Görüş, 25 Şubat 2004

Birikim Özgür

 

Müzakere Süreci ve Referandum Hedefi

Barış yanlısı kesimler şu sıralar müzakere sürecine yönelik olarak “beklemek” dışında önerilecek bir şeyimiz olup olmadığını sorgulamak durumundadırlar.

Müzakere sürecinden sonra yapılacak referandumları en çok etkileyecek faktörlerin başında geliyor aslında sürecin kendisi. İnsanlarımız bu süreçten şu veya bu şekilde etkileniyorlar. Bu nedenle bir yandan “Rum tarafı” ile “Türk tarafı” masa başında kendilerince bir pazarlık yapadursunlar, biz Kıbrıslılar da kendi aramızda bir köprü kurma çabalarını doruk noktasına ulaştırmak zorundayız ki referandumlarda beklentilerimiz doğrultusunda sonuçlar elde edebilelim.

Milliyetçilik ve sonrası...

Bu önerinin önemi, basit sebeplere dayanır. Referandum(lar)da iki unsur yarışacak. Bunlardan birincisi milliyetçiliktir. Diğer unsur da elbette milliyetçiliğin yeşerdiği topraklarda (başta İngiltere ve Fransa) bunun vardığı konaktır. Bir başka deyişle, ulus-ötesi yani dar milliyetçi kalıpları aşmış dünya görüşüdür...

Bu ikisinden birini seçerken hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar “öteki” toplumun çözümden beklentileri ile ilgili iyice donatılmalılar. Aksi takdirde milliyetçiliğe sarılarak geliştirilecek söylemler, çağdaş söylemleri geride bırakabilir. Maalesef dünyanın her yerinde bu böyledir. Bu nedenle kendimizi donatırken “öteki” üzerine geliştirilecek saçma söylemleri çürütebilmek adına da çaba sarf etmeliyiz. Saçma söylemler, genellikle, herhangi bir Rum’un Annan Planı ile ilgili ortaya atacağı kendi kaygılarından kaynaklanan herhangi bir düşüncesinin aslında Kıbrıslı Türkleri ezmek, yok etmek istediği şeklinde yansıtılacağı söylemlerdir. Bunu aşmak da, bahsettiğim üzere, “öteki”ni anlayarak mümkün olabilecek bir şeydir.

Onca yıldan sonra kolay mı bunu yapmak?

Önümüzde çok ciddi engeller vardır.

Başta da eğitim sistemlerinin bize aşıladığı “birikimlerimiz” ve elbette geçmiş dönemlerdeki “yaşanmışlıklar”...

Özellikle okullarımız, daha ilkokul çağında toplumun değişik kesimlerinden tüm çocukları alır ve yıllarca, her türlü etkiye en açık oldukları çağda onlara “resmi ideolojiyi” aşılar. Resmi ideoloji de genellikle karşı toplumla ilgili hep güvensizlik ve korku senaryoları ile donatılmıştır ki milli birliğimize zeval gelmesin...

O halde referandum(lar), Kıbrıs’ta yaşanan tüm olumlu gelişmelere ve resmi ideolojiye karşı geliştirdiğimiz toplumsal hassasiyetlerimize rağmen, korku ile güven arasındaki bir yarışa da dönüşecektir.

Korkuları yenmenin, bir güven ortamı oluşturmanın başında da diğerini dinlemek ve anlamaya çalışmak gelir... Tıpkı iki insanın kendi aralarındaki sorunları çözmesi gibi. Aralarında bazı sorunlar olan iki insanın oturup birbiri ile konuşması mı sorunların çözümünü kolaylaştırır yoksa annelerinin konuya eğilmeleri mi? Eğer çözüm istemiyor ve ülkenin bölünmüşlüğünde ısrar ediyorsanız, oturup anlaşmaktansa sorunları annelerin görüşmesinde bir mahsur görmezsiniz...

