Görüş, 4 Aralik 2001
Birikim Özgür
Vicdani Retçilik
Geçtiğimiz yıl 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü Türkiye’de nasıl kutlanmıştı?
“Şenlik” vardı gündemde o tarihlerde...
Üç genç, askere gitmeyi istemediklerini anlamlı bir şekilde ifade etmeyi tercih etmişlerdi... “Askerden kaçmak” veya “göç etmek” askere gitmeyi istemeyenlerin sıkça başvurdukları çözüm yolları iken Uğur Yorulmaz, Timuçin Kızılay ve Hasan Çimen, “Burdayız, insanız, egemenlerin boyunduruğu altına girmeyeğiz, alet olmayacağız, ölmeyeceğiz, öldürmeyeceğiz...” demişlerdi.
Askerlik biz Kıbrıslılar için de kanayan yaradır.
Kıbrıs’ta en büyük toplumsal sorun herhalde gençlerin ülkelerine dönmeyi tercih etmiyor oluşları veya ülkeden kaçmanın bütün yollarını denemekten çekinmiyor oluşlarıdır.
Bahsedilen göç olgusunu besleyen etkenler nelerdir?
En büyük etken, “askerlik sorunu” değil midir?
Askerlik yapmak istemeyen gençlerimiz, adadan göçüyorlar...
Geçtiğimiz yıl “Bedelli Askerlik Yasası” çok tartışılmıştı.
Biz o dönemde bu yasayı ve doğuracağı sonuçları tartışırken, “Memlekete Ayakbastı Parası” nitelendirmesini yapmıştık.
Toplum, yasanın geliştirilmesinden çok, “ödenecek bedelin miktarı” üzerinde yoğunlaştı. Bunun sebebi neydi?
Yasayı asker tasarlamıştı.
Yasa üzerinde değişiklik yapmak neredeyse bir “hayal”... Demokrasinin çarkları dönmüyor, bunun da ötesinde çarkları dönmeyen demokrasiyi suni tenefüsle yaşatabileceği düşüncesiyle hükümet ortaklığını benimsemiş sol partiler de yasayı savunmak durumunda kalıyordu.
Şu saptamayı yapmak yerinde olacaktır:
Kıbrıs’ın kuzeyinde Türk ordusunun ağırlığı tartışılamaz bir gerçek... “Asker”in ülkemizdeki ağırlığı bizi iki konuda “bedel” ödemek zorunda bırakıyor.
Bunlardan birincisi, gençlerin göç yollarına düşmeleridir.
İkinci “bedel” ise demokrasimize vurulan darbelerdir. BEY Yönetimi anlayışı, Kıbrıs Türkü’nün yönetim biçiminin çerçevesini oluşturur. Yani, Türkiye elçiliği ve bayraktarlık (askerler) yönetimin iki etkin ve de yetkin ayağını teşkil ederler.
Şu saptama yerinde olacaktır: “Kıbrıs Türkü gerek yönetsel anlamda, gerekse sosyal anlamda askerlik müessesesinden çok çekmiştir, hala daha da çekmektedir.”
Hala daha yönetim biçimi demokratik değildir, “davul hükümetlerin boynunda, tokmak başkalarının elindedir”, gençlerimiz de hala daha göç yollarındadır.
Türkiye’de ise “asker” daha farklı işlevleri ile de değerlendirilir.
Politik analizler sözkonusu olacaksa, konuya “sınıfsal” yaklaşılmasında fayda vardır.
Demokrasi, burjuva sınıfı ile işçi sınıfının çatışmasının bir ürünüdür. Sağlıklı olan budur!
Türkiye’de sınıflar sağlıklı bir şekilde oluşamamışlardır. Bunun sebebi Türkiye’nin Sanayi Devrimi’ni geriden takip ediyor oluşudur.
Demokrasiyi talep etmesi beklenen işçi sınıfı var olmadığından dolayı bir boşluk doğmuştur. Bu boşluğu ordu ve aydınlar doldurmaktadırlar. Bunu bir iddia olarak ortaya koymuyoruz. Bir gerçeklikten bahsediyoruz. Bahsedilen gerçekliğin “üzücü” ve bizim pek de hoşnut kalmadığımız bir durum olduğunu ifade etmeye bile gerek yok herhalde.
