Görüş, 20 Kasım 2004

Birikim Özgür

 

Buzdolabından kurtulmanın yolu – eğitimin rolü

Toplumsal yaşamımızdaki huzursuzluklar bir türlü azalmıyor; her geçen günle birlikte biraz daha artıyor. Beklentiler ve sabırsızlık da huzursuzluğu körüklüyor. Huzursuzluğu ortadan kaldıramayışımızın sebebi, şu veya bu nedenle, “insan merkezli” bir yönetim anlayışının geliştirilemiyor oluşudur...

Kısacası, “statüko devam ediyor” hala...

Sürekli vurgulanan ve önemi her fırsatta ortaya konulan “toplumsal dönüşüm” çabaları da istenen düzeylerin çok altında kalıyor.

Değişimin önündeki engelleri doğru teşhis etmemiz gerekiyor.

Statükonun devam ettiği saptamasını yapmak kadar mücadelenin daha bir azim ve kararlılıkla yükseltilmesinin önemini vurgulamak ve ileriye dönük çabalara olumlu katkı koymak da çok önemli!

Bu sorumluluğun farkında olanlarla olmayanlar arasındaki çizgi gün geçtikçe daha da kalınlaşıyor. Bu da aslında önemli bir toplum kesiminin – sorunlara isyan eden, çözüm, barış ve demokrasi hedeflerinden ödün verilmeksizin siyasi bir mücadele yürütülmesine yürekten inanan bazı kesimlerin – “ilerlemeye” katkı koyamayacağı bir ortama sürüklenmekte olduğumuz anlamına geliyor. Bu noktada sorumluluk sahibi politikacı ile popülist politikacının farkı ortaya çıkıyor. Yıkıcı değil yapıcı olmanın önemini de bir kez daha vurgulamakta fayda var. “Güçlü muhalefet” elbette ki ilerlemeyi hızlandıracaktır ancak bu muhalefetin yöntemleri de çok iyi tasarlanmalı ki ilerlemeden çok statükonun devamına hizmet etme durumu söz konusu olmasın...

Şunu çok iyi saptamalıyız: Kıbrıs’ın kuzeyinde, hala daha “düşünce” mahkum ediliyor. Düşünce özgürlüğü varmış gibi yapılıyor ama düşünce üretenlerin başına sürekli elinde balyozuyla bekleyen bir çam yarması dikiliyor. Hangi partiyi desteklediğine bakılmaksızın, bir tehlike olarak algılanan her düşünce üreten birey, “düşman” addediliyor ve çeşitli yöntemlerle yıpratılıyor.

Tehlikenin tanımı “eski kafalılar” tarafından yapılıyor. Yani iktidar, yine eski kafalıların elinde! Maalesef yanı başımızdaki Türkiye’nin aydınlanma tarihini geriden takip ediyor oluşunun etkileri, toplumumuza da fazlasıyla yansıyor. Hala daha Türkiye hapşırdıkça biz nezle oluyoruz...

Üretmemek, toplumsal hayatı - toplumsal gelişmeyi önemsememek, geleceğe dair bir çift söz söylememek, sadece kendi cebini düşünüp “gerisi tufan” demek gibi anlayışlar mahkum edilmiyor hala daha toplumumuzda. Sebebi ise bunların iyi saatte olsunlar tarafından “tehlike” olarak algılanmıyor oluşu...

Tehlikeli olanlar, “Toplumumuz kendi ayakları üzerinde durabilsin; Türkiye bu konuda bize yardımcı olsun” diyenlerdir...

Tehlikeliler, çağdaş bir anlayışla toplumsal konuları ele alıp gelişme için Türkiye’nin de eleştirilmesi gereken noktada, sözünü budaktan sakınmayarak açıklıkla düşüncesini ortaya koyanlardır...

Toplum için ve aslında planlı bir gelecek için düşünce üretmek, kafalarda “tehlike” olarak yer etmiştir...

Özellikle çözüm yanlıları üzerindeki siyasi baskılar devam ediyor; maddi-manevi “otur oturduğun yerde” mesajları halen “eski yöntemlerle” ulaştırılması gereken yerlere ulaştırılıyor. İnsanı önemseyen bir yönetim anlayışı hakim kılınamıyor, ceberut devletin eski anlayışla şekillenmiş kurumları, mevzuatlar, tüzükler ve yasalar bireyin üzerine birer silah olarak döndürülüyor. Sustuğu ve ayak uydurduğu sürece birey rahat bırakılıyor. Konuşmaya başladığı anda hükmü geçmiş tüzükler-mevzuatlar hemen devreye sokularak bireyin yıldırılması, vazgeçirilmesi gündeme getiriliyor. “UBP-Denktaş ikilisi” ve temsil ettikleri zihniyet, fırsat bulduğu takdirde İngiliz zamanından kalma kırbaç yasasını bile kullanmaya tenezzül edebilecek kadar düzeysiz, kötü niyetli ve onursuz bir duruş sergileyebiliyor hala daha... Her fırsatta, “Bakın CTP hükümete geldi ama bizim düzenimiz devam ediyor; biz CTP’yi bu dönemde kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanıyoruz” mesajını veriyorlar topluma.

Peki bu yapıyı kırmanın bir yolu yok mu?

Bu yapıyı kırmak için herkesin sabırlı olması ve bir ucundan tutması gerekiyor. Hele de böylesi bir geçiş döneminde; Annan planı gibi bir devrim fırsatının kaçırıldığı ve sorunlarımızla baş başa kaldığımız, artık kendi sorunlarımızla yüzleşmemiz gerektiğini hissettiğimiz böylesi önemli bir dönemde...

