Görüş, 19 Subat 2002
Birikim Özgür
“Özgür Kırlangıçlar” Yalanına Duyulan Özlem
Geçmişe duyulan özlemi en güzel anlatan şarkılardan bir tanesidir Yaşar Kurt’un “Hadi Baba Gene Yap” isimli şarkısı...
Belki ölen bir babaya sesleniştir bu...
Belki de yalana duyulan özlem... Gerçekleri çağıran yalanlara duyulan özlem... Gerçek olmasını istediğimiz yalanlara sesleniş...
Özgür kırlangıçlardan söz eden bir şarkı...
“Çok iyi” olacağımızı söyleyene bir çağrı...
“Gene yap”...
...
Geçmişte güzele dair söylenen yalanları bile özlüyor insan!
***
Kıbrıs’ın kuzeyinde halk için ortaya somut mücadele ortaya koyan/koymuş kesimin düştüğü tuzağın ne kadar farkındayız?Geçtiğimiz onyılda yaşanan gelişmeleri bile tam olarak bilemeyen gençlerimiz olayları değerlendirirken sağlıklı bir bakış açısına sahip midirler?
Hepimiz “güçbirliği şarttır” deriz de nedense güçbirliğinin önündeki engelleri ortaya koyarken “solda yaşanan bir sidik yarışı” yorumundan öteye gidemiyor söylemlerimiz...
Ya da Sn. Talat’ın Ceviz Kabuğu programına katılışını ciddi, somut bir mücadele şekli olarak görür ve “diğerlerine” taş atarız mücadeleye yanaşmadıkları, ortaya bir ürün koyamadıkları, sadece laf ürettikleri vesilesiyle...
Aşağıdaki yazı, hem geçmişte söylenen yalanlara (aslında bize göre hayatın gerçeklerine) duyulan özlemi hem de solun içine düştüğü çıkmazı bir teoriye dayandırarak anlatmaya çalışır...
Ama gerçekçi ama değil... Ama doğru ama yanlış...
***
Özgür Kırlangıçlar(*)1990 yılında yapılan seçimlerden sonra seçimi kaybeden Demokratik Mücadele Platformu çatısı altında biraraya gelmiş YKP dışındaki muhalefet partileri, halka üç ay içinde “demokratik bir seçim” vaad etmişlerdi. Vaadedilen seçim gerçekleşemedi çünkü Kıbrıs’taki muhalefetin ittifakından daha büyük bir ittifak seçimlere ağırlığını koyarak halkın iradesini tutsak kılmıştı. YKP’nin de halkın iradesini tutsak kılan ittifaka tümden karşı olduğunu hesaba katarsak, o dönemde, Sn. Denktaş ve O’nun kefil olduğu UBP dışındaki bütün siyasi örgütlenmelerin, demokrasiyi olmazsa olmaz şeklinde algıladıklarını ifade etmek mümkün...
Bu algılayış tarzının “meclisi boykot etmek” şeklinde dışa vurumu da son derece etkili ve anlaşılır idi...
Meclisi boykot etmiş olsalar da her gittikleri yerde önlerinde ceket iliklenen politikacılarımız vardı o dönemde...
Muhalefetsiz kalan mecliste “muhalifler” de olmalıydı... Ara seçim yapıldı. UBP’ye ara seçimlere katılmaması yönünde telkinlerde bulunan çevreler oldu.
Neticede meclisteki muhalefet eksikliğini doldurmaya ara seçimler de yetmedi. Muhalefet bu seçimleri de boykot etmişti... O yıllarda gerçekleştirilmiş yerel seçimleri boykot etmiş olduğu gibi...
1990’dan sonra aradan tam dört yıl geçti...
Muhalefet bu dört yıl boyunca hep halkın arasındaydı... İktidar hazırlıkları yapıldı bu süreçte... Sorunlar belliydi, çözüm önerileri de hazırdı!
1985 yılında yaklaşık 20 % olan oy oranına sahip olan CTP, 1994 yılında gerçekleştirilen seçimlerde 24 % oy ile meclise hükümet ortağı olarak geri döndü...
1994 yılına kadar yaşanan süreçte bir direnme, 1994 yılından sonra yaşanan süreçte ise bir yamanmadurumu halk tarafından rahatlıkla gözlemlenebiliyordu...
CTP, direndikçe çoğaldı, yamandıkça azaldı.
Önemli olan CTP’nin çoğalması veya azalması değildir.
Egemenler, ite kaka bizi kendi içine çekmeyi başarmıştır. Direnç kırıldıktan sonra engin denizlerde küçücük gemilerle seyehat eder olduk... Girdaplara karşı direnemeyen, bırakın meclise girmeyi boykot etmeyi, hükümete girmeyi bile boykot edemeyen sistemin çarkları arasında kaybolmuş, ufalmış, sıradanlaşmış iradesizler ordusu olduk çıktık...
