Görüş, 8 Kasım 2004 Birikim Özgür | ||
Bilimde alternatif paradigma ve siyaset pratiği İnsanlığın birikimlerinden yola çıkarak günümüz koşullarında Kıbrıs’ta ilerici felsefenin çerçevesini çizmek ne derece mümkün? Denemekten kimseye bir zarar gelmez.16. yüzyıldan önce insanlık karanlık çağ tecrübesini yaşadı. O dönemde din odaklı bir toplumsal yapı vardı. Bilgi, seçilmiş bir grup insana aitti ve sorgulanamazdı. O grubun ortaya koyduğu bilgi, mutlak doğru kabul edilirdi; ötesi araştırılamazdı. Geçerli dünya görüşü, metafiziksel anlayışa dayandırılmıştı. 16. yüzyıl ile birlikte aydınlanma çağına girildi. Rönesans yaşandı. Dinde de devrim yapıldı. Politika, sanat, ekonomi ve felsefe gibi alanlarda toplum tekrardan yapılandırıldı. İdealist felsefeden realist felsefeye bir yöneliş başladı. Dini hurafelere inat, genelleştirilebilen evrensel doğruların varlığı üzerinde duruldu. İnsanlığın dini şeklinde nitelendirilen bilimsel rasyonalizm hayata geçirildi. Artık insanları korkutan dine dayalı gizemli söylemlere inat, objektif bir doğrunun varlığını vurgulayan, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarılabilecek gerçeklerin savunulduğu bir dönem başlamıştı. Gelecek artık tahmin edilebilir bir şeydi; din adamlarının korkutmaları aldatmacaydı. Bilim, insanlığı mükemmel bilgiye ulaştıracak olan araçtı ve insanlığın mükemmel bilgiye ulaşma serüveni başlamıştı artık. Tüm engelleme çabalarına rağmen! Bu kanlı değişimin ardından bilim hızla ilerledi. Özellikle matematik ve fen alanlarında pek çok keşif yaşandı. Elbette, bu, soysal-toplumsal alanlarda da yeni bir anlayışın gelişmesine sebep olan bir değişimdi. İnsanın kendi bireysel değerlerinden arındırılmış, önyargılardan bağımsız, işlevsel tanımlamalara ve kavramlara dayandırılmış, deneysel süreçlere yer verilen bir sosyal bilimler anlayışı gelişti. Aydınlanma sonrasında bilimselliğin denetiminde gündeme gelen sosyal bilimler anlayışına göre sosyal gerçekler bireyin dışındaki birtakım olgulardan oluşmaktaydı ve bu gerçekler insanın katkısından önce hayat bulur veya şekillenirdi. Bireyler, çevrelerinin bir ürünüydü ve tıpkı deney fareleri gibi dışarıdan gelecek bir tetikleme sonrasında belli davranışlarda bulunurlardı. Bu davranışlar gözlemlenebilir, sınıflandırılıp değerlendirilebilir hatta kontrol edilebilirdi! Bireyin davranışlarını, dış dünya şekillendirirdi. Birey, dışarıdan kontrol edilen olayları algılar ve buna göre bir karşılık verirdi... Bu anlayışın bir adım ötesinde ise bizleri yeni bir dünya, yeni bir alternatif paradigma bekliyor! İşte şimdi artık içinde bulunduğumuz yıllarda insanlık yeni bir değişim modeli üzerinde çalışmakta. Bu değişimle birlikte gerek 16. yüzyıl öncesine dayanan bir anlayışla yol almaya çalışan örümcek kafalıların gerekse 16. yüzyıl sonrasında aydınlıktan yana tavır geliştiren ama sosyal bilimleri doğrunun ‘tek’liği anlayışı üzerinden yorumlamaya çalışan bazı kesimlerin düzenleri bozulmuş durumda!.. İnsanlığı karanlık çağda yaşatmaya hevesli anlayışın dışlanmasından büyük mutluluk duyan ve “insanlığın dini – pozitivizm” ya da kısaca “bilimsellik” üzerinden bir dünya görüşü oluşturan kesimleri de derinden sarsan bu değişimle birlikte radikal denebilecek bir yeni dünya görüşü canlandırılmaya çalışılıyor artık. Günümüzde bunun öncülüğünü bilimsel rasyonalizmin sosyal bilimleri kısıtladığına inanan sosyal bilimciler yapmakta. Artık bilgi ve gerçek sosyal çıkarımın birer sonucu olarak nitelendirilmekte. Dahası, denilmektedir ki, gerçek, karmaşıktır; değişkendir; ve etkileşime açıktır. “Dünyanın ve insanlığın evrimleşmesi, etkileşime dayalı değişim ve ilişkilerle açıklanabilir” denilmektedir. Yeni anlayışa göre, sistematik; sıralı; ve doğrusal bir çizgi üzerinden evrimleşmiyor dünya. Yine bu yeni anlayışa göre gelecek kestirilemiyor! Gelecekte ne olacağı belirsizdir ancak olasılıklardan bahsedilebilir. Bu olasılıklar tartışılırken ise elbette karanlık çağdakine benzer hurafeler değil rasyonel temelleri olan çıkarımlar masaya yatırılmaktadır. Burada vurgulanan, geleceğin henüz belirlenmemiş olduğudur! Dolayısı