Öngörüm odur ki önümüzdeki on yıllarda iki temel toplumsal projemiz olacak.

Bunlardan birincisi ve daha önemli olanı, çözüme ulaşmak için hep doğru-yapıcı adımları atma kararlılığının toplumsallaştırılması ve kökleştirilmesidir! Bunun için önemli karar anlarında, doğru kararlara imza atacağını umduğumuz kadroların oluşmasını önemsemeliyiz. Gerek Türkiye gerekse Kıbrıslı Rumların güvenini kazanıp gerçekçi bir bakış açısıyla çözümü kovalayacaksak, bu ikisi arasında arabuluculuk görevini üstlenebilecek, kendi sorunuyla ilgili özne olabilmiş bir topluma dönüşmemiz gerekiyor... Bu konuda yapılması gereken çok şey var. Öncelikle değişim yanlıları arasında yeşermiş olan - bazılarına göre haklı bazılarına göre ise haksız gerekçelere dayandırılmış - “Rum düşmanlığı” anlayışını törpülemek gerekiyor... Bunun çözüm sürecinde kendiliğinden bile olabileceğini söylemek mümkün ancak bu noktada BKP gibi gerçekten güneydeki çözüm yanlısı güçlerle işbirliğinin önemini kavramış ve önceliğini ideolojik zeminini sağlam tutmak olarak belirlemiş partilere büyük görevler düşüyor. BKP yöneticileri eğer siyaseti doğru okuyabilirlerse, bu parti önümüzdeki yıllarda “değişimin namusu” olarak siyaset sahnesinde varlığını sürdürebilecektir. Aksi takdirde, özellikle CTP-fobisini aşamayıp kendi içine kapanır ve daha birkaç ay önce kendilerini kullanıp portakal posası gibi bir köşeye fırlatan siyasi çevrelerin popülist söylemlerine daha fazla rağbet ederlerse veya birtakım çevrelerin çeşitli yöntemlere dayandırılmış (birkaç haftalık aralıklarla ortaya konan hakaret ve övgüler de bunlara dahildir) ayağından çekme veya pohpohlama çabalarına kanıp siyaset zemininden uzaklaşırlarsa, birkaç ay sonra BKP’yi ciddi krizler bekliyor demektir...

İkinci toplumsal projemiz ise kendi içimizde “toplumsal değişim” kavramının içini doldurmak olacaktır. İşte bu noktada işin içine “eğitim” giriyor. Zaten AB’nin bir parçası olabilmek istiyorsak şu veya bu şekilde gerek bireysel gerek toplumsal alanlarda Avrupalılaşmamız, bir entegrasyon süreci yaşamamız şart. AB’ndeki demokrasi ve yönetişim anlayışının temelini, bilgi toplumunu beslemeye ve var etmeye yönelik çabalar oluşturmaktadır. Eğitim bu nedenle çok önemlidir. Kendimizi ve toplumsal yapımızı, “değişim” argümanını her geçen gün biraz daha ileriye taşıyarak geliştirmek ve gerek bilimsel anlamda gerekse siyasi yönetim anlayışı anlamında ilerlemek; diğer AB ülkelerini yakalamaya çalışmak, bir ödev olarak önümüzde durmakta.

Elbette ki bu süreçte çağdaş politikacılara ihtiyacımız vardır.

“Turuncu statüko gitti, yeşil statüko geldi” diyenler elbette kendilerince haklı gerekçelere sahiptirler; çıkarımları – genellikle eski politika anlayışına dayandırılıyorsa da - sağlam temellere oturtulmuştur ancak bunun toplumsal ilerlemeye zerre kadar katkısı yoktur...

Çözüm yanlıları arasında “ucuz siyaset” hastalığına tutulanlar vardır.

Demagoji yaparak, olamayacak şeyleri savunarak, kendi hırslarını toplumsal birtakım güzel söylemlerle kamufle ederek bir yerlere gelmeye çalışan, siyaseti ekmek kapısına dönüştüren ucuz politikacılarımız vardır...

Bunlara özenen gençlerimiz vardır... Gençlerin idealist damarını sömürerek dış kaynaklı projelerde söz sahibi olabilecek siyasi güce ulaşan, toplumsal değişim süreciyle aslında pek ilgilenmeyen ve yapılan her işe de burun kıvıran politika tacirleri ile dolu etrafımız... Bu insanlar, statükonun halen devam ediyor oluşunu nimetten sayıyorlar. Bu durumu, kendi lehlerinde bir durummuş gibi algılayıp, sorunun özüne inmektense “rakip” gördükleri diğer çözüm yanlısı güçlerle çekişmeyi ve “güç birliği” anlayışından çaldıkları oyları daha da artırmayı ve iyice sahiplenmeyi hesaplıyorlar. Hayatımıza şu veya bu şekilde girmiş olan kemikleşmiş sorunlara farklı bakmayı becerebilenlerin farklı çözümler üretebildiği ve bu sayede başarılı olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Klişelerin para etmediği bir dünyada yaşadığımızı artık görebilmeliyiz.

Toplumunu önemseyen, değişimin önemini kavramış ve sisteme ayak uydurmaktansa sistemi kendi çağdaş değerlerine uydurmak gibi bir amaca sahip olan, kısacası, “toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilen” kadrolara ihtiyacımız var.

Önümüzdeki hafta, toplumsal değişimle eğitim arasındaki ilişkiden, Marksist eğitimcilerin (örneğin Althusser) ve neo-marksist eğitimcilerin (örneğin Giroux) yaklaşımlarından yola çıkarak eğitimin değişim sürecindeki rolünden bahsedeceğim.

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org