorluklara rağmen toplumumuzda doğrudan şaşmayan, paradigmasına sarılan önderler vardır.
Bize göre sosyalist temele bağlı Birleşik Kıbrıs paradigmasının günümüz koşullarında diğer paradigma çerçevesinde hareket ederek toplumla dalga geçenleri yalnızlaştıracak politik adımları atabilmesi mümkündür. Dahası, toplum artık Üleştirilmiş Kıbrıs ülküsü ile hareket edenlerin yıllardır Birleşik Kıbrıs ülküsüne hizmet edenleri karalamak için kullandıkları silahları (bkz. vatan hainliği edebiyatı) adeta ters yöne doğrultmuş, milliyetçi, intikamcı, çağdışı paradigmanın en önde gideni olan Denktaş’ı İhanetini Unutmayacağız sloganlarıyla eleştirmektedir.
***
Nerede hata yaptık? Niye paradigmamız sapasağlam ayakta duramıyor? Yazıtları ile bizleri aydınlatan Ahmet Cavit An, dünü de hesaba katarak, bugünü, Annan Planı’nı, nasıl değerlendiriyor?
“Kıbrıs nereye gidiyor?” kitabımda yer alan “Kıbrıs Türk solunun dünü ve bugününe kısa bir bakış” adlı yazımda, bugünkü hatalı politikaların geçmişte kökleri bulunan nedenlerine değinmiştim. (s. 223-232). Bugünkü durum ise kısaca şöyle:
Kıbrıs işçi sınıfının etnik bölünmesini yenerek, birleşmemesi için “taksim çizgisi”nin kalıcılaştırılması, Anglo-Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerinin ana politikası olagelmiştir. Bugünkü statükoyu değiştirmede, önümüzde bulunan en büyük engel olan “işgal ordusu”nun ve “yerleşikler”in geri çekilmesini, politikasının ana hedefi yapmış siyasi bir hareket ise ne yazık ki yok. Son kurulan BKP bile, “yerleşikler”i Kıbrıs yurttaşı yapıyor. KSP (KSG gazetesi) ise, programını destekleyen “kolon”lara mal dağıtımı sözü veriyor! En fazla oy alan sol partilerden CTP ise, kuzeye gelecek Rumların oy hakkını ellerinden almak için Denktaş’a sözlü öneriler yapıyor. (Denktaş’ın dediğine göre, onlara “bu önerinizi yazılı verin” demiş, ama CTP buna yanaşmamış! Belki bugünlerdeki danışma toplantılarında yazılısını da verirler!).
Şu anda Kıbrıslı Türkler için, açılım olabilecek tek siyaset, belli güçler tarafından, CTP’nin desteğindeki “ortak vizyon” olarak belirlenmiş ve sağolsun “barış aktivisti” CR’cuların [Conflict Resolution çalışmalarına katılanları işaret ediyor. B.Ö] yardımıyla, geniş bir kesimi de etkilemişler. Her ne kadar CR eğitmeni Fatma Azgın ile CR katılımcılarından Ülker Fahri, CR’cuların (KC’nin AB üyeliği öncesinde) yapılan “barış pompalaması”nın sonuç alıcı olmaması karşısında, gazetelerindeki köşelerinde, okuyucularından özür dilemişlerse de, halkın önüne tek çıkış yolu olarak sürülen ve kamuoyunda kitlesel olarak destek bulan bu tek muhalif hareket, “Annan Planı”na destek şeklinde kendini gösteriyor. (Bir süre önce de, ne getireceğine bakmadan, “imzala veya istifa et” sloganını kullanmışlardı.) Kıbrıs’taki ayrımı yasalaştıracak birçok unsuru içeren bu plan, inşallah iyileştirmelere açıktır. Ama ABD ve AB emperyalistleri, içimizdeki destekçilerinin öncülüğünde, halkımıza tek çıkış yolu olarak “ortak vizyon”u göstermektedirler. Denize düşen yılana sarılır misali, başka seçenek sunulmamaktadır. BMBP içinde var olan bazı sağlıklı unsurlar ise, seslerini yeterince duyuramamaktadırlar. Zaten bu Platform, siyasal eğilim açısından, CTP’nin ağırlıklı olarak belirleyici olduğu bir harekettir. Bakalım, önümüzdeki günlerde parlamento dışı muhalefetin sesi olarak, bazı girşimlere öncülük edebilecek mi?
