Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 14 Kasim 2001
Birikim Özgür

"Aydın" Tartışması

Toplumumuzun politik iradesinin tutsak edilmişliğinden dert yanarız. Kendi kendini yönetemeyen bir toplumun, geleceğe güvenle bakamayacağını ifade etmeye çalışırız. En büyük derdimiz ise bu kadar yalın bir gerçeklik karşısında bile bir türlü toplumu oluşturan bireylerin ortaya yeterince tepki koymuyor oluşları...

Toplumumuzda garip bir çelişki var.

Özellikle son birkaç yıldır “bunaltıcı” ve de “sıkıcı” bir toplum yapısı ile karşı karşıyayız. Kıbrıs’ta bulunduğumuz sürelerde ilginç bir paradoks adeta bir gölge gibi bizi takip eder...

Dostları, akrabaları özleriz. Aralarına karışmak için can atarız. Aralarına karıştığımız anda ise “bunaltıcı” dakikalar başlar...

Büyük bir kesim gelecekleri tamamen Kıbrıs’taki politik gelişmelere bağlı olduğu halde işin içinde değiller...

Geri kalanlar ise duyarlı olmayı, Denktaş’ı yerden yere vurmakla özdeşleştirmişler... Adamı takdir ettiğini ifade eden tek bir kişiye rastlamazsanız. Herkes “kendince” tepkisini ortaya koyuyor, herkes suçu kendisi dışındakilere yıkıyor.

Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdeki kadar “duyarlılık çılgınlığı” yaşanmıyor...

Başka başka diyarlarda, sokaktaki adam hep kendiyle ilgili planlara konsantre olur, günü geldiğinde de gider seçimlerde oyunu verir veya vermez... Oy kullananlar, gelecekle ilgili planlarını hayata geçirebilmek için gerekli icraatları daha hızlı ve daha dogru bir şekilde gerçekleştireceğine inandıkları partilere veya kişilere oylarına verirler.

Sokaktaki adam, ne ideolojik düşünür ne de kuru kuruya sıralanan nutuklara rağbet eder. Sokaktaki adam, kendi geleceğini düşünür... Demokrasinin kurumsallaştığı ülkelerde kimse bizdeki gibi insanları duyarlı olmadığından dolayı eleştirmez, sistem en azından yüzeysel anlamda tıkır tıkır çalışır gibi görünür.

Bu ülkelerde “aydın takımı” işlevini yerine getirdiği için sağlıklı bir toplum yapısından söz edilebilir.

Duyarlı olmakla aydın olmak arasındaki farkı çok iyi analiz etmek gerekiyor.

Duyarlılık, farkındalıktır. Farkındalık, bireye sağlıklı seçimler yapabilmesinde yardımcı olur.

Aydın olmak bambaşka birşeydir ve galiba bizim toplumun en önde gelen sorunu, herkesin duyarlılığını kendini bir aydınmış gibi algılaması şeklinde ifade edilebilecek çarpıklıktır.

Aydın olmanın tanımı var mıdır?

Hasan Pulur’un 11 Kasım 2001 tarihli yazısı bu tanımın kafamızda şekillenmesine yardımcı olabilecek “Aydın kime denir?”* sorusuna cevap arıyor.

İfade edilen birkaç tane kriter var. Bunları tek tek ele almakta fayda vardır.

“Aydın; evvela, bir fikir, amaç (ülkü) ve karakter sahibi olacaktır. Amaç, ya da ülkü bir inanıştır. Bu inanılışa ise ihanet edemez.”

Sorgulamak gerekir… Kıbrıs’ta “duyarlı” diye geçinen herkes ülkü sahibi midir? Örneğin o mangalda kül bırakmadan, hatta dürüst olmak gerekirse bizden çok daha yaratıcı ve çok daha zekice, Denktaş’ı veya ülkedeki terslikleri eleştiren insanımızın ülkü ve karakter sahibi olanlarının sayısı kaçtır?

