Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 28 Kasim 2001
Birikim Özgür

Sürecin Bir Parçası Olabilmek

Uzun zaman olmuştu...

Kıbrıs üzerine tartışmalar bugünlerdeki kadar somuta dayandırılmıyordu nicedir.

Türkiye medyasında Kıbrıs’ın ele alınış tarzı ve yazılanlar bizim gibi meseleyi hep aklının bir köşesinde tutmuş, günlük hayatının şu veya bu şekilde bir parçası olarak algılamış olanlar için adeta “hazine” değeri taşıyor.

Uzun zamandan sonra ilk kez şu günlerde hiçbir zaman kopmadığımız “sorunumuzu” anlatmak için yeni yeni fırsatlar elde ettik, insanlara meselenin özünde yatanları ince bir üslupla anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz.

Kısacası, öyle olmasak da, sanki de konunun uzmanıymış gibi hissediyor ve insanları adeta aydınlatma görevini sahiplenmiş bulunuyoruz.

Meseleye hangi gözle bakmalıyız? Hangi perspektifleri kullanmalıyız?

Medyada çıkan yazılar “değişim” kokuyor. Değişimi hazmedenler olduğu gibi hazmedemeyenler de mutlaka vardır.

Şu günlerde Kıbrıs sorununun çözümlenmesi gündemdeyken Rum ve Yunan lobilerinin Türkiye karşıtı lobicilik faliyetlerine kafamızı takmamız ve “çözümsüzlüğün en iyi çözüm olduğu dönemlerde” kullanılan ifadelerle “Bu adamlarla barış olmaz” demek bize ne kazandırır?

Bu olumsuz düşünceleri içinde barındıran bir elektronik posta ile karşılaşınca “katkıda bulunma” gereği hissetik.

Şöyle bir ifade kullandık:

“Sıraladığınız kulağa hoş gelmeyen Rumlar’a ve Yunanlılar’a ait davranışlar veya söylemler eleştirilmeli... Eleştirirken herşeyin bir cause-effect ilişkisine bağlı olduğu gerçeği unutulmamalı...”

Yani, demek istedik ki, “Ne ekersen onu biçersin”. Düşmanlık üzerine kurulmuş bir ilişkide “karşı taraf”ın bizi hoşnut kılmayacak söylemlerde veya davranışlarda bulunması çok doğaldır. Bize göre bütün mesele ilişkinin hangi pencereden ele alınıyor oluşu...

Bu düşüncemizi pekiştirmek ve alternatifin ne olması gerektiğini aktarmak için “Paradigmanın İflası” başlıklı yazımızı elektronik postamızın geri kalan kısmına yapıştırdık.

Bu yazıyı, Ankara’da faaliyet gösteren Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin dergisinin yayımlanmak üzere bu dernekte faal olarak görev yapmakta olan bir arkadaşımızın ricası üzerine kaleme almıştık. Yazının geri çevrilmesi bizim için sürpriz olmadı. Nitekim, üzerinde de durma gereği hissetmiyoruz.

Yazı şöyleydi:

***

“Paradigmanın İflası”

Fikret Başkaya, Türkiye’de düşünce ve anlatım özgürlüğü alanında yaşanılan sıkıntıları algılayabilmek açısından “değerli” bir insan… Fikret Hoca, yazılarından dolayı hüküm giymiş, Avrupa Birliği’ne üyelik hakkını elde etmek için “normalizasyon” sürecini yani AB kriterlerine uyum sağlama sürecini hızla tamamlama çabasındaki Türkiye’nin demokratikleşme ve anlatım özgürlüğü alanlarındaki eksikliklerinin simgelerinden bir tanesi şu günlerde.

1991 yılında yayımlanmış kitabında, Sn. Başkaya, “Paradigmanın İflası”nı anlatıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse, sözkonusu kitabında, Başkaya, resmi tarihin ve onu yaratan resmi ideolojinin zayıf yönlerini ele alıyor. “Resmi ideoloji iflas etmiştir” mesajı veriliyor kitapta…

Resmi ideoloji neden iflas etmiştir?

Fikret Başkaya, Türkiye’de milli mücadele yıllarına kadar dayanan bir geçmişi göz önünde bulundurup kendine göre gerekçelerini de ortaya koyarak bu sorunun cevabını kitabında vermeye çalışıyor.

Bu kitabın adından hareketle Kıbrıs’ta gelinen son noktayı şöyle değerlendirebiliriz:

Kıbrıslı Türkler olarak bizler de yıllardır varoluş mücadelesi veriyoruz. 1974 öncesi ve sonrası sıkıntılar yakamızı bir türlü bırakmamış, “dava” nedense hiç sonlanamamış, hal böyle olunca da varoluş mücadelemiz, yok olmakta oluşumuzun en önemli sebeplerinden bir tanesi oluvermiştir.