Bu durumun yaşanmasında, yeni dünya düzeninin etkileri de büyüktür ama hesap sorulacaksa önemli dönemeçlerde doğru kararları almayanlardan sorulmalıdır... Biz saf saf hesap soracak birilerini ararken süreç akıp gitmiştir...
Kaybeden kim olmuştur?
Kaybeden herzaman ezilen, hor görülen halklardır.
Kıbrıs Türk Toplumu da bu sıradanlaşma hikayesinde en fazla zarar gören olmuştur.
Neden?
Engels’in “Paralelkenar Teorisi”**, tarihin, çatışan iradelerinin bileşkesi doğrultusunda aktığını ortaya koyar. Vektörel bir modelden bahsediyoruz... Buna göre, toplumu oraya değil, buraya çekmek için çaba gösteren her iradeyi ,başka bir irade; her doğrultuyu başka bir doğrultu karşılar. Bir “vektör” sağa, öteki “vektör” sola zorlar, böylece oluşan “paralelkenar” çerçevesinde olaylar, paralelkenarın köşegeni doğrultusunda akar; sonunda gerçekleşen, hiç kimsenin başlangıçta olmasını istediği, planladığı şey değil, ikisinin bileşkesidir.
Kıbrıs’ta esas çatışma noktası, rejimin Kıbrıs Türkü’nü temsil edip etmediği noktasıdır. “Devlet”in gerçek mi yoksa sanal mı olduğu konusunda iki irade sözkonusudur. Askerin ve TC elçiliğinin buyrukları ile mi yoksa halkın seçtiklerinin kararları ile mi yönetileceğiz sorusuna cevap arıyoruz yıllardır...
Çatışma noktaları bu kadar belirgin iken iki ana irade ve bu iki iradeyi temsil eden iki güçlü siyasi grup var olmadıkça Engels’in paralelkenar teorisindeki vektörlerden birinin boyu diğerinden çok küçük olduğundan tarihi büyük olan vektör yönetebilmekte, kendi istediği gibi şekillendirebilmektedir.
Bunun sorumlusu bizleriz...
Hepimiziz...
Direnmeye devam etmeliydik...
Rejim, Engels’in bu teorisini iyi bilir, çok da güzel uygular...
Kıbrıs sorununda gelinen aşamada güçlü bir vektör olabilmek için düğmeye basılmış, birtakım çevrelere “havlayın” talimatı verilmiştir.
Sn. Talat da bu oyunda adeta “kullanılmaktadır”.
Rejimin demokratik olduğu, muhalefetin de her ortamda konuşma hakkı bulduğu izlenimi yaratılmaktadır.
Halbuki rejimin kendisi halkı temsil etmemekte, her fırsatta demokrasiyi hiçe saymakta ve insanımıza kan kusturmaktadır.
Öyle görülüyor ki işin özü unutulmuş, esas çekişme noktaları hasır altı edilebilmiştir.
Bunda, direnmeye devam etmeyerek yamanmayı tercih etmiş sol güçlerin sorumluluğu en fazladır, zira rejimin temsilcileri hep aynıydı, sağlıklı bir vektör olarak dimdik ayaktaydı... Oysa halkın isyana yaklaşan yakınmalarına rağmen sol, 1990 sonrasında, Engels’in paralelkenar teorisindeki vektörlerden biri, iki etkili iradeden bir tanesi olmaktan çok uzaktı...
Gördüğümüz odur ki ideolojisi doğrultusunda, amaçlarına ulaşmak adına saf, temiz bir mücadele veren pek az insan kaldı... Özgür kırlangıçlardan bahseden bir “irade” maalesef kalmadı...
***
Bize göre ciddi bir mücadelenin çerçevesini çizebilmek adına yukarıdaki yazıda anlatılan görüşün mümkün olduğunca yaygınlaşması zorunludur. Bu görüş yaygınlaşmadığı sürece solda birlik de hep bir hayal olarak kalacaktır... Bu görüş yaygın bir şekilde sol partilerin hem tabanlarında hem de tavanlarında kabul görmediği sürece atılacak her solda güçbirliği adımı da hüsranla sonuçlanacaktır...CTP’nin sistem içindeki güçlü vektör olma hevesi, içinde bulunulan sistemin başlı başına bir hatta tek çatışma noktası olduğu gerçeğini yadsıdığından dolayı bu partinin ileri gelenlerinin kursağında kalacaktır... Hiçbir zaman gerçek halk kitleleriyle gerçek anlamda bir kucaklanma yaşanamayacak, çok iş yapma güdüsüne sahip sağlıklı pek çok barışsever insanımızın yapıcı çabaları da bu ortamda heba olup gidecektir.
Ceviz Kabuğu programı, ulusal konsey, hükümet ve bunlara benzer ortamlar gibi sistemin çizdiği sınırların sorgulanamadığı ortamlar ne kadar çaba sergilenirse sergilensin, esas çatışma noktalarını gözardı etme zorunluluğundan dolayı mücadeleye her zaman zarar vermiştir ve verecektir...