Hemen ifade edelim ki bu kriter “aydın” için ifade edilmiştir. Sokaktaki adamdan böyle bir beklenti yok, olamaz da! Bu durumda yukarıda ifade edilmiş soruya alınacak olanlar varsa, lütfen o insan önceden “Ben aydınım” iddiasını ortaya koymuş birileri olsun…

Bize soracak olursanız, bizdeki aydın takımı, sınıfta kalmıştır. “Küçük burjuva” tanımı nedense bizdeki aydın takımını anlatmak için “ülkülü” veya “karakterli” tanımlarından çok daha önce akıllara gelmektedir. Bunu da üstüne alınması gereken birileri varsa, mesela CTP’yi müdürlük veya müsteşarlık uğruna bozuk para gibi harcayan “sözde” ülkücüler, “sözde” karakterliler en başta “Yine özgür iradesi tutsak kılınmış bu çocuk aklınca babasına yaranmak için bize taş atıyor” feryatlarıyla bir adım öne çıkabilirler.

Gelelim bir sonraki kritere…

“Aydın, kandırmaz. Fakat inandırır. İnandırma yolunda ise, ancak bilime ve müspet bilgilere yer verir. Kafasında dokunulmaz ‘tabu’ların yeri yoktur.”

Bu özelliğiyle herhalde “aydın”, aydınlatıcılık görevini yerine getirir. Bilgisiyle, tecrübesiyle, olayları değerlendirir, insanların aklına hitap eder…

Bu özelliğe sahip insanlar, bizim gözlemleyebildiğimiz kadarı ile “olgun” ve “saygın” kimlikleriyle toplum içinde kabul görürler.

Bu durumda aydın olmayı, “Denktaş’a en güzel söven kişi” olmakla özdeşleştirmek son derece hatalı olacaktır. Marifet, her ortamda, her fırsatta birilerine verip veriştirmek olmamalı. Aydın, eskilerin “alimi” gibi, sorulduğunda engin bakış açısıyla değerlendirmesini yapan, ortam sağlandığında toplumu eğitmeyi, bilgilendirmeyi kendine amaç edinen kişi olmalı… Sağda solda polemiklere girerek, aydın olmayı bir üstünlük sanıp her fırsatta kendini zeka gösterileriyle ön plana çıkarmaya çalışarak “aydın” olunmaz.

Bir kahveye gittiği zaman karşısında insanlar ayaklarını dikerek oturursa, bir odaya girdiğinde odadakiler ayağa kalkıp onu saygıyla selamlamıyorsa, o insan “aydın” olamamıştır bize göre. Belli, duyar gibiyiz… “Çoluk çocuk aydın olmanın tanımını yapmaya kalkarsa ancak da işte böyle sığ kalıplarla aydını tanımlamaya çalışır…” diyenlerinizi…

Rüzgar eken fırtına biçermiş… Ortaya konan görüşleri doğru veya yanlış saygıyla karşılayamayanlarımız saygıyı hak etmezler. Zaten bu yüzden toplumumuzdaki kısır döngü, aydın kalitesinde insan sayısını en aza indirmiştir.

Kendini aydın diye nitelendirip de değişik görüşlere olgun bir şekilde tepki gösteremeyenler bu satırları üzerlerine alabilirler… Saygınlığınız yoksa, aydın da olamazsınız…

“Aydın cesurdur. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret ise, aydın için kahramanlık değil, doğal vasıftır.”

Medeni cesaretini adeta bir gösteriye dönüştüren pek çok insana rastlarız. Sebebi basittir. EQ’su yüksek olanların hayatta daha başarılı oldukları bilimsel bir gerçek… Biz sıradanlar, yani duyarlılığını büyük meziyetmiş gibi lanse ettirip aydın kimliğini sahiplenenler, bunu şöyle algılarız: “Eğer toplum içinde rahat davranır, atılıp kapılarsam, sosyal bir grup içinde en çok konuşur, en çok ve en zekice ‘eleştirirsem’, işte o zaman adam oldum demektir…” Evet evet… Medeni cesareti işte böyle algılıyor ve hayatta başarılı olabilmenin tek yolu olarak bu şekilde “kendimizi göstermeyi”, “yeterli” sanıyoruz çoğu zaman… Nafile… Karşısında iki kişi bulduğu zaman asıp kesenlere, çakıp gürleyenlere, kimse “aydın” demiyor bu zamanda… Eğer bu satırlardan sonra adrenalini yükselen birileri varsa, hiç çekinmesin, “Yine saçmaladı” deyip atsın kafasından bu birkaç satırda ifade edilen düşünceleri…

“Aydın hakikat bildiği, gerçek bildiği şeyi kendisine saklamaz. Onu yaymayı da vazife bilir.”

