Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 3 Aralik 2002
Birikim Özgür

Pragmatizm Tehlikesi ve Umut Tacirliği

Bu hafta iki yazı gönderiyorum. Önümüzdeki hafta yoğun geçeceğe benzer. Eğer Hamamböcüleri’ne yazı hazırlayamazsam şimdiden özür dilerim. Sağlıcakla kalın…

Pragmatizm Tehlikesi*

Annan’ın planı ortaya çıktıktan sonra tartışmalar alevlendi. Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor? Bilmiyoruz… En büyük sıkıntı da budur. Tartışmaların Kıbrıs’ta çözüme ne oranda katkı koyabildiği bu nedenle tartışılabilir…

Bir gerçek vardır ki Annan’ın ortaya koyduğu çözüm planındaki unsurlar, Bakara Sûresi’nin 11. Ayeti gibi algılanmamaktadır; tartışan kesimler de yıllar boyunca ortaya koydukları tavır ve beklentiler doğrultusunda plana karşı veya planı destekleyen söylemler geliştirme çabasındadırlar. Yani “Kıbrıs’ta değişen hiçbirşey yoktur” dersek yeridir… Halklar, hala daha edilgen (dikkate alınmayan) konumundadır.

Bir bütün olarak kuzeye hapsedilmiş toplumumuz çözüm alternatifine gerçekten inansa ve sunulan plandaki unsurların bizim dezavantajımıza olmayacak şekilde geliştirilmesine katkı koyabilsek, bazı şeyleri aşma imkanımız olabilir... Toplum içindeki güdümlü çözüm karşıtı unsurlar buna olanak tanımamaktadırlar. Başta Denktaş’a olmak üzere bu kesime karşı duyulan güvensizliğin ve kızgınlığın sebebi de budur.

Kızgınız çünkü bugün önümüzdeki pilav yıllardır temas kuramadığımız Rum Toplumu ile aramızdaki mesafeleri ortadan kaldırıp ortak vatana yönelebilme fırsatını yaratmaktır. Buna imkan tanımıyorlar. Sanki de toplumumuzun olası bir çözümde çıkarlarını en iyi şekilde kollamanın doğru yönteminin güvensizliğin, düşmanlığın hatırlanmasını sağlamak olduğunu herkese kabul ettirmekte ısrarcı oluyorlar. Ortak vatana yönelirken ortak çıkarları tamamen gözardı ediyorlar. Bunu son derece bilinçli yapıyorlar.

Bu adamlara biz güvenmiyoruz… Güvenmediğimiz halde tarihe mal olmuş beklentilerimizi ne oranda karşıladığı tartışılabilecek bir planın (bir Amerikan planının), baş savunucuları olduk çıktık.

Öyle bir dönem yaşıyoruz ki biz ne istediğimizi ne oranda hatırlıyoruz; bunu bile sorgulama ihtiyacı hissediyoruz.

Birileri Kıbrıs meselesi tartışılsın ister diye, çözümden yana olan partiler veya bireyler olarak kalkıp da Birand’ın programında olduğu gibi ülkücülerle cengaverler gibi kapışmak zorunda mıyız?

Bahsi geçen programı canlı olarak Ankara’dan izlerken Ulus Irkad’ın 1974 sonrasına parmak basması, Akıncı’nın sağduyulu, adeta bir toplum lideri gibi en kritik noktaları vurgulaması bizleri çok etkiledi. Her güzel ifadenin ardından “İşte bu!” dedik… Gençler haykırdıkça biz de yerimizde duramadık. “Bastır Doğuş…” derken içimiz ürperdi. Talat’ın yuhalamaları bastıran gür sesi ile “Çözümü engellemenize izin vermeyeceğiz!” diye haykırması adeta gözlerimiz yaşarttı…

Bir futbol maçı izlermiş gibi bir havaya büründük adeta. Ülkücü gençler de aynı duygularla benzer zamanlamayla tezahürata başladılar… “Türkiye… Türkiye…”

Kapalı kapılar ardında geleceğimiz şekillendirilirken bizler de duygusal ve fikirsel mastürbasyon yapmaya zorlanıyoruz.