Kıbrıs’taki sol muhalefet, gündemindeki öncelikleri belirlemek zorunda. Bana göre bu, asker ve yerleşiklerin gitmesi talebidir. Referandum istekleri, yerleşiklerin de katılması ve askerin etkinliği nedeniyle, büyük bir olasılıkla Kıbrıslı Türklerin aleyhine sonuçlanacaktır. O nedenle, uluslararası gözlemcilerin gözetiminde yapılacak ayrıntılı bir nüfus sayımı, bir an önce yapılmalıdır.
İnönü Meydanı’nda toplanan 30 bin kişinin de, farklı gerekçelerle ve farklı hedeflerle oraya geldiğini unutmamalıyız. Kaldı ki o hoşnutsuz heterojen kitlenin, geleceğe yönelik olarak örgütlenmesi ve sonuç alınması için, yukarıda değindiğim gündemin kabulu ve bu hareketin içinden çıkacak liderlerin yol göstericiliğinde ilerlemesi gerekmektedir. Bu, “Rumlar bize rüşvet olarak bazı haklar verecek” diyenlerle olacak bir iş değildir.
Sn. An’a soruyoruz:
Bugün ençok ihtiyacımız olan gerçek anlamdaki Birleşik Kıbrıs felsefesinin (sınıfsal mücadele için birleşmenin ve milliyetçiliğin karşısına dikilebilmenin) halk içinde yeterince bilinç düzeyinde oturtulamamıştır. Bu konudaki izlenimleriniz nelerdir?
Cevabı şu şekilde oluyor:
“Birleşik Kıbrıs”tan herkesin farklı anlamlar çıkarttığı ve Annan Planı’nın bunu getirmediği de bir gerçek. “Ortak vizyon”cuların bile saldırı altında olduğu bir ortamda, bunu, beyni sürekli milliyetçi ve ayrılıkçı bombarduman altında iyice karıştırılmış olan kitlelere nasıl anlatırsınız? (Bir keresinde, sen küçükken, babana, Rum kesimi ziyareti öncesinde, “Rumlar sana birşey yapmayacak mı?” diye sormuşsun. Bende bu olayı babanın köşesinde okuyunca, “Özker Bey de mi çocuğunu yeterince eğitemedi?” diye düşünmüştüm. Aklıma gelmişken, yazayım dedim...”
40 yıldan fazla bir süredir, Kıbrıs işçi sınıfının ortak sınıfsal mücadelesine bilinçli olarak yabancılaştırılmış olan Kıbrıslı Türk emekçiler, belki sınıfsal sezgi yoluyla birçok gerçekleri görebiliyorlar, ama onlara güven verebilecek siyasal odaklar henüz (bu tarafta) oluşmamış durumda. Sanırım bunda AKEL’in de büyük günahları var. Ama zaten bu işi onlara dayatıp kabul ettirecek olan da Kıbrıslı Türk komünistler olacaktır. Ama ne yazık kı onlar da Kıbrıs’ın bildiğimiz koşulları altında hiç de kolay yetişmiyor.
***
O’nun görüşlerini de Türkiye’de yayınlanan Sol dergisindeki röportajından (Ocak 2003, sayı 195, s. 10-11) aktaralım.
Mehmet Hasgüler, sorunun temelinde ulusçuluk olduğundan hareketle, “Kıbrıs sorunu sal ada düzeyinde düşünülmemeli. Adada çözüm olsa da Türk-Yunan rekabeti bu çözüme izin vermez” diyor. AB üyeliğinin bir çözüm olup olmadığının sorulması üzerine de, “AB üyeliği çözüm değil. Kapitalizm koşullarında Kıbrıs Türkleri hem sınıfsal eşitsizlikten hem de etnik farklılıktan paylarına düşeni alacaktır. Aradaki farkın kapanması mümkün değildir. Bunun farkında olmak gerekiyor” şeklinde bir görüş belirtiyor.
