Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 19 Kasim 2002
Birikim Özgür

Şahinlere Dair İki Tecrübe

Duyar gibiyiz; şahinlerle uğraşmak kime ne kazandırdı şimdiye kadar diyorsunuzdur mutlaka.

Haklısınız.

Belki de yazının başlığı güvercinler olmalıydı, tüm yazı boyunca da bugünlerde güzel yurdumuzdaki barış havasını en iyi dillendirenlerden müthiş alıntılarla okudukça içinizi gıdıklayacak bir köşe yazısı kaleme alınmalıydı.

Gelin görün ki bu yazıda şahinlerin bugünlerdeki yaklaşımlarını gözler önüne seren iki tecrübeyi sizlerle paylaşmayı uygun gördük. Bu tecrübelerden birincisi, Türkiye’deki insanların Kıbrıs konusunda beyninin nasıl yıkandığına dairdir. İkincisi ise Ankara’daki Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin düzenlediği panele ait gözlemlerimize dairdir.

***

Şunu bir defa akıldan çıkarmamak gerekir:

Kıbrıs’ta barış rüzgarları ilk defa esmiyor. Yıllardır, defalarca, “Bu kez bu iş bitti” denmedi mi? Galiba en doğrusu, “galeyana gelmek ve insanları galeyana getirmek” şeklinde bir politik pozisyonla değil, doğru analizlerle politikanın akışına katkı koymak şeklinde bir tavır geliştirmektir.

Bizim açımızdan Kıbrıs’ın geleceğiyle ilgili iki temel politika vardır: Kıbrıs’ın birleşmesinden yana olanlar ve Kıbrıs’ın kuzeyini Türkiye’ye entegre etmekten yana olanlar...

Denktaş’ın taksim yeminini unutmak mümkün değildir.

Gelinen aşamada, şahinler olarak nitelendirilen Kıbrıs’ın yeniden bütünleştirilmesinden yana olmayanlar için planının en kritik aşamasına gelinmiştir.

Onlara göre aylar öncesinden ortaya konmuş Türk tezinin uygulanması için en doğru zamana yaklaşılmaktadır. Rumlar tek taraflı olarak AB’ne alındığı takdirde tepki politikası çerçevesinde kuzeyi Türkiye’ye bağlamak alternatifi devreye sokulabilir. Bu ne kadar akılcıldır? Bunu onlar düşünsünler... Ancak şahinlerin gelecekle ilgili temennisi budur.

Bu amaçlarına ulaşmak için öncelikli olarak Kıbrıs’ta esen barış rüzgarlarını tersine çevirip kamuoyunu kendi taraflarına çekmeleri gerekecektir. Bu yöndeki çabaları gözlemliyoruz. Bir yerlerden düğmeye basılmıştır; yurttaki toprak tartışmalarının ve Türkiye basını ile akademisindeki hareketliliğin sebebi de budur.

Her zamanki demokratik tavrımızı takınıp, “Ağır basan düşünce en doğrusudur” yaklaşımımızı maalesef bu konuda ortaya koyamıyoruz. Nedeni basittir. Ortada çirkin bir oyun vardır. Şahinlerin bu çirkin oyununu tüm çıplaklığıyla ortaya koyarak barışa ve demokrasiye katkı koymak, Annan’ın planını düğün bayramla karşılayıp havalara girmekten çok daha akılcıdır.

Şahinlerin son dönemeçteki davranış şekillerini iki tecrübe ile anlatmadan önce şu saptamayı yapmak yerinde olacaktır:

Şahinlerin tüm argümanları paranoya üzerine kurulmuştur. İç ve dış düşmanlar olmasaydı, şahinler adeta kelaynak kuşuna dönüşecekti...

***

Birinci tecrübemiz aynen şu şekilde gelişmiştir:

Çankaya Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olan bir arkadaş, okulun İnternet’teki haberleşme ağına sürekli Kıbrıs’ın satılıyor olduğuna dair şahince yazılar gönderildiğini bize aktarır.