Bir bayrak çamuruna bile cevap veremeyecek konuma düşersiniz, kendini bir türlü ifade edemezsiniz...
AKEL ile bağlantı kurmanın bu ortamda ne kadar onurlu ve gerekli bir davranış olduğunu anlatacak cümleleri kuramaz, kızarır bozarırsınız...
AB bayrağının sanki de yasadışı örgüt bayrağı imiş gibi sizi dövmek için kullanılan bir sopaya dönüştürülmesine karşın diyecek tek bir laf bulamaz, allak bullak olan politikalarınızı neresinden tutup savunacağınızı şaşırırsınız...
Daha dün ODTÜ’de Verhaugen’in söyleşisini izleme fırsatı yakaladık... Kocaman salonda ekrana yansıtılan dev kadar iki tane bayrak vardı... Bir tanesi mavi AB bayrağının ortasında yıldızlarla çevrilmiş bir ODTÜ amblemi diğeri ise aynı bayrağın içine yerleştirilmiş kocaman kırmızı bir Türkiye haritasını içeriyordu.... Adamlar da tutmuş CTP kurultayında veya mitinginde AB bayrağı var mı diye tartışıyorlar...
Talat’ın cevabı ne oluyor?
“Bizim mitingimiz değildi... Bayrağı o bahsedilen mitingi birlikte düzenlediğimiz diğer örgütlerden insanlar meydana taşımışlardı”...
Hiç mi doğru düzgün cevabımız yoktur bizim bu deli şaçması suçlamalara?
32 yıllık CTP hiç mi kitleleri coşturacak, halkı yanına çekecek bir söylem geliştiremedi böylesi deli saçması suçlamalara karşı?
Türkiye’nin Güney Doğu bölgesinde yaşanan savaşta ikinci dünya savaşında toplumların moralini yüksek tutmak için dağıtılan başarılarla, anlı şanlı kazanımlarla renklendirilmiş broşürlerin modern şekli olan televizyon programlarını savaşta Türk tarafının moral depolaması için devlet televizyonunda bas bas bağırtan, meydan boşken atıp tutan, tek boyuttan ötesini düşünemeyecek kapasitedeki program sunucularının ve Denktaş’ın yanında durmayı kendileri için en çıkar yol olarak gören eski solcuların demagojik sataşmalarına bile cevap veremeyecek olduktan sonra politika yapmanın, bu arenada durmanın da pek bir anlamı yoktur...
Sn. Talat’ın ve partisinin politik geleceği veya açılımı tek bir gelişmeye bağlıdır...
Kıbrıs sorununda yaşanacak olası bir ilerlemeye...
Bu ortamda olamasa da bugün içinde bulunduğumuz yasadışı sistemi legalize edecek olası bir anlaşmadan sonra esas çekişme noktalarının unutulacağı ve CTP’nin rahat bir nefes alarak gerek hükümetteki tecrübeleriyle gerekse Denktaş’tan bu süreç esnasında alıncak icazetlerle yeni ortamda büyük, irade sahibi bir vekör olma şansını değerlendirmeye çalıştığı gün gibi ortada...
Günün sonunda Türkiye’deki Refah Partisi gibi değil ama MHP gibi bir çıkış yakalama fırsatını, Kıbrıs’ta, çölde gezinen akbabalar gibi beklemek bize göre saf, ilerici bir mücadele şekli değildir.
Herşeye rağmen bize farklı gelen bu mücadele şekliyle bile olsa yürütülen çalışmalarında CTP’nin kazanımlarının (eğer olacaksa) Kıbrıs Türkü’ne zarar vermeyeceğini, aksine fayda sağlayacağını düşünebiliriz.
Uzun lafın kısası, şaraba su katılmışsa da şaraba şarap demek şu an için en akıllıca olandır... Neticede herşey toplum içindir... CTP de kendi çizdiği yolda Kıbrıs Türkü adına mücadele yürütmektedir...
Kendilerine başarılar dileriz. Başarısızlıkları bizim için mutluluk kaynağı olmayacaktır.
(*) Birikim Özgür, Yeni Çağ Gazetesi, 22 Şubat 2002
(** )NOT: Engels’in “Paralelkenar Teorisi” dostça bir sohbet sırasında değerli yazar dostum, büyüğüm M. Özsoy tarafından konu edilmiş, tarafıma aktarılmıştır. Doğu Perinçek’in AB konusundaki sert, haşin tutumunun askerin kendine göre olması gerekeni (paralelkenarın köşegenini) tarihe mal etmek adına katı bir şekilde AB yanlısı politikalar belirleyen çevrelere karşılık olarak Perinçek’in desteklenmesi neticesi olduğu görüşü ifade edilmiştir. Yukarıdaki yazının temelinde de bu mantık yatmaktadır.