Görüş, 10 Aralik 2001
Birikim Özgür
Mide Sancısı, Nilgün Orhon, Politik İrademiz ve Bir Kelebek Hikayesi
Bugünlerde “Nilgün Orhon sancısı” yaşanıyor.
Yine baskı, yine tehdit...
Bir öğretmen, yazılarından dolayı görevinden uzaklaştırılıyor...
Sebep olarak yazılarında “KKTC’nin dış politikasına aykırı” unsurlar bulunuyor oluşu gösteriliyor.
Hangi KKTC’den bahsediyoruz?
KKTC halka ne ifade ediyor?
Hem KKTC’nin dış politikası mı varmış?
KKTC’nin dış politikası var idiyse, örneğin geçen yıl görüşmelerden çekilme kararı neden ilk önce Türkiye’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrası dünyaya ilan edildi de daha sonra KKTC meclisi bu yönde bir karar aldı? Bu devletin dış politikası Kıbrıs Türkü’nün kendi kendini yönetmiyor oluşunu ispat etmek için güdülüyor olsa gerek!
Daha yüzlerce soru sorulabilir. KKTC’nin veya “devlet”in varlıkla hiçlik arasında gidip geldiği defalarca kanıtlanabilir.
En önemlisi şu benzetmedeki mesajdır:
Devlet, mideye benzer...
Sağlıklı bir devlet, sağlık bir mide gibi varlığını hiç belli etmez insana.
Sağlıksız devlet ise tıpkı ülserli bir mide gibidir.
Her an onu düşünür ve sancısını çekersiniz.
“KKTC’nin dış politikasına aykırı makaleleri var” diye birileri cezalandırılıyorsa, “yüce devlet”, “yüce” çıkarlar için vatandaşına istediğini yaptırma çabasındadır demektir.
Mide ülserli olduğundan vatandaş da sık sık sancılanıyor kaçınılmaz olarak.
Hele hele “Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde” diye başlayan demeçler sıklaşıyorsa, insanlar deneyimleriyle bilirler ki ülser azmıştır ve devletin yüce çıkarları için toplumun ensesinde boza pişirilmesi zamanı yaklaşmıştır.
Denktaş daha birkaç gün öncesine kadar ne diyordu?
Denktaş’ın devletle ilgili sözlerini ve Nilgün Orhon’un ülserli mideyi kendi bakış açısıyla anlatışını Nilgün Orhon’ın Avrupa gazetesinde yayımlanmış bir yazısından aynen aktarıyoruz:
“...
Programın sonlarına doğru Denktaş ‘Devleti kaybedersek, herşeyi kaybederiz’ dedi. Bu cümle anlaşılması zor bir cümledir. Üzerinde düşünmemiz gereken bir cümledir. Ben epeyce düşündüm, kaybedeceklerimizi listeledim.
DEVLETİ KAYBEDERSEK, Olmayan özgürlüğümüzü, olmayan bağımsızlığımızı, yoksulluk sınırı altındaki refah düzeyimizi, gelmeyen turistlerimizi, bir ülke haricinde tanınmayan pasaportumuzu, henüz ışıklandıramadığımız bayrağımızı, işgal altındaki topraklarımızı, olmayan suyumuzu, sık sık arızalanan santralimizi, çocuklarımızın meçhul olan geleceğini, haklarını kendi haklarımızdan bile üstün tuttuğumuz garantörümüzü, bakanlıklarımızın kararlarını tanımayan askeri, gençlerimizi tehdit eden komutanı, UHH teşkilatının bildirilerini, SS teşkilatının üstüne vazife olmayan işlerini, tıka basa katil ve hırsız dolu hapisanelerimizi, dünyanın tanımadığı ve güldüğü dış politikamızı, halkını tanımayan büyük liderimizi, uzaktan kumandalı meclisimizi, sadece söylemlerle bizi uyuttuğunu sanan bakanlarımızı, olmayan Milli marşımızı, giremediğimiz işgal altındaki plajlarımızı, göç eden gençlerimizi, 27 yıldır evine dönmeyen Ayşe’yi, gece yaşadığımız korkularımızı, artık yaşayamadığımız surlar içini, elimizden alınan geleceğimizi ve en önemlisi, öldürülen umutlarımızı mı KAYBEDECEĞİZ?
Zaten olmayanı nasıl kaybedebiliriz ki?
Zaten sırıl sıklam ıslağız biz, yağmurdan niye korkalım ki?”
Dün “Devleti kaybedersek herşeyi kaybederiz” diyenler bugün KKTC’yi ağzına almıyor. KKTC’yi sonsuza kadar yaşatmak da Avrupa gazetesinin mizah anlayışının ürünü bir anektota dönüşüveriyor.