Gerek kendi ülkemizdeki gerekse Türkiye’deki askerle ilgili düşüncelerimiz bunlardır. Anlaşılacağı üzere meseleye politika penceresinden bakıyoruz. Göç konusundaki sıkıntılarımız ise konunun insani boyutunu da önemsediğimizin bir göstergesi...
Bunları niye anlattık?
Belki hepimizin Kıbrıs’ta yaşanılan gelişmelere odaklandığımız bir zamanda farklı telden çalmak, çözüm olduktan sonra da mücadelenin devam etmesi gerekeceği düşüncesinin temelini atmak niyetiyle bu haftaki yazımızı “vicdani retçilik” üzerine kurguladık.
Konuyu gündemimize getiren ise Uğur Yorulmaz oldu.
Uğur Bey, Geçtiğimiz yıl Yeniçağ gazetesinde yayımlanmış bir yazımıza rastlamış Internet’te...
Yazıyla ilgili görüşlerini içeren bir elektronik posta göndermiş. Sözkonusu yazıyı bu makalenin sonunda bulabilirsiniz.
“Ordu üzerine yazdıklarınızı asla uzlaşamayacağımız için tartışmak istemiyorum. Ama kötü bir tarzla yazdığınız yazıdaki bir paragrafa cevap vermek istedim.
Yazınızdan bir alıntı:
‘Türkiye’de 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde bir şenlikle askere gitmek istemediklerini açıklayan Uğur Yorulmaz, Timuçin Kızılay ve Hasan Çimen gerçek bir demokraside sadece konuşma hakkı verilerek susturulacak kişiler olabilirler. Türkiye’de sonları ne olacak? Takip etmeye çalışacağız.’
‘Sonunu’ merak ettiğiniz üç kişiden birisi olarak zihnen ve bedenen gayet iyi olduğumu bilmenizi istedim.
Uğur”
Elektronik postayı okuduktan sonra yazımızı gözden geçirdik.
Dürüst olmak gerekir.
Yazı gerçekten de çok kötü bir tarzla kaleme alınmış...
Yazı, dünya görüşümüzü, konulara bakış açımızı net bir şekilde ortaya koymuyor.
Bunda tabi ki yazının yer aldığı gazetenin daha çok Kıbrıs’ta yaşayanlara yönelik, hatta pek çok konuda benzer görüşleri benimsemiş bir kesime yönelik mesajlar içermesinde, bu durumu bilen bir kişi olarak genelden özele inen, giriş, gelişme ve sonuç kısımları kolayca algılanabilen bir tarzı tercih etmemiş olmamızın da etkisi vardır.
“Vicdani Retçi” olmak, bildiğimiz kadarı ile “anarşist” bir yaklaşımı benimsemekle özdeştir. Antimilitarist kişiler, düzene karşıdırlar. Empoze edilmiş yaşam tarzlarını reddederler.
Kendileri konuya insani boyuttan yaklaşır ve herhangi bir hak talep etmediklerini, zaten var olan haklarını kullandıklarını ifade ederler. Yine de tavırlarının bir akıma hizmet etmesi durumu sözkonusudur.
Biz vicdani retçi olduğunu ifade eden insanların da “yaşam hakkı” olduğunu savunuruz. Demokrasi, her düşüncenin özgürce temsiliyetini gerektirir.
Peki biz Vicdani Retçi miyiz?
Askerlik Yasası tartışılırken vicdani retçi bir yaklaşıma hiç rastlamadık. Hiçbir yazarın konuya bu pencereden yaklaşıp demokratik hakları savunduğunu ne gördük, ne okuduk, ne de duyduk…
Yanılıyor olabiliriz. Gözümüzden kaçmış olabilir.
Biz o dönemde kaleme aldığımız yazılarda şu ifadelere yer vermiştik:
“Dilerdik ki askerlik yasası üzerine tartışırken tabuları “veri” kabul edip onları olduğu gibi kabullenmek durumunda kalmayalım.