Dilimiz döndüğünce Kıbrıs’ta olup bitenlerle ilgili kendi düşüncelerimizi aktardıktan sonra, “Sen de aynı ortama Kıbrıs’ta barıştan yana olanların görüşlerini içeren yazılar gönderebilirsin” diyerek, arkadaşa Türkiye medyasında yayınlanmış birkaç tane makale gönderdik.

Bunlardan bir tanesi, Mehmetali Birand’ın, Kıbrıs’taki gelişmeleri yapıcı bir üslupla ortaya koyduğu yazısı, bir diğeri ise Cengiz Çandar’ın yazısı... Sn. Çandar’ın yazısı da AKP iktidarını bekleyen tehlikeleri ve şahinlerin tavrını akıllıca eleştiren düşüncelerini içeriyordu. Yazının en akılda kalan, vurucu kısmı da şu idi: 'Toprak tavizi' vermek dünyanın sonu ve 'ülkenin çıkarlarına aykırı' bir durum değildir. Örnek: Kemal Atatürk'ten daha önemli toprak tavizini kim verdi? Karşılığında aldığı Türkiye Cumhuriyeti idi!

Arkadaşı bu yazıları gönderdiğine pişman ettiler. Yöntemleri ne idi?

Mehmetali Birand ve Cengiz Çandar’ı karalamak...

Birand’ın yazısına gönderilen yanıt aynen şöyle idi:

“Bahsi geçen kişi yani M.Ali Birand denilen soysuz insan, her zaman duygu sömürücülüğü ve dolandırıcılık yapmaktadır. Bu şahsın söylediği sözler güzel dahi olsa iyi niyetli değildir.

Bu şahış TRT’yi sahte faturalarla dolandırmaktan 2 yıl hapis cezasın çarptırıldı. Bu şahış kendi daktilosu ile yazdığı sahte belgelerden ceza yedi. Bu şahsın bir iş adamı hakkında haber yazması karşılığında konak sahibi olduğu ispatlandı. Lütfen böyle bir soysuzun ismi geçen yazıları bu temiz listeye göndermeyiniz. Aynı şey Uğur Dündar denilen hırsız için de geçerlidir. Bilgi ve belge isteyen bana yazabilir. Alnım açık”.

Peki Cengiz Çandar’ın son derece akılcı yazısına gönderilen yanıtın içeriği neydi, hemen aktarıyoruz:

“Cengiz Çandar: MED TV yorumculuğu yapmıştır ve bu yorumları karşılığında 30 bin dolar para almıştır. Çandar ve M.Ali yazılarını okumamanızı temenni ederim. Çandar denilen şahıs yine adı geçen bölücü televizyonda Aydın Menderes ile birlikte söyleşi yaparak Türkiye’de insan haklarının çiğnendiğini ifade etmişlerdir. Ülkemizde bu TV kanalı çoğu yerde seyredilmediği için vatandaş bunu bilmemektedir.

İlgili belgeleri izin işlemlerini tamamladıktan sonra 1 hafta içerisinde buraya göndereceğim.”

Bu düşünceleri ortayan koyan şahıs, çok gecikmeden Çandar’ın MED TV’ye çıktığına dair Hürriyet Gazetesi’nden bir haber gönderir...

Şahinlerle nasıl başa çıkılır?

Bir hocam aynen şöyle der: “Yeniliklere, çağdaşlığa ayak uyduramayacak pek çok insan olabilir. Bu, çok doğaldır. En doğrusu, bu insanlarla polemiğe girmemektir.”

Biz de Çankaya Üniversitesi’ndeki arkadaşımıza, tüm bu çirkinliklere cevap yazmasının vakit kaybı olacağını, ancak eğer cesur ise tek bir satırlık, “Tüm bu okuduklarınız Türkiye’de çağdaşlığın önündeki taşların sıçrattığı çamurlardır” şeklinde bir cevap yazabileceğini söyledik. Arkadaş böyle bir cevap yazar mı?

Burası Türkiye, yok öyle...