“Statükocularımız” gerçekten “barışmak” yönünde çalışmak ve kalıcı bir barışa ulaşmak için oturmuyorlar masaya... Bunun farkına varıp sivil inisiyatif geliştirmemiz şart görünüyor. Özellikle de içinde bulunduğumuz dönemde...

Sn. Talat, masada Kıbrıslı Türkleri temsil eden bir politikacı profili çizmeye gayret ediyor ancak öyle anlıyoruz ki bugünlerde verdiği her demeçle statükonun içine biraz daha gömülüyor... Toplumla paylaşmaktan uzak durduğu birtakım gerekçelerle Rumların silahlanmasından, masada uzlaşmaz taraf olduklarından bahsedip duruyor. Haliyle bu yaklaşımlar güney menşeli birtakım yaklaşımların bir yansıması olarak hayat buluyor ama iki yanlış da bir doğru etmiyor... Ben Sn. Talat’a güvenmek istiyorum. Zaten barış yanlısı bir birey olarak farklı bir alternatifim de yok şu anda. O’nu eleştirirken, niyetim O’nu karalamak, zorda bırakmak falan da değil... Dahası, O’nu üzmenin veya zorda bırakmanın, Denktaş’ı ve diğer çözüm karşıtı odakları sevindirmek anlamına geleceğini dahi düşünüyorum. Tüm bunlara rağmen birtakım düşünceleri de “geç kalmadan” paylaşma ihtiyacı hissediyorum.

Sıkılmış bir yumrukla kimseyle tokalaşamazsınız... (Indra Gandi)

Sn. Talat, toplum olarak sıkılmış bir yumrukla kimseyle tokalaşamayacağımızı en iyi bilenlerdendir. Nitekim bu “bilgisini” Türkiye’ye yönelik olarak kullandı ve başarılı da oldu. Partisi ve Türk Dışişleri arasında bir güven ortamı yaratılmasını sağladı. O’ndan beklentimiz bu felsefesinden Denktaş’a ve gerekirse Papadopulos’a fırsat buldukça bahsetmesidir. Bunun yerine Sn Talat’ın “Türk tarafı” adına sürekli “Rum tarafını” eleştiren açıklamalarda bulunması, Türk Dışişleri’ni mutlu kılabilir ancak bir Kıbrıslı için hiç de kulağa hoş gelen söylemler değil bunlar. Aristoteles der ki, “Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez ama her söylediğini düşünür”. Sn. Talat’ın da daha ziyade iki toplumu yakınlaştıracak söylemler geliştirmesini tercih ediyorum. Çözümsüzlük durumunda “Türk tarafını” haklı çıkarma konusunda değil çözüme ulaşma konusunda Denktaş ile bir yarış halinde olmalı “Kıbrıslı Türklerin masadaki tek temsilcisi”...

Sivil Kıbrıs’ı Buluşturma Konferansı

Öyle görülüyor ki politikacılara kalınca güneydeki ve kuzeydeki referandumların sonuçları üzerine ilk akla gelen iyimser sonuçların hayale dönüşeceği günler de yaşamamız olası. Günün sonunda referandumların sonucunu politikacıların vereceği işaretler belirleyecek. Bu nedenle referandumlardan bir gün öncesine kadar sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerimizin iki toplumu yakınlaştırmak ve masadaki politikacılar üzerinde etkili bir toplumsal baskı kurmak gibi bir ödevleri söz konusu.

İki toplumlu ve elbette uzun soluklu hatta “müzakereler” ile eş zamanlı ciddi toplantılar düzenlemek için adım atmalı sivil toplum kuruluşları ve çözüm yanlısı siyasi partilerimiz...

Belki bir konferans düzenlenebilir, “Sivil Kıbrıs’ı Buluşturma Konferansı” adı altında.

Güneyden ve kuzeyden sivil toplum örgütleri, tek tek “hassas” konuları ele alarak belli noktalarda uzlaşmaya varmalı, bu uzlaşma noktaları ile ilgili toplumlarını sürekli bilgilendirmeli. “Karşı” tarafın ilk görüşü ne idi, sonra hangi noktada buluşuldu?