Örneğin, eğer demokratik bir ortamda yaşıyor olsaydık, vicdani retçilerin haklarının nasıl genişletilebileceği üzerinde kafa yoracaktık.
Öyle bir ortamda yaşamadığımıza göre yapacak tek bir şey vardır.
Önümüze konan pilava bakacağız.”
Bir başka yazıda ise yaklaşımımız çok daha uç unsurlar içeriyordu:
“Örneğin vicdani redcilerin durumunu da gözeten bir düzenlemeye gidilmelidir. Parası olanlara askerlik yapmama hakkının verileceği bir öneriyle geldiyse hükümet ve/veya GKK, demek ki artık "askerlik herkese mecburidir" şeklindeki tabu geçerliliğini yitirmiştir.
Ben, insani nedenlerden dolayı askerlik yapmak istemiyorum. Silahlara karşı alerjim var. Gördüğümde ishal olurum. Benim durumum ne olacak? Parası olanlar kurtulacak, ya alerjisi olanlar?
Madem ki artık askerlik kapalı kutu değil ve isteyenler askerlikten kaçabilecek, ben de kaçmak istiyorum. Ama param yok!
Ben bir vicdani redciyim ve bana da gün doğdu. Askerlik yapmama şansım var, fakat gelin görün ki param yok!”
Burada vurgulanan, bazı demokratik hakların parayla satılığa çıkarılmasının yanlışlığı idi. Bu konudaki önerimiz ne olmuştu?
“Bu noktada insan hakları çerçevesinde düşünüp bütün dünyanın takdir edeceği bir askerlik yasası hazırlanabilir. Örneğin bahsedildiği üzere vicdani redcilerin durumu da göz önünde bulundurulup silahtan tiksinenlerin, insan öldürmeye karşı çıkanların kollanacağı bir madde de tasarıya eklenebilir. Pek zorda, sivil devlet kuruluşlarında veya derneklerde yardım amaçlı belirli faaliyetlerde bulunma zorunluluğu yasaya eklenebilir. Yeni üniversite bitirmiş gencin hayatını felç etmeyecek şekilde bir düzenlemeye gidilir.”
Görüleceği üzere “uygulanabilir” bir öneri ancak da sosyal hizmet seçeneğinin yasaya eklenmesi şeklinde olabilir. Vicdani retçiler, bunun da bir dayatma olduğunu iddia ederler. Bu nedenle Avrupa’da var olan hakları da “yetersiz” görürler.
İddiaları çok mu geçersiz?
Kesinlikle değil! Sadece uygulanması zor…
Zaten toplumsal barışın sağlanması, sömürünün ortadan kaldırılması gibi bizlerin de “olmazsa olmaz” diye nitelendirdiğimiz ilkelerin altı çiziliyor.
Bu düşüncelerimiz bizim bir Vicdani Retçi gibi davranmamız gerektiği anlamına mı gelir?
Bu konuya eğitim penceresinden bakmakta fayda vardır.
Biz toplumun geliştirilmesi ve adil bir şekilde yönetilmesini tercih ederiz. Yönetime karşı çıkmayız.
Eğitimin amacı olarak “İyi vatandaşlar yetiştirmek” gibi egemenlerin çıkarlarına “maşa” olacak bireyler yetiştirmeyi benimsemeyiz. Bunun yerine “İnsan gibi insan” yetiştirmekten yanayız. Eleştirel pedagojinin ortaya koyduğu demokratik, eleştirel düşünmenin öğretildiği eğitim ortamlarını tasarlanmasını arzular ve bu yönde aktif olarak bir eğitimci olarak baş koymuşuz.
Yönetimin olmadığı bir ortamda ilerlemenin de olmayacağına inanırız. Düzenden yanayız. Sınıf içerisinde herkesin kafasına göre istediğini yapabileceği bir ortamı değil, saygı ve sevgiye dayalı, demokratik ve üretiminin kapılarının sonuna kadar aralandığı bir ortamı kurgularız. Toplum için de aynı düşünceleri benimser ve savunuruz.