İşte Kıbrıs sözkonusu olduğu zaman da Kıbrıs’ı kendi toprakları olarak gören ve barıştan yana tavır geliştiren herkesi iç/dış düşman olarak algılayan ciddi bir kesimin bir düğmeye basılarak harekete geçirildiği, alabildiğine duygu sömürüsünün, psikolojik bir savaşın sürdürüldüğü günler yaşanıyor Türkiye’de...

Böyle bir ortamda, iyi niyetle demokrasi dersi verir gibi “İyi olan kazansın” demek değil, bu çirkin oyunun çarkları arasına çomak sokmak, demokrasiyi kurtarmak adına pisliklerin üzerine gitmek zamanıdır bugün... Bu nedenle doğru tavrı geliştirmeyen ve iyi niyetinden dolayı bu oyuna alet olan herkesin saflarını iyi belirlemesi, çağdaşlığın, aydınlığın yanında mı yoksa statükoculuğun, karanlığın yanında mı olduklarını iyice düşünmeleri gerekir.

***

Gelelim ikinci tecrübemize...

Ankara’da Kıbrıs Türk Kültür Derneği (KTKD) vardır. KTKD’nin, Kıbrıs’ta çözümden yana değil tam aksine Kıbrıs Türk Kültürü’nün yok olmasına sebep olabilecek statükocu, barış karşıtı bir tavrı vardır. Buna karşılık Ankara’da maalesef barışın toplumumuza getirilerini vurgulayacak, Kıbrıs’ın bütünlüğünden yana örgütlü bir kesim yoktur.

Ankara’daki üniversiteli gençler şu sıralar, KIB-GENÇ adında bir dernek kurarak birlikte hareket etmenin yöntemini aramaktadırlar. En büyük kayguları, siyasete alet olmaktır. Bu kaygu nedeniyle pek çoğu ÜTK’nın “kötü bir tecrübe” olduğu yönünde görüşler ortaya koymaktadır. Bu önyargıları ortadan kaldırmak ÜTK’da çalışmış herkesin görevidir; zaman içinde bilmemekten kaynaklanan bu düşünceleri geliştirmenin imkansız olmadığı da akıllardadır.

KIB-GENÇ, henüz kurulma aşamasındadır. Tüzüğü, ilkeleri, yönetimi henüz şekillenememiştir. KIB-GENÇ’e dair varolan tek aygıt, İnternet üzerindeki haberleşme ağıdır. KTKD Yönetim Kurulu üyesi Bülent Evre de bu ağın bir parçasıdır. KTKD’nin duyurularını gençlere bu ağ aracılığıyla ulaştırma olanağını kullanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde KTKD’de yapılacak bir panelle ilgili duyuruyu da KIB-GENÇ’in haberleşme ağı sayesinde geniş bir genç kitleye ulaştırma olanağını Bülent Evre kullanmıştır.

Panel, Kıbrıs üzerine idi. Pek çok genç, yaşanan kritik dönemeçte gelişmeleri konunun uzmanlarından dinlemek ve çözümün kapıda olup olmadığını kestirebilmek gayesiyle panele akın etmiştir. Biz de paneli izledik. Konuşmacılardan bir tanesi Dr. Kudret Özersay, diğeri ise Doç Dr. Fatih Tayfur idi. KTKD yöneticilerinden Ahmet Göksan da bir “açılış” konuşması yaparak, Kıbrıslı Rumlar’ı suçlayıcı bildik ifadeler kullandı. Hakkını yememek gerekir; konuşmacılardan önce söz alan bayan da uzun uzun Annan planına “verdi veriştirdi”...

Doç Dr. Fatih Tayfur, konuşmasının son dakikalarında Kıbrıs kelimesini ağzına aldı, konuşması boyunca Türk-Yunan düşmanlığının tarihsel temellerini anlatarak günümüzde de bu düşmanlığın devam ettiği sonucuna vardı. Konuşmasının en vurucu tarafı tabi ki Annan planının önümüze konmuş son plan olmayacağını, Kıbrıs’ta çözüm için kimsenin hayale kapılmaması gerektiğini, bu planı kabul etmediğimiz takdirde pek birşey kaybetmeyeceğimizi anlattığı kısımdı.