Önceki hiçbir kriterle ilgili kendime dair bir iddiam olmaz, olamaz ancak bu kriterle ilgili gerçekten başım dertte… Bana akıl verecek birileri var mıdır? Yardımınıza ihtiyacım var…

Gördüklerimi eleştirmeden duramıyorum. Çevremdeki insanların ister istemez çoğu kez “gocunmalarına” sebep oluyorum.

Son zamanlarda şöyle bir rasyonel geliştirdim kendi kendime: “Bütün hırsızlar şerefsizdir” diye bağırın… Avazınızın çıktığı kadar bağırın… Ortam ne olursa olsun… Ne olacak? Ne kaybedeceğiz? Birçoğumuz ne yapıyor biliyor musunuz? “Aman hırsızları gücendirmeyim” diyerek bağırmaktan kaçınıyor. Niye? İnsanlarla iyi geçinmek işlerine geliyor da ondan… Çıkarları sözkonusu…

Afedersiniz ama yanlış yapmak suç değil de yapılanın yanlış olduğunu söylemek suçsa… Biz bu oyunda yokuz…

Ahlaksızlık yapmak suç değil… Ahlaksızlığı eleştirmek suçsa, içinde yaşadığınız toplumda “aydın takımı” işlevini yerine getirememiş, insanlara doğruları tam olarak anlatamamış demektir. Bir toplumda herşey kişisel çıkar üzerine kurulamaz, bu böyle biline! Bir toplumda gelenekler, ahlaki çerçeveler vardır… Hiçkimsenin kişisel tutumları veya çıkarları bunların üstünde olamaz, olmamalı… Toplumdaki yozlaşmanın önüne nasıl geçeceğiz? İşte birkaç tane “enayi” yalnızlaşmak pahasına da olsa bazı şeyleri deşifre etmekten kaçınmayacak… Doğru bildiğini söyleyecek…Ancak bu şekilde ahlaksızlığın, dolandırıcılığın, duygu/para/vs hırsızlığının önüne geçilecek… Aziz Nesin’e niye “aydın” tanımlaması yakışıyor sanıyorsunuz?

“Aydın, toplumun hayrını ve çıkarlarını, kendi hayrının ve çıkarlarının üstünde tutar. Topluma verir, ama toplumdan karşılığını beklemez.”

Aydın olmanın zorluğunu bu kriter çok iyi açıklıyordur herhalde… Toplumdan önde olmalı “aydın”. Hep vermeli, karşılık beklemeli. Zor bir görev. Üstelik içinde yaşanılan şartlara göre değişse de, “verici” olmak her zaman için kaçınılmaz olandır aydın için… Ne zaman ki “alıcı” özelliğinizden yani kişisel çıkarınızı ön planda tutma güdünüzden arınırsınız, her zaman “verici” olmayı kabullenirsiniz, işte o zaman sıradanlığınızı aşmış, basit insan tanımlamasından uzaklaşmışsınız demektir; “Aydın” adayısınızdır belki de…

Bakın yine yanlış anlama olmasın diye ifade ediyorum: Kimseden böyle bir beklenti yok… “İyi insan” olmanın kriteri değil bunlar… “Aydın” olmanın kriterlerini yorumlamaya çalışıyoruz. Tabi ki herkes mutlu olduğu şekilde yaşamını sürdürecek, “kısa günün kârı” yaşam felsefesini oluşturacak birçoklarınızın… Endişelenmeyin, kimse sizden fazlasını beklemiyor. Kimse kimseye “aydın gibi davran” diyemiyor… Bunu da olgunlaştıkça çok iyi bir biçimde algılamak, kabullenmek zorunda kalıyoruz… Kimsenin üzerin kaldıramayacağı beklentiler yüklememek gerekir.