Uğur Bey, onların “sonundan” bahsetmemizi oldukça içerlemiş gibi gözüküyor.
Haklıdır. Bizi tanımayan birinin o paragrafı okuduktan sonra her türlü yorumu yapabileceği yazıyı kaleme alırken gözümüzden kaçmış olsa gerek…
Anlatılmaya çalışılan şuydu:
Demokrasinin kurumsallaştırıldığı ortamlarda “konuşma hakkı” vardır. Vicdani Retçi olmak, böyle bir ortamda, kimse için bir “tehlike” içermez. Böyle bir ortamda ise Uğur Yorulmaz ve arkadaşlarının bir şenlik düzenlemelerine gerek bile kalmaz, eylemleri ise bu kadar ilgi çekmezdi.
Türkiye’de demokrasi çarkları sağlıklı dönmemektedir.
Böyle bir ortamda dürüst olmak gerekirse, Uğur Bey’in ve arkadaşlarının ellerini kollarını sallayarak sokakta gezemeyebileceklerini, hapis cezasına çarptırılabileceklerini hatta birtakım zorlamalarla karşı karşıya kalabileceklerini düşünüyorduk. “Sondan” kasdedilen bunlardı. Bu kötümser düşünceler temelsiz olmasa gerek.
Vicdani Retçi olduklarını açıkladıktan sonra yaptıkları bir söyleşide (sözkonusu söyleşi Cumhuriyet gazetesinde “sansürlenerek” 16/05/200 tarihinde yayımlanmıştı) “Açıkladıktan Sonra Ne olacak?” sorusuna Uğur Yorulmaz ve arkadaşı, Timuçin Kızılay şu cevapları vermişler:
Uğur Yorulmaz - Ne olacağını gerçekten bilmiyorum. Tek dileğim insanca bir davranışta bulunduğumun farkına varılması... Devletten bir tepki beklemiyorum ve herhangi bir talebim yok. Ben sadece benden istenenin benim değerlerimle uyuşmadığını beni zorlayanlara hatırlatıyorum.
Timuçin Kızılay - Açıkladıktan sonra herşey olabilir. Militarizmden kurtulamamış bir ülkedeyiz ve hala demokrasimiz tam denilemez. Başıma ne gelirse gelsin savaşsız, tahakkümsüz bir dünya isteğimden vazgeçmeyeceğim ve askere gitmek de dahil bütün baskılara direneceğim.
Anlatmaya çalıştığımız, Uğur Bey’in anlamış olabileceği gibi, “Bu çocukların hakkı ölümdür” düşüncesi kesinlikle değildi. Aksine, Uğurlar’ın yaşam hakkını, düşüncelerinin savunulması taraftarıyız. “Savaş karşıtı olmak”, öldürmekten kaçmak, üstüne üstlük bu kaçışı “aleni” yapabilmek yani birçoklarının yaptığı gibi kaçak konumunda yaşamlarını sürdürmekten kaçınmak, onlar için onur verici olsa gerek! Böylesi onurlu insanların zihnen ve bedenen sağlıklı bir yaşam sürüyor oluşlarını duymak da bizi gerçekten heyecanlandırmış, mutlu etmiştir.
Bizler Kıbrıslıyız. Kıbrıs’ın kendine özel koşulları vardır. Önceliğimiz ülkemizdeki bölünmüşlüğün ortadan kaldırılmasıdır. Ülkemizdeki bölünmüşlük ortadan kaldırılmadıkça, Türkiye’nin gölgesi toplumun üzerinden kalkmadıkça, toplumsal kurtuluş bizim için hayaldir. Bugün için düşüncelerimizden ödün vermeksizin, bölünmüşlüğün ortadan kaldırılması mücadelesini veriyoruz. Bunu yaparken Türkiye’de yönetim aksaklıklarından madur olmuş kesimlerin veya yanlışları görüp bunlara karşı mücadele etmeyi benimsemiş kesimlerin bizleri daha iyi anlamalarını ve bizlere destek belirtmelerini, bizlerle işbirliği yapmalarını temenni ederiz. Kısacası, Türkiye insanını sever, onlara ve mücadelelerine değer veririz, Türkiye’yi yönetenlerin baskılarına karşı birlikte mücadele etmekten yanayız.