Dr. Kudret Özersay’ı uzun yıllardır tanırız; sevdiğimiz bir arkadaşımızdır. Konuşmasını, Kıbrıs sorununun dört ana başlığında Rum ve Türk taraflarının temel tezlerini anlatacak ve bu temel tezlerinin Annan planında ne derece yer aldığını irdeleyecek şekilde yapılandırdı.

Dr. Kudret Özersay’ın konuşmasında dikkat çeken nokta, şahinlerin bugünlerde Kıbrıs’ta Annan planından toplumu soğutmak için kullandıkları toprak meselesinin fazlaca vurgulanmasıydı. Bu meselenin, şahinler tarafından psikolojik savaşta kullanılan bir aygıt olduğu gerçeğinden hareketle, Sn. Özersay’ın konuşmasının Kıbrıs’ın birleşmesinden yana değil, tam aksine birleşmenin önüne engeller çıkaran anlayışın bir parçası olduğu saptamasını yapmak mümkündür. Bunun yanında, Annan’nın planındaki kurulacak ortaklık devletinin Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyeceği yönündeki maddenin de muğlak olduğunu, tam aksine bir durumun yani ortaklık devletinin Türkiye aleyhinde bir tutum geliştirmesinin de mümkün olabileceğini vurguladı Dr. Özersay. Bu da başlı başına bir kandırmaca olarak kabul edilebilir zira ortaklık devletinin atacağı adımlar plan çerçevesinde siyasi eşitliği her fırsatta vurgulanan Kıbrıslı Türkler’in onayı alınmadan atılamayacaktı... Yani Kıbrıslı Türk bir bakanın onayı alınmadan, Türkiye aleyhine bir tutum sergilenmesi sözkonusu olamazdı. Bunun da ötesinde, böylesi bir tavır tamamen paranoya üzerine inşa edilmiş, düşmanlığı ön planda tutan bir tavırdır, karşılıklı güvenin önemini vurgulayan ve güveni geliştirici bir yaklaşım kesinlikle değildir. Öyle görünmektedir ki ne Sn. Tayfur ne de Sn. Özersay, Türkiye ile Yunanistan arasında son yıllarda gelişmekte olan dostluğun farkındadır. Belki de farketmek istememektedirler veya farkedilmemesi için ortaya konan uğraşlara katkı koyma gayretindedirler.

Dr. Kudret Özersay’ın Annan planı hakkında konuşurken, “Bu plan rumlarla birlikte hazırlanmıştır” saptamasını yapması, herhalde toplantı ile ilgili en akılda kalıcı noktayı teşkil etmektedir. Bu da tamamen Türk dış politikasının içine düştüğü çıkmazın, yani paranoyanın bir göstergesidir ve sevgili Kudret de bu anlayışın ateşli bir savunucusu olarak Kıbrıs’ta olası bir barışa maalesef katkı koymamaktadır.

Rumların kısa sürede planı bir müzakere zemini olarak kabul etmelerinin bu ölçekte bir ithama neden olmaması gerekirdi. Sn. Özersay, konuşması boyunca ortaya koyduğu her düşünceyi, belli ki uzun araştırmalar ve yıllar içinde edinilmiş formasyon ile şekillendirmiştir. Öyle görünmektedir ki Sevgili Kudret’in formasyonu, maalesef Annan’ın planının Türklerin dışlandığı bir ortamda hazırlandığı düşüncesini ortaya koymasına müsaittir. Sanki de aylardır devam eden görüşmeler sürecinde De Soto’nun de gözlemlediği konuşmalar Denktaş ile Klerides’in gençliklerindeki çapkınlıklarıyla ilgiliydi... Dr. Özersay, tıpkı UHH Genel Koordinatörü’nün NTV’ye yaptığı açıklamadaki gibi, “diğer tarafı” Annan planını basına sızdırmakla da suçladı... Bir devletler hukukçusu olduğunu konuşmasında sürekli vurgulayan Dr. Özersay, uluslararsı hukuğun temelinde devletlerin rızasının, iyi niyet ve işbirliğinin yattığını görmezden mi geliyor?