Kıbrıs’ın geleceğini ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar tayin edebiliyor. Aylin’i tanımak, heyecanına şahit olmak bizim için çok anlamlıdır. Ancak daha anlamlı olabilecek birşey vardır… Rum tarafındaki Aylinler’i tanımamızın vakti artık gelebilmeliydi diye düşünüyoruz.

TV programlarında gözlerimizi yaşartan politikacıların çözümü engellemek isteyenlere izin vermemek adına hangi adımları attıklarını bilmek hakkımızdır.

UHH’nın ziyaret ettiği köyleri tek tek dolaşıp antitezlerini mi ortaya koyuyorlar? Bu da bir mücadele yöntemidir… Bugünlerde şahinlerin kurallarını kendileri saptadıkları bir psikolojik savaşta bizlere biçtikleri rolü en güzel şekilde oynamak zorunda olduğumuz gibi bir gerçeklikle karşı karşıya olabiliriz…

Herşeye rağmen programlarımıza madem ki “sosyalist parti” olduğumuzu yazıyorsak, bunun bir slogana dönüşmeden partilerimizin politikalarına yansımasını sağlamakla mükellefiz. Sosyalist bir mücadele, pragmatizmin doruklarında, “çözüm olsun da nasıl olursa olsun” diyerek herkesin çıkarlarını (Türkiye, İngiltere, vs) savunur pozisyonuna düşmek midir?

Bir mücadeleyi, mücadele yapan geleneklerdir.

Her konakta çözümün önünü açmak adına geleneksiz bir imaj çizmek kimseye fayda sağlamaz.

Kimseyi birşeylerle suçlamak gibi bir niyetimiz yok… Bugün çözüm yönünde yapıcı olmak en şatafatlı övgülere layık olmakla özdeştir. Ticaret Odası’nın hak ettiği övgü ile sosyalist mücadele veren bir örgütün hak ettiği övgünün çıkış noktaları çok farklı olabilmelidir de aynı zamanda.

Biz kendi adımıza hatırlama ihtiyacı hissettik… “Ortak vatan” emelimizi akıldan çıkarmayalım…

Planı eleştirirken de geleneklerden hareketle bunu yapalım…

İki kesimli, iki toplumlu federal bir çözüm için yılların harcandığını, geçmiş emekleri de hatırlayalım…

Kıbrıs’taki toplumların temel insan hakları, eşitlik ve güvenliklerinin sağlanabilmesi için ne yapılabileceğini saptamak için harcanan uykusuz gecelere yazık etmeyelim…

Kıbrıs’ı ilgilendiren konularda söz hakkının öncelikle Kıbrıs insanına verilmesi için yıllarca hangi tehlikeleri göze alarak bu yolu yürüdüğümüzü unutmayalım…

Şövenizm ve milliyetçilik gibi yaklaşımların ortadan kalkması için çok kültürlü bir anlayışın Kıbrıs’taki toplumlarda hakim kılınması için neler neler yaptık… Bugün yine aynı tarzda yaklaşımlar sergileyelim…

Kıbrıs’ın kültürel, tarihsel ve sanatsal birikimlerine sahip çıkmak ve Kıbrıslılık bilincini yaşatmak hedefimize doğru yürürken, Annan planının eksikliklerini gözden kaçırmayalım…

Yıllardır adeta birer slogana dönüşmüş söylemlerimizin tümden hayata geçirilemeyeceği ancak büyük bir kısmının artık hayal olmadığının bilincinde, Annan planını savunurken çekincelerimizi de vurgulamaktan geri durmayalım.

Ancak bu şekilde geçmişle, geleneklerimizle barışık, inandırıcı, gündelik politiklarla şekillenmeyen bir yol izlemiş olacağız.

