Görüş, 20 Subat 2001
Birikim Özgür
Hayatım Ben Senle Varım
Uyandım.
Cumartesi sabahı yapacağım işi çoktan tasarlamıştım kafamda.
Hamamböcüleri’ne yazacağım yazının mesajını kurguladım önce, daha yataktan kalkmadan... “Mesajı nasıl aktarsam”a geldi sıra...
- Günlük yazar gibi de yazı yazılmaz be kardeşim.
- Bal gibi de yazılır. Sevgül Abla farklı birşey mi yapıyor sanki? Kaleme sarılıyor. Yılların dostuna sığınıyor. Kalemi olmasa Sevgül Abla olur muydu acaba? Anlatıyor herşeyi... Aslında kendini...
- İyi iyi... Nasıl istersen öyle yaz! Sende anlat... Yeniçağ’a 1. tekil şahıs kullanılmayan yazılar hazırlamaya çalışırken şimdi Hamamböcüleri’ne yaşamı anlat, usunu dök. Deneme yayınına denemelerle katkı koy... Yinede 1. tekil şahısı kullanmadan, birini anlatırmış gibi dök usunu...
- Evet haklısın... Öyle yapsam daha iyi.
Uyandı.
Cumartesi sabahı yapacağı işi çoktan tasarlamıştı kafasında.
Akşamdan kalma kısa sürecek bir işi vardı. Onu tamamladı. 3-4 tane CD kopyaladı peşpeşe. Üstüste dizdi CD’leri. İnsan ne kadar da mutlu oluyormuş bir işi tamamlayınca diye geçirdi içinden.
Hayat o an gerçekten de çok güzel...
Saatler sonra aklına geldi gidip de elini yüzünü yıkamak.
Aynaya baktı. Kendini beğendi. Bir gün önce kestirdiği saçlarını elleriyle ıslattı, taradı. Güzel olmuş diye geçirdi içinden. Ankara’ya gelmeden tarak kullanırdı saçlarına şekil vermek için. En fazla beş yıl daha elleriyle tarar onları... Acaba beş yıl sonrada aynaya bakınca beğenebilecek miydi kendisini? Beğenmeyip de ne yapacak sanki?! Dökülen saçlarının arkasından ağıt yakacak hali yok herhalde...
Giyindi.
Evden çıktı.
Caddenin üzerinde iki tane “ŞOK Ucuzluk Merkezi” vardı. Evine yakın olanını tercih etti. KOÇ’un Migros’u onun mahallesinin ŞOK’u... Ankara’da ve muhtemelen Türkiye’nin birçok büyük şehrinde her cadde üzerinde bir tane ŞOK Ucuzluk Merkezi görebilirsiniz...
Gerçekten de ucuz mu? Sinek avlayan bakkaldan çok daha ucuz olduğu kesin. Az işçi çalıştırıyorlar, tek vardiya... Saatler gece sekizi gösterdiğinde tek bir açık ŞOK bulamazsınız. Pazar günleri de açmıyorlardı onun mahallesindeki ŞOK’u ama galiba artık strateji değişmiş. Son haftalarda ŞOK Pazar günleri de açık... Tek vardiya ile az işçi çalıştırınca satılan mallarda indirim yapabiliyor KOÇ. Millet de akın akın ŞOK’a hücum ediyor tabi. Mahalledeki bakkal zaten kendi işinin patronu. Yanında çalışan tek bir çırak bile yok. Bütün gün uyuklayıp duruyor oturduğu yerde biçare adam. KOÇ’taki imkanların kendinde olabilmesi olasılığı üzerine hayaller kuruyordur kimbilir. ŞOK’u alt etmesini çok iyi bilirdi O aslında ama imkanları elvermiyordu işte. Düzen bu...
Hayat karşısında insanlar o kadar çaresiz...
Bir kilo domates, iki ekmek, bir dilimli ekmek (kepekli), altı yumurta, bir litre süt ve bir parça salam attı sepete. Beş çeşit yiyecek malzemesini toparlamak beş dakikasını bile almamıştı. Hayat işte bu kadar hızlı bazen...