Uluslararası hukuğun babası olan Hugo Grotius şöyle diyor: “ Nasıl ki günübirlik avantajlar için ülkesinin yasalarını ihlal eden bir yurttaş gelecekteki avantajlarını kaybederse, devletler hukukunu ve tabii hukuku hiçe sayan bir devlet de gelecekteki huzurunu koruyacak olan duvarları yıkar” ( H. Grotius, De Jure Belli ac Pacis, çev. F. W. Kesley, London: Wildy and Son Ltd. 1964)

Diğer taraftan herkes bilmektedir ki görüşmeler süreci ile ilgili alınmış bir karar, görüşmeler tamamlandıktan sonra çözümün temelini teşkil edecek nitelikteki bir belge için geçerli olamaz. Gelinen aşamada, Annan planının herkes tarafından incelenmesi, olumlu ve olumsuz taraflarının farkedilmesi ve mümkün olduğunca çabuk bir şekilde çözüme yönelinmesi açısından herkesle paylaşılması doğal olandır. Maalesef demokrasi yoksunluğu nedeniyle Türk tarafı bundan uzak durmuş fakat Rum tarafı doğru olanı yapmıştır. Süreci tıkamanın, geciktirmenin alternatiflerini arayan şahinlerin ortaya koyabilecekleri tüm argümanları, Dr. Kudret Özersay maalesef konuşması boyunca kullanmıştır.

Chomsky, Neccessary Illusions kitabında, bir bilgi bütünlüğü yaratılırken, önemli olan araştırmacıya düşen entellektüel sorumluluktur, bu sorumluluğun bilincinde olmak onu önemli bir bilgi kaynağı yapabileceği gibi aynı zamanda da entellektüel bir canavara dönüştürebilir diyordu...

Uluslararası İlişkiler teorisine eleştirel bir bakış açısına sahip olan Robert Cox ise, “teori herzaman birileri için ve bazı amaçlar içindir...” diyor. Akademik alanda başarısı tartışılmaz olan Dr. Özersay’ın bilgilerinden kimin faydalandığı bizim açımızdan çok önemlidir. Sevgili Kudret, içinde bulunduğu şartlarda, Kıbrıs’ta bütünleşmeye yani barışa değil maalesef şahinlerin politikalarına yönelmektedir, şahinlerin ekmeğine yağ sürmektedir.

Dr. Kudret Özersay’ın ve diğer konuşmacıların ortaya koydukları düşüncelerin bizde yarattığı huzursuzluk ve endişe bizleri hem toplantıyı hem de konuşmacıların tavırlarını sorgulamaya itmiştir.

Ortaya çıkan tablo, birilerinin düğmeye bastığı şeklindeki saptamadan ibarettir...

Bu düşünceler ışığında, KIB-GENÇ’i kurma aşamasında olan arkadaşların bir şeyi artık farketmeleri gerekir: “Siyasetten uzak durun” şeklindeki uyarılar günün sonunda Kıbrıs’ta çözümden yana olmayan, akılcı, barışçı tavırlar takınmayan şahinlerin ağına düşmek anlamına gelmektedir. Arkadaşlara, birkaç ay öncesinden önerdiğimiz Kıbrıs’ta çözüm ve AB üyeliği merkezli bir örgütlenme yapısını gündeme getirmelerinin gerekliliğini yeniden hatırlatmak isteriz. Ancak bu yöntemle siyasi oyunlara alet olmayacaklar, sadece ama sadece kendi gelecekleri ile ilgili kararlar üzerinde etkili, öncü bir güç olacaklardır. Bunun aksini, Bülent Evre’nin KIB-GENÇ’in haberleşme ağını kullanarak bizleri davet ettiği çözüm karşıtı toplantıya aktif olarak katılarak yaşadık, gözümüzü dört açmadığımız sürece de yaşamaya devam edeceğiz...


Birikim Özgür|Ana Sayfa