Devlet artık ağızlara alınmıyor ancak midedeki sancı tüm şiddetiyle sürüyor.
Nilgün Orhon’un şu günlerde yaşadıkları bunun en güzel göstergesi...
“Çözümün adı ister federasyon olsun ister konfederasyon, önemli değildir” diyen Serdar Denktaş KKTC’nin dış politikasına aykırı konuşmuş olmuyor mu?
Serdar Denktaş niye görevden alınmıyor?
Bütün mesele, “işbirliği” yapmaktan kaçınanları susturma girişimi şeklinde açıklanabilir.
Kiminle aynı kafada olmalıydık?
Tabi ki bizi dıştan yönetenlerin adadaki işbirlikçileriyle...
Şöyle veya böyle, midedeki sancılar dinmiyor, toplumun ihtiyacı olan “ilaç tedavisi” bir türlü toplumun gündemine yerleşemiyor. Bunun sorumlusu sadece “işbirlikçiler” midir?
Aşağıdaki yazımızda bu sorunun cevabını vermeye çalışıyoruz:
***
Vizyon
“Politik irade” bir toplumun gelecekte de varolabilmesi için “olmazsa olmaz” bir ilkedir. Kıbrıs’ın kuzeyinde içinde yaşanılan şartlar belli...
Toplumumuzdaki kamplaşmanın kırılma noktası budur. Bazıları bu ilkeyi görmezden gelirler, bazıları ise bu ilkenin hayata geçirilebilmesi için ortaya insiyatif koyarlar veya söylem bazında bile olsa rahatsızlıklarını dile getirirler.
Yakın politik tarihimizde, bu ilkenin hayata geçirilmesi istemini ifade eden kesimden üç tane “Başbakan Yardımcısı” toplumun sesini iktidara taşıma görevini üstlendi.
Bir tanesi, “Davul hükümetin boynunda, tokmak başkalarının elinde” diyerek çekildi.
Bir diğeri, ortağı olduğu hükümet “başkaları” tarafından sonlandırılınca kendine göre şikayetçi oldu. Üçüncüsü ise benzer bir şekilde hükümeti “hiçbir gerekçe öne sürülmeden” sonlandırılınca, “Muhtarlık yapıyordum” dedi.
Her üçü de dertli... Dertleri aynı dert...
“İşbirliği” 21. yüzyılın en önemli buluşudur. Bunun bütün dünya farkında. Bir iş başvurusu yapacak olsanız, iş arkadaşlarınızla iyi geçinebilecek kadar olgun olup olmadığınız sorgulanır. Eğitimciler grup çalışmasını bir öğrenme metodolojisi olarak kullanırlar.
Çağı yakalamak gerekir.
Ortak bir derdin üstesinden gelebilmek için ortaya ortak bir irade koyamamış üç politik akım (parti) çağdışı kalmışlıklarını kabullenmek durumundadırlar.
Kıbrıs’ta çözüm sürecine giriliyor gibi bir hava vardır.
Üç politik parti eğer çağı yakalayabilmiş olsalardı, bir kesimi temsil edebileceklerdi. Barış isteyenler bölük pörçük olmayacaktı, tüm baskılara rağmen toplumun sesi soluğu olacaklardı.
“Çözüm”, “umut”, “federasyon”... Mizah penceresinden bakacak olursak, birleşik sol, bu üç kavramın telif hakkını elinde bulundurabilecekti.
Şimdi başta Denktaş olmak üzere, bütün rüzgârcılar çözümün bir numaralı destekleyicisi... Utanmadan toplumdaki “umut” üzerine söylemler geliştiriyorlar. Utanmadan “çözüm” yönünde ilerleme sağlandığından bahsedebiliyor, gururla... Yüzleri kızarmadan çözümün adının hiç önemli olmadığını söyleyebiliyor, bir anlamda federasyonu savunuyorlar.
Denktaş’ı duydukça sinirlerimiz kabarıyor. Türkiye’nin Kıbrıs Türkü’ne uyguladığı ambargolardan bahsediyor...
Çözüm sonrası Kıbrıs’ın Türkiye’den önce AB üyeliği mümkün mü diye sorulduğunda, gerekli anlaşmalar sonrası Türkiye’nin buna karşı çıkmayabileceğini söylüyor, karşı çıkmaması gerektiğini ima ediyor.