ile özellikle sosyal bilimlerde belirli bir alanda geleceğe dönük ortaya konacak bilimsel ya da pratikteki katkıların anlamsızlığından bahsetmek ve “yapılan işlerin hiçbir getirisi yok” diye hayıflanmak; mühendislik, tıp gibi alanlar dışındaki bilimsel çalışmaları küçümsemek; ya da Kıbrıs şartlarında siyaset pratiğinde sıkça rastlanıldığı üzere, iş yapmaya çalışanların tümünü “koltuk meraklısı” diye karalamak, günümüzde değişen ve gelişen bilim anlayışına da meydan okumak gibi bir şey! Gelecek henüz yaşanmamıştır ve ortaya konacak katkılar ışığında, etkileşimin bir ucundan yakalayarak her alanda geleceğin şekillenmesine katkıda bulunmak yani geleceği değiştirmek pekala mümkündür. Bu noktada vurgulanması gereken bir başka şey ise bilginin de artık çoğul bir hal almış durumda olduğudur. Tek bir gerçeklik yok; çoklu bir gerçeklikten bahsetmek mümkündür artık. Genellemeler, tek boyutlu çıkarımlar, tek kaynaklı bir “gerçeğin” veya “bilginin” iktidarını kurma çabaları ise çağdaş değerlere bağlı bilimselliğin dışına taşan bir anlayışın ürünü olarak kabul edilebilirler. Bu yeni anlayışa göre bireyler ya da toplumlar çevreleri tarafından şekillendirilmekten ziyade, kendi çevrelerini kendileri yaratıyorlar. Çevreyle birey ya da toplum arasında etkileşime açık bir ilişkiye vurgu yapılıyor sürekli olarak. Şimdilerde, 16. yüzyıl sonrasında hayat bulan aydınlanma sürecini tamamlayıcı - geliştirici yeni bir süreç yaşanmakta. Gerek dünyada gerekse AB çatısı altında sosyal bilimlerin önemi henüz yeni yeni kabul edilmekte... Bu çıkarımı AB’nde bilimsel projelerdeki eğilimi izleyerek sağlamak / desteklemek de mümkün. Kıbrıs bu tabloda nasıl yer alacak? Bilim alanındaki gelişmeler ışığında Kıbrıs’taki siyaset pratiğine aktif katılmak gibi bir irade geliştiren kesimlere ne önerilebilir? Kıbrıslılar olarak en büyük şanssızlığımız yanı başımızdaki Türkiye’nin aydınlanma tarihini geriden takip ediyor oluşu. Buna rağmen Kıbrıslıların AB’nin geliştirdiği yöntemi kavramaları çok önemli. Zira, “geleceğimiz başkalarının elinde” kolaycılığına kaçmayarak ve “tek bir genel geçer doğru olmalı” batağına da saplanmayarak mutlu yarınlara ulaşmamız mümkün. Şartları zorlayıp Avrupa bilgi temelli toplumu olgusunu hayata geçirmek ve etkileşime açık olası bir ortamda geleceğe katkı koyabilecek düzeylere ulaşmak, uzun vadeli bir hedef olarak önümüzde durmakta. Bir ‘üniversite cenneti’nde bu hedefe ulaşmak imkansız değil. İlerici siyasetçi için erken çözüm hedefi güzeldir, hoştur ama ulaşılamadığı takdirde soyut bir önermenin ötesinde hiçbir bilimsel değeri yoktur. Bu noktada büyük bir ihtimalle hayata geçirilemeyecek olan bir çözüm hedefinin alternatifi olarak topluma “yok olacaksınız” iddiasında bulunmak, siyasi bir tıkanıklıktan başka bir şey değil. Bu süreçte iki büyük tehlike bizleri bekliyor. Birincisi, “Gelecek önceden belirlenebilirdir; Türkiye bizi rehine almıştır; dolayısı ile Türkiye kötüdür, biz de yok olup gideceğiz” indirgemeci yaklaşımına kendimizi kaptırmamızdır. Bu anlayışa sahip siyasi çevreler aydınlanmayı kavradıkları için övünmeyi bırakıp biran evvel içinde bulunduğumuz yeni şartlara adapte olabilmelidirler... İkinci ve daha büyük olan tehlike ise değişim diyerek toplumun desteğini alan kesimlerin, bizi etkileyen çevremizdeki güçlerle etkileşimimizin önünü tıkayacak düzeyde pasif ve kolaycı bir anlayışa sürüklenmeleridir. Değişim için yola çıkıp daha sonra “Geleceğimizi, çevremiz – Türkiye – şekillendirecek” demek veya bu yönde davranarak kendi iç dinamiklerimizle alay edercesine zikzaklar çizmek, eski anlayışı temsil etmek anlamına geliyor. Dışarıdan kontrol edilen çözüm yanlısı bir uydu – toplum değil, çevresini etkileyebilen ve çözüm sürecine aktif katkı koyabilen bir toplum olmayı denemeliyiz. Artık kavgamız bu olmalı. İlerici güçler kendilerini buna adapte edebildikleri oranda toplumsal ilerlemeye katkıda bulunabilecekler. Değişim için yola çıkanların bu kavramın içini doldurmakla mükellef olduklarını gözden kaçırmamaları gerekiyor.
copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||