Ve hayat bazen o kadar yavaş ki... Siz istediğiniz kadar pratik yaşayın, o sizi diğer insanlarla buluşturuyor, bekletiyor.
İhtiyarın biri orta boy bir tavuk almış. En iyisindenmiş... Mudurnu’nun tavuklarından...
“Bir milyon yüz bin” diyor kasadaki çocuk.
İhtiyar çıkarıyor cebinden kuruşları. Elli binlikler, yüz binlikler... Bir elinde baston, diğer eliyle ceplerini karştırırken döküp saçıyor paraları.
Kasiyer sayıyor. İki yüz elli bin lira... Parası yok ihtiyarın herhalde diye geçiriyor içinden. Acıyor birazda.
İhtiyar diretiyor başka para vermemek için. Tavuğu alıp gidecek... O’na göre verdiği para çok bile. Kasiyer hiddetleniyor. İhtiyar en sonunda elini arka cebine götürüyor, cüzdanını çıkarıyor. İçi bir milyonluklarla, beş yüz binliklerle dolu bir cüzdan...
İhtiyar beş yüz bin veriyor... Başlıyor yine pazarlığa... Bu arada dakikalar geçiyor tabi. Kasiyer iyice kızıyor. Elindeki bütün bozuk paraları ve beş yüz bin lirayı ihtiyarın avcuna tıkıyor. “Vermiyorum sana tavuğu...” diyor sert bir şekilde. İhtiyar birşeyler söylüyor ama anlamak ne mümkün. O gülümseyerek izliyor olup biteni. Bu yapabileceğinin en iyisi. Çıkarıp tavuğun parasını vermek, hayatı hızlandırmak da vardı ama işte... İhtiyar tamda parayı mezara götürecek durumda. Yolun sonu görünmüş, gözü görmüyor, eli tutmuyor, O hala üç kuruşun derdinde. İnsanın içinden gelmiyor ihtiyarın alacağı tavuğun parasını ödemek. Pek çoğunun yapacağı gibi ihtiyarın vakitlerini durduk yere çalmasından dolayı abuk subuk konuşmuyor ya... Bu zamanda gereğinden fazla olgunluk içeren bir davranış aslında bu da.
Böylesi bir durumda gülümsemek yapabileceği en iyi şey bu devirde...
Kurt kocamış kuzuların maskarası olmuş diye geçiriyor içinden. Bu asırlık çınar bakalım ne günler gördü geçirdi de vereceği iki kuruşun hesabını yapıyor hala daha. Acaba kaç kez aşık olmuştur ki bu ihtiyar adam hayatında diye saçma sapan bir soru takıldı aklına o an. Tuzu kuru tabi. Genc, sağlıklı... Aklı fikri oralarda hep.
Toplam üç milyon sekizyüz altmış bin türk lirası ödedi aldıklarına karşılık. Hayat işte böyle, bazen hızlı bazen de yavaş akıp gidiyor işte. Sahi o ihtiyar adam hayatında kaç kadına vurulmuştur ki acaba?
Eve doğru yürüyor. Çocuklar sokağa taşmış bile. Top oynuyorlar. Kırmızı bir araba geçiyor sokaktan, kenara çekiliyorlar. Arabanın geçip gitmesi çok uzun bir süre gibi geliyordur o çocuklara...
Hayat işte böyle, yeni doğmuş bir bebeğin ömrü kadar bekliyoruz bazen bir arabanın geçip gitmesini... Beklemekle geçiyor hayat...
Mutfağa girdi.
Salondaki radyonun sesini iyice açtı ki haftasonu olduğunu hem kendi hemde komuşuları iyice anlayabilsinler. Dans ederken hazırladı kahvaltıyı. Yoksa “kahvaltıyı hazırlarken dans etti” mi demek lazım?
Yeni tost makinesini ilk kez kullandı o sabah. Aylardır aklındaydı da, dün Arçelik’in önünden geçerken eyleme geçebildi. Eve döndüğünde artık yeni bir tost makinesi vardı.