Aksi bir durumda pragmatizmin bizi oportunizme yönlendireceği ve böylelikle de çözüm söyleminin adeta bir halk dalkavukluğuna dönüşmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız akıllardan çıkmasın. Böylesi bir hatanın halk adına gelenekler çerçevesinde barışı savunurken halkı temsil etmeyen bir rejimin sözcülüğünü yapma gafletinde bulunmaktan ne farkı vardır?

Umut Tacirliği

Kıbrıs sorunu bugünkü sorun değildir.

Bu yüzden de şu veya bu planı yorumlarken insanların soruna hangi perspektiften yaklaştıkları bazılarının yaptığı gibi bir kalemde silinip atılmamalı...

“Bunlar yıllardır zaten tutturmuşlar bir barış gidiyorlar... Bugün de HEMEN ÇÖZÜM diye avazları çıktığı kadar bağırmaları bundandır” diyerek bir talebi küçümsemeye kimsenin hakkı yoktur!

Bu talep, gerçek barış talebidir...

“Hepimiz barış istiyoruz ama ... ” deyip daha sonra temelinde ayrılık, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü olan siyasetlerin sözcülüğünü yapmak, barış istemek değildir. Biz Kıbrıslılar’a barıştan ne anlamamız gerektiğini anlatmaya çalışan adamın alnını karışlamak lazım... Bizler “Kıbrıs’ta Barış 20 küsur yaşında” nutuklarını da biliriz, barış ve demokrasi için hayatını, geleceğini ortaya koyanları da biliriz. Kimse kalkıp da miting meydanlarında elindeki zeytin dalını inançla taşıyarak emeği yüceltirken barışı çağıranlarla saray kapılarında el öpen peki efendimcilerin barış anlayışlarını bir tutmasın... Gözü arkada göç yollarına düşmek zorunda kalanlarla beslemelerin barış anlayışları bir olabilir mi?

Bu iş bugünkü iş değil...

Yıllarımızı vermiş, çok değerler yitirmişiz barış uğruna... Nice gencimizi göçün kahpe kollarına uğurlarken içimiz sızlamış, barışı bir o kadar daha arzulamışız... Biz içimiz kan ağlayarak barış diye haykırırken, Kıbrıs’ta barış bilmem kaç yaşında diyenler göçün sebebini ada ülkesi oluşumuza bağlamışlar... Bir çakıl taşı vermeyeceğiz yalanlarıyla bu toplumu yıllarca parmağında oynattığını sananlara karşı öfke gittikçe büyümüş, öfke büyüdükçe Türkiye’den taşınan nüfusun oranı artmış. Tıpkı tuzlu suya su katar gibi, toplumumuzun öfkesini sulandırmışlar yıllardır. Herşeye rağmen gerçek barışseverler o insanlara da sahip çıkmayı başarmıştır... “Yazıktır, günahtır, sigortasız, kaçak olarak çalıştırılan bu zavallılar da insandır” dedik. Biz insanca bir savaşım verdikçe onlar da bizi Türkiye düşmanı olarak lanse ettiler. Bugün eğer Türkiye halkında Kıbrıslılar’a karşı bir kırgınlık, dargınlık sözkonusu ise bunun da tek sorumlusu bizdeki muhalefeti Türkiye’ye “Rum dostu, Türkiye düşmanı” diye tanıtanlardır. Bugün eğer bütün Kıbrıslılar’ın Türkiye düşmanı olarak algılandığı günler yaşıyorsak, evet gerçekten de bütün Kıbrıslılar Türkiye’de “düşman” olarak tanıtılmışlardır. Ancak o düşman denilenlerin hepsinin de kalbi insanlıkla, gerçek barış hisleriyle atmaktadır. Denktaş’ın foyası ortaya çıktıkça gerçek Kıbrıslı’nın hislerini de Rum da Türk de çok iyi anlayacaktır.