Uğur Yorulmaz’ın gönderdiği elektronik postanın bu işbirliğine katkısı olacaktır. İnsanı merkeze alan mücadelelerinde kendilerine başarılar diler, savaşsız, sömürüsüz bir dünyayı el ele vererek kuracağımız inancımızı yineleriz.
***
Savaş karşıtlarının eylemleri ile ilgili detaylı bilgiye www.savaskarsitlari.org sitesinden ulaşabilirsiniz.
***
Özgürlük Hayali veya Yurt Sevgisi (1.5 yıl önce Yeniçağ gazetesinde yayımlanmış ve Uğur Yorulmaz’ın tesadüfen Internet’ten geçtiğimiz hafta okuyarak bize yukarıda alıntıladığımız elektronik postayı göndermesine sebep olan yazıdır)Türkiye’de sanayileşme süreci doğal seyrini takip etmediği içindir ki sınıfların işlevlerini yerine getirebilmeleri mümkün olamamaktadır. Şeriat düzenini hayata geçirmek isteyen gericilere karşı ençok mücadele eden ülkenin askeri ve aydınıdır. Bir bakıma asker büyük bir açığı kapatmaktadır.
Biz Kıbrıslılar “asker” kelimesini duyunca iki olumsuzluk aklımıza gelir. Bu yüzden Türkiye’de askerlerin demokrasiye olan katkısını göremeyebiliriz. Diğer taraftan Türk askerinin Türkiye’de demokrasiye katkıda bulunurken Kıbrıs’ta tersi bir konumda, demokrasiyle pek bağdaşmayan bir imaj çizmesi ilginç bir zıtlık (çelişki) teşkil etmektedir.
Biz Kıbrıslılar “asker”den hangi iki şekilde rahatsızlık duymaktayız? Birincisi yukarıda bahsettiğimiz demokrasiyle ilgili sıkıntımızdır. Maalesef toplum olarak demokrasimizi tam olarak kuramadık. Daha da kötüsü demokrasi arayışımızı da yitirdik. “Olduğu kadarıyla...” deyip bişeyler yapmaya çalışıyoruz işte... Böyle gelmiş böyle gidecek...
Yalnız bir bireyin psikolojisini takınmak kitleleri temsil eden siyasi partilere yakışmaz. Bireyleri yönlendiren partiler olmalıdır. Umudu kalmamış bireye “Mücadeleye devam...” dedirtecek olan partilerdir. Onlar yoksa, birey de iyice kabuğuna çekilir.
CTP ve TKP “Olduğu kadarıyla...” dediği anda film kopmuş demektir. Birey artık iyice yalnızdır.
Demokrasi mücadelesinde önemli rol üstlenenler olmayan bir demokrasiyi varmış gibi gösterme gayretindeki anlayışa köstek değil destek olduktan sonra, toplumu oluşturan birey ne yapsın? Kabuğuna çekilsin... Bilinçli olanlar ve geçmişte yaşadığı ağır koşulları şimdi kahrolarak hatırlayanlar şunu söylemektedir: “Ummadık taş baş yarar”.. Bu ne demektir? Demorasi mücadelesi veren partilere destek verdikten sonra ihanete uğramış olduğunu hisseden insanımız yılmıştır. Film burda kopar. İnsanımız yılmıştır...
Tek çözüm, “çözüm” olmuştur. Yeni bir durumda, ışığı gördükten sonra belki ihaneti hazmeder de tekrardan barışır, kenetlenir yola devam ederiz.
Demokrasi sorunu ile “asker” özdeşleşmiş durumdadır. Hele hele demokrasi sorununu işaret eden aydın, yazar, gazeteci ve politikacıların bazı hukuk dışı eylemleri eleştirdikleri için askeri mahkemelerde sıra beklemeleri, sözkonusu özdeşliği iyice pekiştirmektedir.