Böylesi bir çelişki ister istemez şu soruyu akıllara getirmez mi?

“Varolabilmemiz için güdülen politikaların sorgulanması zamanı artık gelmedi mi?”

Dünyanın dört bir köşesinde “Kıbrıs Türk Kültür Derneği” kurmak aklımıza geliyor da nedense, Kıbrıslı Türkler olarak kültürümüzün yaşatılması ve geliştirilmesi için olmazsa olmaz birşeyi, “politik irade yoksunluğumuzu” sorgulamıyor veya sorgulayamıyoruz!

“Resmi ideoloji, politik irademizi sorgulamamızın önünde bir engel teşkil ediyor” noktasına varmışken bizler de Kıbrıslı Türkler olarak resmi politikaların iflas bayrağını çektiğini ifade etmeye başlarsak yanlış yapmış olur muyuz?

Hele hele “resmi ideoloji”, farklı söylemleri, “vatan hainliği edebiyatı” yaparak susturmak niyetini her fırsatta ortaya koyarken, günümüz şartlarında, “Paradigmanın iflası, Kıbrıs için de geçerlidir.” dersek yanılır mıyız?

“Günümüz şartları” nelerdir? “İhanet” nedir? “Marifet” ne olmalıdır?

Uluslarası alanda “başarı”, demokratikleşme ve İnsan Hakları gibi evrensel değerlere yaklaşabilmekle ve tutarlı politikalar benimseyebilmekle özdeştir.

Toplumumuzda bunları dile getirmek “ihanet”, gerek Türkiye’nin gerekse kendi toplumumuzun ortak hedefi olarak benimsenmiş Avrupa Birliği misyonuna zarar verebilecek çeşitli çıkışlarda bulunmak “marifet” şeklinde algılanabiliyorsa, gerçekten de ortada bir “paradigma” sorunu vardır demektir.

Bugüne kadar “Kıbrıs” sözkonusu olduğu zaman hep “onlar” ve “biz” şablonundan hareketle dış politika şekillendirildi. Benimsenen paradigma, “düşmanlık paradigması” idi. Zaten Kıbrıs’taki çatışmaların temelinde de “intikam paradigması” yatmıyor muydu?

Paradigma kelimesini yorumlarken şu cümleyi akıldan çıkarmamak gerekir: “Nereye baktığınız değil nereden baktığınız önemlidir.”

Baktığınız, hedeflediğiniz, Avrupa Birliği olabilir, çağdaşlaşma olabilir… Eğer paradigmanız bu amaçlarla örtüşmüyorsa, nereye baktığınız önemini kaybediyor, amaçlarınıza ulaşmanız da uzak bir hayale dönüşüveriyor.

Bu amaçlara doğru yol alırken “nereden” bakmamalıyız?

“Onlar ve biz” gözlüğünü çıkarmalıyız…

“Düşmanlık” üzerine politikalar saptamamalıyız.

“Nereden” bakmalıyız?

“Ortak çıkarları” ön plana çıkaracak bir bakış açısından sorunları ele alabilmeliyiz. Dış politikada “marifet” budur.

Kıbrıs’ta yaşayan toplumların “ortak çıkarları” var mıdır? Türkiye ile Yunanistan’ın “ortak çıkarları” nelerdir?

İşte “dostluk” paradigması, ortak noktaları ön plana çıkarmakla hayat bulabilecektir. Gerek Kıbrıs Türk Toplumu’nu gerekse Türkiye’yi yönetenler, başlangıç noktası olarak böyle bir paradigmayı benimserlerse, ortaya konan hedeflere ulaşmak sanılandan çok daha kolay ve çok daha az zamanda mümkün olabilecektir.

Eğer süratle paradigma değişikliğine gidilebilir ve kuru milliyetçiliğin yerine akılcılığı koyabilirsek, Türkiye insanı, “AB mi Kıbrıs mı?” sorusu üzerinde gereksiz yere kafa patlamak durumunda kalmaz…

Eğer bahsedilen paradigma değişikliği hayat bulursa, biz Kıbrıslı Türkler, “Türkiye’ye mi yamalanalım yoksa Rum’un kucağına mı oturalım?” sorusunu kendi kendimize sormaktan vazgeçer, Avrupalı gibi yaşama şansını yakalar, kültürümüzün yok oluşunu engelleyecek politik iradeye kavuşmuş oluruz.

Öncelik, resmi ideolojinin empoze ettiği şablonları yenileriyle değiştirebilmektedir. “Paradigmanın iflası” durumunu bir yenilgi olarak algılamaz ve bu farkındalığımızı politikalarımıza yansıtırsak, “Bütün dünya yanılgı içinde, bizler haklıyız” şeklindeki yanılgılarımızdan sıyrılıp toplum olarak nefes alma, geleceğe umutla bakma fırsatını yakalarız. Aksi bir durumda maalesef Türkiye’de ekonomik darboğaz ve daha birçok nedenden dolayı insan gibi yaşama hakkından mahrum kalanlar sıkıntılarına yenilerini ekleyecekler, daha da kötüsü, filler oynaşırken olan çimenlere olacak, Kıbrıs Türkü en büyük bedeli ödemek zorunda kalacaktır.