Bayrağa sarılıp da hırsızlığa, soyguna, talana yeltenenlere rağmen dürüstlükten ve sosyalist temelden ödün vermeden mücadele eden Kıbrıs Türkü’nü yıldırmak için neler neler yapmadılar. Onca baskı, tehdit, işsizlik boşuna mı yaşandı yıllardır? “Mücadele uğruna” katlanılmadı mı onca şeye?

Kıbrıs Türkü tüm bunlara rağmen barışı dilinden düşürmedi... Düşürtemediler.

Biz hiç mi hata yapmadık? Elbette kendi içimizde kırgınlıklar, dargınlıklar yaşadık. Barışı dilimizden düşürtemediler ama bizi birbirimize düşürdüler...

Özeleştiri yapıp ülkemizde oynanan çirkin bir oyuna bütünleşerek yanıt verebilmeliydik. Meydanlarda bütünleştik... Bu bütünleşmeleri kalıcı kılamadık.

Bu Kıbrıs meselesi bugünkü iş değil dostlar... Bu işin geçmişi de vardır. Tüm çirkinliklere rağmen bugünlere gelebildik.

Bugünü farklı kılan nedir?

Bugün ülkemizde bölünmüşlüğe en yakın olduğumuz günleri yaşıyoruz! Uyarıyoruz, “B” planı, Kıbrıs’ı kalıcı bir şekilde bölecektir. “A” planı her ne kadar bir Amerikan planı olsa dahi yıllardır baskıyı omuzlarında hisseden Kıbrıs’ın kuzeyindeki gerçek barışseverler olarak üzerimize düşeni ne kadar yapıyoruz?

Herkesin bir barış hayaline kapılıp, “Bu kez bu iş bitti” hikayeleri okumasının toplum içindeki umut tacirlerinin işi olduğunu hissediyoruz.

“Çözümü engellemelerine izin vermeyeceksek” bunu nasıl yapacağız? Edilgenleştirilmiş bir toplumda muhalefetin “İktidara geleceğiz” diyerek komedi tiyatrosundaki yerini alması gibi birşey bu “çözümü engellemenize izin vermeyeceğiz” lafı...

Açıklasınlar...

De Soto ile görüşürken ne diyorlar?

“Şu Türkiye’den artık bizi kurtarın” mı diyorlar?

Biraz politik davranıp “Türkiye’ye tarih verilmesini sağlayın da Kıbrıslı Türkler de yol alabilsin” mi diyorlar...

Osmanlı’nın Kıbrıs’a girdikten sonra tarih alsa dahi bu topraklardan kolay kolay çıkmayacağını, en azından AB üyesi olana kadar Kıbrıs’taki ağırlığını yitirmek istemeyeceğini görmemezlikten mi geliyorlar?

Öyle görünmektedir ki bugün Kıbrıs’ta gerçek barıştan yana olanlar da sahte barış nutukları atanlar da bir gerçeğin farkındalar: İster A planı ister B planı hayata geçirilsin, Osmanlı’dan icazet almadan Kıbrıs’ta politika yapmak hayal olacak onlar için. Yani önümüzdeki süreçte Osmanlı’nın Kıbrıslı’ya barış ve demokrasi bağlamında nefes aldırmaya pek bir niyeti yok gibi görünmektedir.

CTP ve TKP Osmanlı’ya toz kondurmama politikasını hala daha güdüyorsa, anlayın ki dostlar, Kıbrıs’ta doğru dürüst bir barış henüz kapımızı çalmamış demektir.

Ve de...

Osmanlı’nın niyeti yoksa üstelik buna Elen de çanak tutuyorsa, Kıbrıs’ta gerçekten barış isteyenlerin umut tacirliği yapmaktansa kendilerine gelip halka geçmiş yıllarda yaptıkları gibi gerçekleri anlatmaları hayati önem taşımaktadır. Adalı olmak bunu gerektirir.

* Bu yazı 29 Kasım 2002 tarihinde Yeni Çağ gazetesinde yayınlanmıştır.


Birikim Özgür|Ana Sayfa