Çevrenizde almadan verebilen, toplumun hayrını düşünerek hareket eden ve toplumdan da hiçbir karşılık beklemeyen kişiler var mıdır? Eğer varsa çok şanslısınız çünkü milyonlarca insan yakın çevresinde tek bir aydın bile gözlemleyemeden yaşayıp ölüyor. “Değerli” insanı hiçbir zaman algılayamayabiliyor, hep “önemli” insanları kendine örnek alıyor birçokları… Çevresindeki rol modelleri “para için” yaşıyorlarsa, o da paranın araç olduğunu unutup amaca dönüştürüveriyor dolarları, evleri, arabaları… Çevresinde örnek alınası bir veya birden falza aydın olanlar ise daha bir üst düzey yaşam öngörüyor kendisi için… Paranın bir araç olarak kullanıldığı, bilginin, özverinin ön plana çıkarıldığı bir dünyayı kavrayabiliyor…

Konfucyus’un bir deyişi vardır… “Sende bir yumurta var, bende de bir yumurta var. Sen bana yumurtanı verirsin, ben de sana bendeki yumurtayı veririm. İkimizde de yine bir yumurta vardır. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var. Sen bana bilgini verirsin, bende sana bendeki bilgiyi veririm. İkimizde de “iki” bilgi vardır!”. İşte sıradan insanın alış-verişi yumurta alıp vermeye benzerken aydın, hiçbir karşılık beklemeksizin yukarıda değeri anlatılmaya çalışılan bilgiyi paylaşan, “verici” bir insandır…

Kıbrıs’ta muhalif kesimden hemen herkes “çok çektik, çok özverilerde bulunduk” diyor. Haklıdırlar. Yerden göğe kadar haklıdırlar… Bakanlık, milletvekilliği, müsteşarlık, müdürlük… Hepsini de hak ediyorlar. Niye? Geçmişte çok çektiler, çok baskılara maruz kaldılar, güzel yaşamak, mevki sahibi olmak onların da hakkı…

Tek birşeyi kabullenmeli bu insanlar. Bunu dile getirdiğiniz anda “aydın” olmaktan vazgeçmişsiniz demektir! Çünkü hiçbir “aydın” topluma verirken karşılık beklemez…

“Aydın, bağlandığı ilkelere uygun bir yaşam sürdüren, dürüst ve feragatli bir insandır. Onun yaşamı ile prensipleri arasında çelişme yoktur.”

Geçenlerde bir dostla sohbet ediyorduk. Bir başka arkadaştan açıldı konu. Hakkında konuştuğumuz arkadaş Near East Üniversitesi’nde öğretim görevlisi… Aynı zamanda “hızlı solculardan”… “Bu bir çelişki değil midir?” diye soruyor sohbet ettiğimiz arkadaş. Neymiş efendim, Kıbrıs’taki düzeni eleştirirken kalkıp para için düzenin aynası bir üniversitede çalışmak olurmuymuş!

İnsanlar sapla samanı karıştırıyorlar. Sosyalist olmak, barışsever olmak, muhalif olmak, “aydın” olmak… Tüm bunlar bir toplum içinde mümkün olabilecek şeyler. Hayatta kalmanın tek yolu ise dürüstçe çalışıp para kazanmak… Toplumun yönetildiği sistemi beğenmeyenler, eleştirenler, sistemin düzelmesi için ortaya bir çaba koyarlar. Sosyalistler, sömürüye karşı çıkarlar örneğin. “Aydın”, aydınlatıcıdır… İdeolojileri veya donanmış bir insan olmayı etiketlerle algılayıp insanların mesleklerini icra etmelerinin önünde bir engel olmalıymış gibi algılamak ve anlatmak ne derece doğru olacaktır?

Bahsedilen durum “aydın” olmanın kriteri sayılan yaşamla prensiplerin uyumu konusundan çok farklıdır bize göre…

“Aydın” prensipleri gereği dürüst çalışır, aydınlatıcılık görevinden kaçınmaz.