“Paradigma değişikliği” bizim açımızdan işte bu kadar hayatidir, kaçınılmazdır.

***

Elektronik posta aracılığıyla yapılan “sohbet” karşılıklı cevaplarla bir süre devam etti. Biz barış vizyonuna hatta bugünkü şartlarda hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs Türkü’nün AB vizyonuna zarar verecek söylemlerden uzak durulması taraftarıyız.

Bugün için yıllardır kemikleşmiş sorunumuzu sırf üzerinde konuşulacak, sohbet edilecek bir sorun olarak algılayamayız. Toplumumuzun bir vizyona ihtiyacı vardır, hepimizin bu vizyona ulaşmak adına bir misyonu benimsememiz gerekmektedir.

Bizi sonuca götürmeyecek, gerçekçilikten ve günümüz şartlarından soyutlanmış babadan kalma düşünceleri, söylemleri bir tarafa bırakabilmeliyiz.

***

Bugünlerde üzerinde durulması gereken bir başka konu da bize göre Kıbrıs Türkü’nün gelişmeleri Amerikalılar’ın Körfez Savaşı’nı televizyonda izledikleri gibi son derece kendi halinde, sanki de dünyanın başka başka bölgelerinde yaşanmakta olan gelişmeleri televizyondan izlermiş gibi bir izlenim uyandırışı...

Çözüm istiyorsak, nasıl ki Türkiye’de AB üyeliğini arzulayan kesimler seslerini yükseltiyor ve tepkileri önemsemiyorlarsa, bizlerde ne istiyorsak o doğrultuda birşeyler yapmalıyız.

Kıbrıs Türkü seyirci kalmamalı...

Bu düşünceyi vurguladığımız bir başka yazımızı da 30 Kasım 2001 tarihinde yayımlanmış/yayımlanacak Yeniçağ Gazetesi’ne gönderdik.

Yazı aynen şöyle:

***

Ya Çöz Ya ... Gölge Etme...

Sn. Denktaş yıllarca muhaliflerini gözden düşürmek için denenmedik yol bırakmadı. Geçmiş yıllarda, her saldırıya muhalifler, aklı ve doğruyu terketmeden, alnı açık bir şekilde karşılık verebilirdi.

Eski defterleri açmak bize düşmez. Örneğin Denktaş birilerini “jurnalcılık”le suçlarsaydı, karşılığında “Aynaya bak!” tokatıyla karşılaşır, kendi insanını her fırsatta nasıl sattığının örnekleriyle halka anlatılışını dinlemek zorunda kalırdı.

Geçenlerde Serdar Denktaş, “Kurulduğundan beri, CTP, ‘Denktaş hatalıdır’ diyor” ifadesini kullandı, CTP’yi aklınca çaptan düşürmeye çalıştı.

Değerli Yeniçağ okurları,

Bugünlere kolay gelinmedi. Sizler bunu biz gençlerden çok daha iyi biliyorsunuz.

Şu günlerde “Kıbrıs Kazanı” fokurduyor.

Türkiye basınında çıkan yazılardan anlaşılıyor ki “Denktaşizm virüsü”nün nesli tükeniyor.

Adamlar Kıbrıs’taki kaçakçılık olaylarını dahi açık açık yazmaya başladılar.

“... limanda kaçakçılara sarı bir Mercedes ile onu kullanan şişman bir adam eşlik etmiştir” demekten çekinmiyorlar mesela.

Birileri düğmeye mi basmıştır?

Doğru ya da yanlış...

Burada önemli olan “Denktaşizm virüsü”ne karşı verilmekte olan mücadeledir. Türkiye insanı kendini kandırmaktan yavaş yavaş kurtuluyor.

Kıbrıs’ta, Sn. Denktaş’ın yıllarca yapamadığını, bu virüs sayesinde biz kendi kendimize yaptık... Bir anlamda kendi yok oluşumuzdan kendimizi sorumlu tutulmalıyız. Oltanın ucundaki yemi yuttuk, ondan kurtulamıyoruz.

Halbuki bugün üzerimizdeki ölü toprağından kurtulmanın tam sırasıdır.

Bugün yıllardır Denktaş’ın bu topluma kaybettirdiklerini anlatmanın tam sırasıdır.

Zaten bunu da yapamazsak yazıklar olsun bizlere...

Kıbrıslı Türkler’in sesi soluğu kesildi sanki.

Afedersiniz ama alık alık bekliyoruz adeta.