Bu özdeşlik biz Kıbrıslılar için bilinen ancak toplumun tüm kesimlerince dile getirilmeyen ilk olumsuzluktur. İkinci olumsuzluk hangisidir?
İkinci olumsuzluk gençlerin adadan uzaklaşmasına, okumaya gidenlerin geri dönmemesine sebep olan askerlik sorunudur.
Türkiye’de 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde bir şenlikle askere gitmek istemediklerini açıklayan Uğur Yorulmaz, Timuçin Kızılay ve Hasan Çimen gerçek bir demokraside sadece konuşma hakkı verilerek susturulacak kişiler olabilirler. Türkiye’de sonları ne olacak? Takip etmeye çalışacağız.
Kıbrıs’ta askerlik sorunu artık herkesin dilindedir, kalemindedir.
Geçenlerde KKTC Ankara Büyükelçiliği’ni ziyaret ettik. “Meymele mesmele” işimizi yapan Kıbrıslı genç elçilik çalışanı, sıkılmış olacak ki, bizimle sohbet etmek için bildik konuları tek tek açıp, konuşmuştur. Biz zaten KKTC pasaportu için vereceğimiz 30 milyon TL’yi aşağıda muhasebeye yatırmışız. Oturmuş, dinliyoruz. Arada bir kafa sallayıp, “Doğru..” falan diyoruz.
- “Askerlik sorununu çözmek lazım... Siz yalnızken hep yakınırsınız... Lazım biraraya gelip tek bir ses olasınız...”
Sorun sağcı, solcu herkesin sorunudur. Gençlerimiz ülkelerine dönemedikleri veya ülkelerinden kaçmak zorunda kaldıkları için ağlamaktadır.
Her konuda olduğundan daha fazla bu konuda yine askerin dediği olacaktır. Yine de toplumsal bir sorunu çözmek gibi bir yükümlülüğü üzerimizde hissedip “beklenti” çerçevesinde her kesimi kapsayan bir kamuoyu yaratmak gerekir.
Sn. Akıncı cumhurbaşkanı ile hükümetin arasını bulma gayretleriyle toplum nezninde takdir toplayabilmekte midir? Bahsettiğimiz konuda samimi bir çaba ortaya koyarsa bizce faydalı bir eylem gerçekleştirmiş olacaktır. Yoksa sosyo-ekonomik paket çerçevesinde, polisin içişlerine bağlanması ve buna benzer önceden ortaya konan ancak da ülkede demokrasi olmadığı konusunda “veri” teşkil eden sonuç vermeyecek çabalarla vakit kaybetmenin alemi yok...
Göç engellenmelidir. Bunun için biran evvel askerlik sorununa el atılmalıdır. Bunu söyleyen üniversite rektörleridir, KKTC elçiliğindeki çalışandır, ağlayan gençtir...
Eksik artık da olsa bu soruna yönelik bir çalışma şarttır. Gerçekten demokratik bir askerlik yasası beklemek de hayaldir. Bunun farkındayız.
“Devlet vatandaş için vardır, vatandaş devlet için değil” anlayışını idrak edebilmemiz için daha çok yol yürümek durumundayız.
Danimarka’daki sistemi incelemek birinci adım olabilir.
Danimarkalı erkekler 18 yaşında vatani göreve çağrılır. Kura ile yapılan seçmede 18 yaşına gelmiş erkeklerin büyük çoğunluğu elenir ve sadece dörte bir oranında erkek göreve çağrılır. Görev süreleri 4-12 aydır. Bireyler dini veya ahlaki temellere dayandırarak asker olmayı reddedebilir. Bunun yerine vicdani retçi olarak sivil bir göreve atanırlar. Vatani görevlerini bu şekilde yerine getirirler. Her iki durumda da görev sürelerince kendilerine maaş bağlanır.
Danimarka sadece bir örnektir. Daha detaylı bir inceleme şarttır. Tüm ülkelerin askerlikle ilgili yasaları incelenmeli ve ülkemizdeki göç sorununu çözecek bir yasa hazırlanmalıdır.