“Sosyalist”, sömürüye karşı çıkar, insanları sömürmez, içinde yaşadığı düzen içinde en doğru şekilde davranır, insana değer verir, insanları kendi çıkarı için kullanmaz.

İdealist insanların, aydınların açlığa mahkum edildiği bir anlayış sakattır. Böyle bir anlayış sadece hırsızların, düzenbazların, dolandırıcıların, başkalarını sömürenlerin, alıcıların yaşama hakkına saygı duymaktır! Diğer taraftan dürüstler, ahlaklı yaşamaktan yana olanlar, verici olanlar, hiçbir zaman sağlam arabalarda gezmeyecekler, evleri olmayacak, düzgün bir maaşları, geleceğe dair beklentileri olmayacak!

Öyle yağma yok! İdealist veya aydın olduğumuzu iddia etmiyoruz ama kendimizi o ikinci plana itilmiş “diğer gruba” daha çok ait hissettiğimizden dolayı isyan ediyoruz, sömürüye dayalı düzenin empoze ettiği çarpık anlayışlara karşı da aydınlatıcı düşünceler üretiyoruz.

Eğer düşünceleriyle var olduklarını iddia edenler kalkıp da bize akıllarınca kendimizle çelişik yaşadığımızı söyleyebiliyorlarsa, onlara kötü bir haberimiz var: “Aydın” değilsiniz ve olamayacaksınız! Bu kafayla ne kadar geniş ve de düşünceleriyle yaşayan bir insan olduğunuzu iddia etseniz de kalıpların içindesinizdir, sıradansınızdır…

“Nihayet aydın, mazbut insandır. Metodlu ve muntazam çalışır. İhmal, dağınıklık ve avarelik aydın insana yakışmaz. Aydın, bu tür zaaflardan kendini kurtaran insandır.”

Aydınlatıcı olabilmek için çok okumak, çok üretmek gerekir. Bu nedenle zamanını boş işlerle geçiren, tembelliği yaşam tarzına dönüştürmüş, verimli bir günlük yaşamı tasarlayamayan kişilerin aydın olmaktan çok uzakta oldukları su götürmez bir gerçek…

***

7 tane kriteri sıraladık.

Hasan Pulur yazısının sonunda Şevket Süreyya’nın şu cümlesine yer vermiş: “Gerçek aydın, hem bilginin ve fikrin bayrağını yüceltir, hem gerçek ve milliyetçiliğin tohumlarını ülkemize serper ve onları filizlendirebilir.”

İnsan ister istemez şu soruyu sormaktan kendini alamıyor: “Herşeyi anladık da nerden çıktı bu milleyetçilik meselesi?”

Biz bunu şöyle yorumladık:

Şevket Süreyya eskilerden…

Aydını tanımlayacak olmuş… İşin içine birde ülke sevgisini, vatanseverliği de katmak istemiş. “… milliyetçiliğin tohumlarını ülkemize serper…” deyişi bundan.

Bu 7 kriter bir reçete değil… Aydın olmanın sorumluluğunu taşıyan zaten taşır. Ne kendimiz için ne de başkaları için böyle bir reçete hazırlayıp “İşte size aydın olmanın 7 altın kuralı” şeklinde aktarmamız sözkonusu değil… Hasan Pulur da yazısını bu şekilde sonlandırıyor zaten.

Sözkonusu sorumluluk “kime karşı”?

“Yaşadığı ülkenin insanlarına karşı...”

Bir sonraki yazıya kadar…

Hoşçakalın! Dostça kalın! Aman ha sakın bu yazıyı aklınızdan çıkarmayın; zira aydınlatanla aydınlatmayanın farkını görmenize yardımcı olacaktır. Zaten ben de Hasan Pulur’un yazısını çok beğendiğim ve arşivime yerleştirdiğim için sizinle bu şekilde paylaşmayı uygun buldum.

* http://www.milliyet.com.tr/2001/11/05/yazar/pulur.html


Birikim Özgür|Ana Sayfa