“Şimdi tam zamanı” deyip sesimizi yükseltsek fena mı olur?

Geçtiğimiz hafta özellikle Türkiye basınında çıkan yazılar hepimizi ümitlendirmedi mi? Haklılığımız teslim edilmiyor mu şu günlerde?

Hemen ardından Denktaş’ın bildik çıkışları hepimizin tepesini attırmadı mı?

“Artık yeter” diye geçirmedik mi hepimiz içimizden?

“Şu sorun çözümlensin artık” demedik mi?

Köşe yazılarıyla olacak şeyler değil bunlar... Kıbrıs Türkü gelişmeleri izlemekle yetiniyor görüntüsünden kurtulup toplumsal baskıyı artırsa?!

Çözümsüzlükten, ganimet düzeninden, yalandan, palavradan, içi boş hamaset nutuklarından kimse çekmedi Kıbrıs Türkü’nün çektiği kadar...

Eğer Türkiye’de “Denktaşizm virüsü”ne karşı bir zayıflatma operasyonu gerçekleştiriliyorsa, buna en büyük destek Kıbrıs’taki meydanlardan gelmeli...

Toplumun psikolojisini dünyaya anlatmalıyız.

4 Aralık sabahı Denktaş sarayından çıkıp “uzatmalı dostu” ile buluşacağı noktaya ulaşıncaya kadar her direkte kocaman harflerle yazılmış “Çözüm İstiyoruz!” afişlerini görmeli... O günü Kıbrıs Türkü yaşamalı, “baskı” kurmalı... Oturup beklememeli...

Bunu Denktaşizm virüsüne yakalanmış olanlar yapamazlar...

Dünyaya karşı yılmadan mücadele eden komutanı görüşmeye giderken zayıflatamazlar...

Türkiye’deki bir TÜSİAD kadar olamazlar mesela...

Serdar “Kurulduğundan beri Denktaş’ı tenkit ediyor” dedi diye bir adım geride dururlar, sırıtırlar...

4 Aralık sabahı görüşmeye giderken Denktaş’ın gözü şöyle bir afişe ilişmeli, yol boyunca aklı hep şu afişteki mesaja takılmalı:

“Ya çöz ya çek git bırak çözelim!”

Bırakalım kabak kesmeyi, felsefeyi de birazda toplumumuzun duygularına tercüman olalım. Buna ihtiyacımız var... Kapalı kapılar ardında “bizim” sorunumuz tartışılırken toplum olarak insiyatifimizi açıkça ortaya koyalım...

Eminiz ki CTP, TKP ve YBH yabancılarla kapalı kapılar ardında yaptıkları görüşmelerde toplumumuzun çözüm beklentisini çok güzel bir şekilde ifade ediyorlardır. Evinde oturan Kıbrıs Türkü buna rağmen kendini yalnız, çaresiz ve de eli kolu bağlı hissetmektedir. Halbuki Kıbrıs sorunu son zamanlarda hiç bu kadar geyik muhabbetinin ötesine geçmemişti. Yıllardır hiç bu kadar “Acaba sona mı gelindi?” sorusu kafamıza takılmamıştı...

Bu umudumuzu dünyaya anlatabilmeliyiz. Halk kapalı kapılar ardını değil, meydanları sever... Çözüm için baskı unsuru olmak istersek, kapalı kapılar ardında değil, halkla birlikte, meydanlarda sesimizi yükseltmeliyiz... Dünyanın dört bir köşesinde yaşayan Kıbrıslı Türkler yurtlarından yükselecek sesi, çözümü, hasretin bitmesini bekliyor...

***

Sevgili Hamamböcüleri okuyucuları,

Kıbrıs sorunu ciddi gelişmelere gebedir. Bir “Turning- Point” durumu sözkonusudur. Dönemeç sonrası neler olacak?

Köşeyi döndükten sonra karşımıza çıkacak olan durum az çok şu olacaktır:

Sloganlar, vatan-millet söylemleri yerini ciddi arayışlara bırakacaktır. Ciddi bir müzakere sürecine gireceğiz. Bu süreçte toplum olarak mümkün olduğunca yapıcı fikirlerle ortaya çıkmalı, seyirci konumunu terketmeliyiz. Politik irademizi talep etmek durumundayız.

Önce şu dönemeci bir yakalayalım, var gücümüzle toplum olarak çözümü talep edelim... Kıbrıs Türkü dönemeç sonrasında gerekecek yaratıcılık potansiyeline sahiptir. Bu potansiyele çözüm sonrası adaya kesin dönüş yapacak beyinleri de eklemeyi başarırsak, işte o zaman “Kimliğimize, kültürümüze ve politik irademize” sahip çıkabilme fırsatını yakalamış olacağız.

Yeter ki süreçten soyutlanmamayı bir “borç” olarak görebilelim...


Birikim Özgür|Ana Sayfa