Ne iyi etmiş de almış şu tost makinesini... Şahane bir kahvaltı hazırladı kendine.
Dün geceye gitti aklı bir an...
Cep telefonuna bir mesaj gelmişti de mutlu olmuştu saniyesinde. Mesajı gönderen Nurdan’dı.
O’nu Internet’e davet ediyordu. Çeşit çeşit telefonlar yetmiyor onlara. ICQ’da saatlerce ‘chat’ yapmak hayatlarının bir parçası olmuş. O’nun işine geliyor tabi. Babası sağolsun, telefondan soğutmuştu onu. “Telefon sohbet aracı değildir” dermiş hep. Yazılı iletişimin büyüsüde cezbediyor zaten... Kaldı ki İCQ’nun yüzlerce kişinin evlenmesine sebep olmasında da bir hikmet vardı mutlaka. Görmek yetmezdi ya, nedenini de anlamaya çalışmalı mutlaka diye geçirdi içinden. İCQ’da her erkek bir filozof, her kadın bir afrodit oluyor. İletişim tek kanalla (yazılı iletişim) gelişse de, çok sağlıklı gelişiyor. Bir o konuşuyor, bir o. Sırayla... Herşey yüzler kızarmadan, utanmadan, sıkılmadan anlatılıyor. Sağlıklı iletişim yalnızların elinden tutuyor. Artık yalnızlıktan ve anlaşılamamaktan dert yanan filozof rüyalarındaki afroditi buluyor, afrodit ise kendine değer verip saatlerce düşüncelerini, fikirlerini paylaşan filozofuna hayran... Ne biri filozof, ne de diğeri afrodit aslında da “birilerini bulana” kadar yaşar zaten o ideallerdeki ruh ikizleri... Varsa da yoksa da o yakınlık hissi... Paylaşım, etkileşim...
İtiraz etmiyor, hemen bağlanıyor Internet’e.
Cesaret... Cesaret üzerine konuşuruz demişlerdi bir sonraki buluşmada.
Nurdan akıllı bir kız... Anlaşılan “içerikli” sohbetler O’nu cezbediyor. Bir kadın için cesaret öncelikle toplum yapısına karşı mücadele ederken gerekli. Sevgül Uludağ’ın Hamamböcüleri adında Internet’te bu aralar çok popüler olan bir dergide yayımlanan “Yangında ilk kurtarılacak...” başlıklı yazısını da zaten o yüzden göndermişti O’na. Aşkın cesurca ifade edilebilmesi ancak da toplumun zincirlerini kırarak mümkün olabilirdi. Türkiye’de bunu yapmak pek kolay olmasa gerek. Pek çok genç toplumu olduğu gibi kabullenmiş hatta kabullenişini bir marifet olarak görmüş ve gelişimden, özgürlükten uzak durmuş çoğu zaman. Kıbrıslı olmak cesur olmak demek bir bakıma. Zaten bilinçli cesaretlilik çağdaş olmak da demektir aynı zamanda. Kıbrıslı’nın tüm olumsuz koşullara rağmen en azından hayata bakarken daha çağdaş olduğunu söyleyebilir miyiz?
Neden cesaret çağdaşlıkla bağlantılıdır?
Çağdaş insan egosuyla hareket etmez. Sahiplenip denetlemez, manipule etmez, kullanmaz. Çağdaş insan bilinçlidir, sahiplenmediği için hem kendisi özgürdür hemde sevdiği…
“Bunları söylemek kolay… Uygulamak zor” diyor Nurdan. “Hadi bir özeleştiri yap bakalım… Sen ne kadar uygulayabiliyorsun bu dediklerini?..”
Sohbetleri böylece sürüp gitti. “Açık iletişim”in anlamı “karşındakine dürüst olmak” değil aslında ama dürüstlük de açık iletişimin sonuçlarından bir tanesi. Onlar “Açık iletişim”i dürüstlükle özdeşleştirdiler. En köşeye sıkıştırıcı sorunun ardından mutlaka bir “Açık iletişim...” içerikli mesaj geliyordur karşıdan.