Annan Planı’nı hakkındaki düşünceleri soruluyor; “1959’da İngiltere’nin hazırladığı ırkçı Anayasa metni gibi.
…
Sorunun iddia edildiği gibi Şubat sonunda çözüleceğine inanmıyorum.
…
Kıbrıs’ta bence mümkün olan Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti ya da Gürcistan’a bağlı Acar Cumhuriyeti gibi bir modeldir. Kuzey’deki mevcut toprakların yüzde 10’unun Rumlara verildiği, adanın askerden arındırıldığı, Kuzey’deki özerk cumhuriyetin iç işlerinde bağımsız, egemen, dış ilişkilerde ve savunmada merkesi devlete bağlı olduğu bir model. Kuzey Kıbrıs Özerk Cumhuriyeti olabilir. Tek devlet, tek kimlik, tek pasaport. Yüzde 18’lik bir nüfusun birtakım vetolarla “eşit” gibi gösterilmesi doğru değildir”.
Bu mümkün görünen model. İdeal çözüm ise sosyalizmdir. Toprak kavgası ahlaklı bir şey değildir; arkasında köylülük, milliyetçilik, soğuk savaş ideolojisi vardır. Milliyetçiliğin çözümü sosyalizmdir.” diyerek yanıtlıyor soruyu…
“Sizce süreç nereye evrilir?” sorusuna ise Mehmet Hasgüler şu cevabı veriyor:
“Türkiye, AB’den kesin tarih alamadığı sürece bir Kıbrıs anlaşmasına izin vermeyecek. Denktaş, müzakere ederim diyor ama bu oyunu 1968’den bu yana oynuyor. 28 Şubat’ta verilecek karar, Türkiye ile AB arasında alınacak yola bağlı. Önce Kuzey Kıbrıs’ı alalım sonra Türkiye’yle çözeriz yaklaşımı doğru değildir. Keşmir gibi, Filistin gibi Kıbrıs da bir 50 yıl daha bekleyebilir. Güney AB yolculuğuna devam tam gaz devam eder, Kuzey ise güney olmaya [geri kalmışlığa demek istiyor B.Ö] devam eder. Türkiye AB ile ilişkilerini zedelememek için ilhak etmez. Kuzey, Ortadoğu senaryonarlıyla bağlantılı olarak ABD’ye de kucak açar. Ortadoğu politikalarına dönük kullanılır. Daha kolay enterne edilebilecek bir yer. Güney zaten tercihleri değil; komünistler güçlü, ABD karşıtlığı güçlü.
Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki husumet de hemen çözülemez. AB ile ortadan kalkmayacak. Kapitalizm düşmanlıkları körükleyebilir. Çok aceleci yaklaşımlar tamamen hatalıdır.”
***
Kıbrıs solu içinde de paradigma farklılıkları olabilir. Herşeye rağmen sol temelden hareketle görüşlerini şekillendirenlerin ortak bir noktada buluşmaları, Üleştirilmiş Kıbrıs paradigmasıyla tavırlarını belirleyenlerle ortak bir noktada buluşmaya çalışmalarından çok daha anlamlı ve kolaydır diye düşünmek istiyoruz.
Bu bağlamda, 40 bin kişinin yürekli bir şekilde ortaya koyduğu manifesto (Denktaş’ın bizi temsil etmediğinin, derhal istifa etmesi gerektiğinin ve barışa ulaşana kadar tüm barış yanlısı örgütlerin birlikte hareket etmesinin vurgulandığı yemin) doğrultusunda mücadelenin sürdürülmesi ve toplumun geleceğine sahip çıkılması, özlenendir, üzerinde durulması gerekendir…
Birikim Özgür