Sivil bir müzakere süreci, en azından “denenmeli”. Bunun dünyada değişik örnekleri mevcut. Bu yönteme, “gayrı resmi diplomasi” deniyor. Örneğin Dr. Vamık Volkan yazılarında sıkça “ikinci yol diplomasisinden” (second track diplomacy) bahsediyor...

Burada önemli olan, sivil toplumların birbirlerini anladıklarının altının çizilmesi, her iki tarafın da yaşananlardan dolayı mağdur olduğu ve yaşanan acıların karşılıklı olduğu anlayışının sorunun çözüm noktası olarak algılanmasının sağlanmasıdır. Böylesi bir mesaj, müzakereleri ve sonrasında da Kofi Annan’ın hakemlik misyonunu huzurlu kılacak, kolaylaştıracaktır. “Burada sıkıntılı bir adım atmıyoruz, birbiri ile iletişim halindeki ve birbirini anlayan iki toplumu mutlu etmek için faydalı bir işe imza atıyoruz” hissini güçlendirecek bir çabadır da bu aynı zamanda.

Bunu gerçekleştirmek çok zorsa, en azından bunun sebepleri üzerine bir tartışma ortamı yaratılmalı toplumumuzda...

“Nasıl olsa referandumlardan evet çıkacak” deyip o günü beklemenin pek çok sakıncası var.

“Nasıl olsa referandumlardan evet çıkacak” deyip o günü beklemenin pek çok sakıncası var. Geçmiş yıllarda tüm baskılara rağmen “barış biriktirmeye” devam ettik. Bir an bile geri adım atmayı düşünmedik. En kötü dönemlerimizde bile % 35 oy oranının altına düşmedik barış yanlısı güçler olarak. Gelinen aşamada, başta CTP’nin yaptığı politik açılımlar sayesinde, heterojen bir yapıdan oluşan ciddi bir çözüm yanlısı cephe gündeme gelmiştir. Bu cephenin zarara uğramaması ve hatta artan oranlarla kendini geliştirmesi mümkündür. Bunu hedeflemeli, ortak paydayı genişletmeliyiz. Bunu da ancak ve ancak toplumumuzun “öteki” toplumu anlamasına yarayabilecek adımlar atarak ve çözüm kavramının içini doldurarak başarabiliriz.

“Rum tarafındaki” bir bireyin Annan Planı üzerinde yapılmasını istediği değişiklikleri, kızmadan, sakin bir üslupla tartışmaya ne kadar hazırız kendi adımıza? Buna kendimizi alıştırmalıyız... Rumların eğitim sisteminde yetişmiş nesilleri de aynı şekilde “Türk tarafındaki” beklenti ve endişelerle ilgili iyice donatabilmeliyiz. Bu da güneydeki sivil toplum örgütleri ile işbirliğini zorunlu kılıyor. Eğer bunun için gerekli ortam yoksa, o ortamı yaratmak ilk adım olmalı. Bunun kavgası verilmeli ilk aşamada... Aksi takdirde Annan Planı çerçevesinde hayat bulacak bir çözüm, yeni sorunlara gebedir...

Referandumlarda, “Herkes kendi toplumundan sorumlu” yaklaşımından ziyade, sivil toplumların girişimleri sayesinde yaratılacak bir ortak payda anlayışı üzerinden barışı anlatmalı ve kovalamalıyız. Aksi takdirde, referandum, teknik bir işlevin ötesine gidemeyecek; “sorunlarımız” olduğu yerde kalacak, gerçek bir barıştan söz edilemeyecek...

Güneyde yaşayan bir Kıbrıslı Annan Planı’na niye karşı çıkar?

Güneyde yaşayan bir Kıbrıslı Annan Planı’na niye karşı çıkar?

Onlar bize biz de onlara çekincelerimizi sağlıklı bir ortamda aktarmalıyız.