Eğer bu özdeşleştirmeler varsa hayatta, insan mutludur, güvendedir, güçlüdür…
Kahvaltı ne kadar da uzun sürdü böyle. Bulaşıklar yıkanırken telefon çaldı. Müziğin sesi kısıldı hemen.
Arayan Erol idi. En yakın dostuyla konuşmak her zaman O’na zevk vermiştir. En kaba halleriyle tartışmaktan o kadar mutlu olurlar ki kabalığın dozu arttıkça artar…
Hayat bazen kaba konuşabilince karşındakine güzeldir.
Daha üç gün önce 14 Şubat üzerine hararetli bir şekilde tartışmışlardı. Kızmıştı O’na. Erol kız arkadaşına, tesadüf bu ya, kocaman bir resim almıştı. Sırf 14 Şubat’a denk düşüyor diye hediyesini vermeyecekti kız arkadaşına. Erol için sevgililer gününün anlamasız olmasını anlamıştı da sırf 14 Şubat’ı gösteriyor tarihler diye alınan bir hediyeyi vermemek de olmazdı. Hatta düşüncesine göre sevgililer gününün kutlanması da gerekirdi. Ortada karşı taraftan kaynaklanan bir beklenti varsaydı, mutlaka karşılanmalıydı.
Ne de olsa hayat beklentilerden başka birşey değildi ve mutluluk aslında beklentilerin teker teker karşılanması süreciydi.
“Kendini yaşamak” diye adlandırıyordu Erol seçimini. Zaten toplumun tüketime yönlendirildiği konusunda hemfikirdiler. Bunun konusu bile açılmıyordu artık tartışırken. Tek tartıştıkları bilincin yaşam tarzlarını nasıl etkilemesi gerektiği konusuydu. Sonuçta yine her ikisi de diledikleri şekliyle yaşadılar sevgilier gününü. Geriye birtek yaşam kaldı. Tartışırken yaşanan mutlu dakikalar kaldı…
Hayat yaşansın diye vardır zaten.
Yazmak geldi içinden. Sevgililer gününde aşkı anlatmak…
Ülkesine dair bir şiir yazdı sadece. Ne bir aşk mektubu ne de aşkı tanımlayacak, sevgililer gününün kapitalizmin bir oyunu olduğunu anlatacak “içerikli” bir yazı… Gereksizdi tüm bunlar.
Gözlemlediği bilinçsiz hayatlardaki aşkı da anlatabilirdi aslında. O zaman ne yazacaktı ki?
“İnsanlar aşık olunca kendilerine bir hayal yaratır, sonra da bu hayali o sırada karşısına çıkan birisine yakıştırır, görmek istediği her şeyi bu objeye kondurur, artık gözü başka bir şeyi görmez. İşte “Aşkın gözü kördür” denilen durum budur.
Gözler hiç mi açılmaz?
Açılır… Hemde öyle bir açılır ki…
Başlarına öyle bir taş düşer ki, fal taşı gibi açılır gözler… Görmeye başlar.
O taşın ismi de “evlilik”tir. İş işten geçmiştir. Aşk artık gitmiştir. Canım, cicim, kekliğim, balım, peteğim… Bunlar da işe yaramaz… Evlilik ciddi bir iştir üstelik bu sözlerle yürüyemeyecek kadar ciddi…
“Sevgi hayattır, sevgiyi kaçırdığınız anda hayatıda kaçırmış olursunuz aynı zamanda…”
Bir yazı yazmaya karar verdi yinede.
Yaşamı anlatacaktı yazı. Aktarılan tüm tecrübelerin yerine “eş” konuduğunda, “evlilik” kavramına ulaşılacaktı. Şöyle bir düşündü…
“Benimle eşimin her nefes alış verişte aşkı yaşamamız, adını da “aşk” koymaya gerek bile duymamamız…”
“İşte” dedi…
“Benim aşktan anladığım da bu…”
“Hayatım, ben senle varım!”