İnsanın aklı durur. Bir toplum bu kadar aptal yerine konabilir mi? Bu toplumun yetiştirdiği değerli insanlar bunları söyledikçe dışlandılar, dışlandıkça söylediler... Toplum darmadağın oldu. “İlahlar” aynı şeyleri söyleyince akan sular durdu. Bu rezilliktir...
Karşısında ağızlı yüzlü bir muhalefet olmayan bir adam pekala bunu hiç çekinmeden yapabiliyor, bütün bir toplumu aptal, değersiz insanlar yığınına dönüştürüveriyor.
Peki ne yapılmalı?
Çelişkiler ortada...
Sol oturup düşünmelidir...
Söylemler bir gecede uçtu gitti... Temelsiz, hedefsiz, günübirlik politikalar saptamının zararları ile karşı karşıyayız.
Söz uçar, eylem kalır...
Göstermelik demokrasiye karşı eylemle değil de sözle, lafazanlıkla muhalefet yaparsak olacağı buydu...
Bugün, “federasyon”, “umut”, “çözüm” Denktaş’ın ve bütün rüzgârcıların, döneklerin diline dolanmıştır. Adamlar Nobel Barış Ödülü’ne koşuyor...
Vizyonumuz olmalıdır. Bu toplumu Kıbrıslı Türkler yönetmelidirler... Hedef, “politik irademizin iade edilmesi” olmalıdır.
Bu büyük bir hedeftir. Böylesi bir hedefe ulaşmak için misyon akıllıca şekillendirilmelidir.
Solda birlik hemen gerçekleşmeli ve ortak bir misyon saptanmalıdır.
“İlk seçimde toplumumuzu aptal yerine koyan bu adamdan nasıl kurtulabiliriz?” sorusuna cevap aranmalıdır. Herşey ortada, bizimle dalga geçen politikacılar varoldukça biz düzlüğe çıkamayız.
***
Yukarıda bahsedilen olgu her toplumun hakkıdır.
“Hak verilmez, alınır!”
Politik irademizi talep etmeliyiz.
Nasıl mı?
İki ucu olan bir değnek....
Türkiye’ye yerli yersiz saldırıp halkın tepkisini çekmenin pek bir anlamı yok...
Türkiye’nin askeriyle, derin devletiyle iyi geçinmek de pek akla yatkın gelmiyor... Yılların mücadelesine ihanet etmek kimseye yakışmıyor doğrusu...
Değneği ortasından tutacağız.
Hani çözüm sürecine giriyoruz ya, hani Türkiye medyası uyandı ve Kıbrıs’ta olup bitenleri tüm çıplaklığıyla yansıtmaya başladı ya... Şimdi Türkiye ile ilişkileri gözden geçirmenin tam sırasıdır herhalde.
Kıbrıs Türkü’nün “nankör kedi” pozisyonundan kurtarılması için şimdiye kadar hep Türkiye’yi yönetenlere yüklendik durduk. “Biz nankör değiliz, haklarımızı talep ediyoruz” demenin çeşitli yöntemleri vardır.
Muhattabımız yıllardır Türkiye’de uyutulmuş ve Kıbrıs konusunda kandırılmış bir halk olduğundan biraz politik davranmakta fayda vardır. Onları ürkütmenin bir anlamı yok. Bunun için de “1974’te gelip bizi ‘kurtardınız’, sağolun, eksik olmayın, AMA...” şeklinde çokça söylemler geliştirmek durumunda kalıyoruz belirli durumlarda...
Bu gibi bir durumlarda bir kelebek hikaye geliyor akıllara...
“Bir gün, kozada küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi.
Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona.
Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.
Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi: Eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı.
Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi.
Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.
Adam izlemeye devam etti; çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi.
Ne kadar denese de asla uçamadı.
Adamın iyi niyeti ve yardımseverliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçilmiş yol olduğuydu.”
***
Geçtiğimiz günlerde, NTV ekranlarında Mithat Bereket’in sunduğu bir programda Kutlay Erk, “Biz balık tutmasını da çok iyi biliriz” dedi. Ağzına sağlık, çok güzel söyledi.
Şimdi filmi başa sarmak gibi bir fırsatımız var gibi görünüyor. Mide ağrısından kurtulmak istiyorsak, ameliyata hazırlıklı olmalıyız.
Kelebeğin bu kez kendi kanatlarıyla uçabilmesi için “olmazsa olmaz” bir ilkeyi yaşama geçirebilmeliyiz.
Politik irademizi, kendi kendimizi yönetme hakkımızı talep edebilmeliyiz. Balık tutmasını çok iyi biliyoruz… Bunun için oltayı elimize alabilmeliyiz. Bunu da hep birlikte başaracağımızı düşünüyoruz.