Bir Rum, ülkesinde, istediği yerden ev satın almak, isterse Girne’de yaşamak “hakkından” bahsedebilir örneğin. Bunun belirli kotalarla sınırlı tutulmasından dolayı rahatsızlık duyabilir. Hatta bu rahatsızlığını insan hakları söylemleri ile güçlendire de bilir. Zaten Rumların sorunun AB çatısı altında çözülmesinden yana geliştirdikleri tavrın temel sebebi Rum toplumunun bu yöndeki baskılarıdır. Annan Planı referans gösterilerek iki toplumlu kampanyalar sayesinde bu konularda Rumların çekinceleri giderilmeli. Bu konularda iki toplum arasında bir ortak payda oluşturulmalı... Böylelikle Türklerin “Rumlar içimize gelecek” gibi söylemlerden etkilenerek referandumda “Hayır” oyu kullanmalarının da önüne geçilebilir. Sırf Rum veya Türk olduğu için bazı haklarının elinden alındığı gibi bir hisse kapılmamalı hiç kimse.

Bir başka örnek vermek gerekirse, bir Rum, Ada’da Türk askerinin çözümden sonra da kalacak olmasından rahatsızlık duyabilir. Tam bir askersizleştirme talebinde diretebilir... Rumlar (sadece yönetim değil, sokaktaki insanlar da) Türklerle devleti paylaşmaktan veya iş imkanlarının Türklere verilecek kotalar nedeniyle kısıtlanmasından rahatsızlık duyabilirler. Tüm bunları doğal karşılamak, anlamaya çalışmak şarttır. Bu gibi “çözüme ulaşma açısından” olumsuzlukları, Rumları “ötekileştirmek” için kullanmak bir marifet değildir. Önemli olan Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin çözümden mümkün olduğunca tatmin olmalarına yönelik çalışabilmek ve milliyetçilik kokan yaklaşımlardan arınmaya bakmaktır... Bunun Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde mümkün olabilmesine yönelik olarak da gerekli çabaları, hiç çekinmeden sergilemek durumundayız. Tabi eğer niyetimiz gerçekten bir çözüme ulaşmaksa.

“Çözüm olmazsa da Türk tarafını haklı çıkarmak” gibi bir anlayışla masaya oturmak, kendi statükocularımızı ikna yöntemi olarak kulağa hoş gelebilir ancak bu politikayı sonuna kadar uygulamak ve günün sonunda çözüme ulaşılmadığı vakit Kıbrıs’taki yegane statükonun yani taksim şartlarının daha da sağlamlaştırılması uğruna tüm kapıları ardına kadar açan bir çaba içine girmek Kıbrıs’ın kuzeyindeki barış yanlılarına yakışmıyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki eğer Denktaş kafası galip çıkmasaydı, belki de bugün Kıbrıs bölünmemiş, bizler de Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarımızı elimizin tersiyle itmemiş olacaktık. Dolayısı ile bahsedilen “formül” Denktaş kafasını, yani bölünmüşlüğü kabullenmek ve bu kafayla hareket etmekten başka bir şey değil...

Ben hayatımın geri kalan bölümünü Annan Planı ile gelecek bir çözüm sonrası empati kavramından soyutlandırılmış ve dar bakış açılarına hapsedilmiş bir Türklük-Rumluk kavgasını yatıştırmak için harcamak istemiyorum. Bu nedenle daha şimdiden sivil toplum örgütlerinin bu konuya eğilmelerini, “müzakere süreci” ile eş zamanlı iki toplumlu konferansların önünü açmak için çaba sarf etmelerini öneriyorum... Eğer kısa bir süre sonra çözüm gerçekleşmez ve Sn. Talat ve partisi bundan sorumlu tutulmaya kalkılırsa, ilk sorum tüm diğer sivil toplum kuruluşlarına ve partilere (başta da BDH’ya) olacaktır:

“Siz neredeydiniz ve ne yaptınız çözüme ulaşma adına hayati öneme sahip olan bu süreçte?”

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org