Görüş, 27 Subat 2002
Birikim Özgür
İdeoloji Derlemesine Katkı
Yaklaşık 1 (bir) ay sonra sanal dünyada düşünce özgürlüğünü, “sövme özgürlüğü” şeklinde algılamadan hayata geçirmeyi hedefleyen bir grup Kıbrıslı insanın ortak ürününü olan Hamamböcüleri Dergisi 1 (bir) yılını doldurmuş olacak…
Genç bir birey olarak bu oluşuma ve hedeflerine katkı koymaya çalışırken kendimin de geliştiğini hissetmem ciddi bir motivasyon unsurudur.
Zaman zaman Hamamböcüleri yazarları ile okuyucularının bir aile oluşturduğunu bile düşünmüş, kafamdan geçenleri, çelişkilerimi ve iddialarımı hiç çekinmeden bu aile ile paylaşmaktan zevk almışımdır. Önümüzdeki haftalarda 1. (birinci) yaşımızı kutlayacak olursak, geriye dönüp geçen süreyi değerlendirmeyi, daha detaylı olarak yazılan onca yazının ardından süzgecimize takılanları sizlerle paylaşmayı deneyeceğiz.
Bu hafta ise kişisel gelişim konusunda bana katkısını gizleyemeyeğim yazıların en sonuncusunu sizlerle paylaşmak niyetindeyim.
10 Temmuz 2001 tarihinde yayımlanmış Okumuş Cahil Olmayı Kim İster? başlıklı yazının ardından geçtiğimiz haftalarda yayımlanmış İdeoloji Derlemesi (5 Şubat 2002) başlıklı yazı da kendi gelişim sürecime olumlu katkı koymuş olan ve ilk akla gelen yazılarımdır.
Politikanın nasıl algılanması gerektiği, ideolojinin insan hayatındaki önemi, kimlere aydın denilebileceğine dair tartışmalar derken insan bir de bakıyor ki dünya görüşü, paradigması gelişiyor, şekilleniyor. Yakın gelecekte bilim ile ilgili de düşünceleri somutlaştırmaya yarayacak bir yazımı okursanız şaşmayın! İş ortamlarında hergün karşımıza bir duvar gibi dikilen “mühendis yaklaşımı”, insanın merkezde olduğu (olması gerektiği) ortamlarda getirilerinin yanında ciddi götürülere de sebep olması nedeniyle irdelenmeli ve pozitif bilim – sosyal bilimler tartışmasının ne şekilde algılanması gerektiğini mantık çerçevesinde ifade etmek gerekir diye düşünüyorum.
Aşağıdaki yazı ile ideoloji tartışmasına son noktayı koymak mümkün:
***
İdeoloji Kavramı Üzerine(*)Afrika, Avrupa iken yazıları genç, yaşlı herkes tarafından ilgiyle izlenen arkadaşımız Cengiz ile e-posta aracılığı vasıtasıyla haberleşiyoruz. Avrupa, Afrika olmadan birkaç ay önce arkadaşımız İngiltere’ye gitmişti…
Adıyla özdeşleşmiş gazetesine yazı göndermeye şimdilik ara vermiş gibi görünüyor.
Çiftçiler, bazen toprağı nadasa bırakırlar. Bir yıl ekip biçtikten sonra ertesi yıl toprağı dinlendirirler. Böylece, her yıl ekip biçerek elde edilecek olandan daha fazla verim elde ederler çünkü toprak dinlenirken güçlenir, kendini tazeler.
Cengiz’in İngiltere macerası da böyle birşey… Cengiz kendini geliştirmek üzere yurttan ayrıldı. Dönüşü eminiz ki toplumumuza çok şeyler kazandıracaktır.
Döneceğinden eminiz çünkü “Bu cemaati özledim” diyor, toplumunu düşünmeye olduğu yerden devam ediyor.
“Yapılacak işler var” mesajını mektuplarından eksik etmiyor…
Öncelikle “ortam” üzerinde duruyor. Eğer düşünce üretimini ve dağıtımını sağlamak istiyorsak, bunun için ortamı şekillendirmenin, bu uğurda çaba harcamanın gereğini vurguluyor. Bunu yapması gerekenlerin yine bizler olduğumuzu işaret ediyor, zira bugün toplumumuzda iletişimin baltalanıyor oluşu gibi bir olumsuzluk sözkonusu…
İngiltere’ye gittikten sonra toplumumuzun içe kapanıklığını daha iyi anladığını aktarıyor bize dostumuz… “Kendine dönük” bir toplumdan bahsediyor.
Bunu dışarıdan gözlemlemek çok anlamlı olsa gerek. Adadaki rejime kendimizi nasıl uyarladığımızı, rejimi nasıl içselleştirdiğimizi ve kendi zincirlerimizi kendimizin yaratmaya başlıyor oluşumuzu “uzaktan” anlamak daha kolaydır herhalde.
İngiltere’de olmasak da biz de Ankara’dan yurda bakarken Kıbrıs’ta yaşanan kısır çekişmelere pek anlam veremiyor, sol partilerin biraraya gelmeleri gerekirken neden birtürlü yakınlaşamadıklarını yorumlayamıyor, anlamsız buluyoruz.
Cengiz, son iki haftadır Yeni Çağ okurları ile paylaştığımız ideoloji üzerine yazılarımızı Hamamböcüleri Dergisi’nden takip etmiş…
İdeoloji kavramının tanımından ne anladığımızı yazılarda aktarmamış oluşumuzu bir eksiklik olarak görüyor dostumuz…
İdeolojiyle ilgili ikinci yazıyı nasıl sonlandırmıştık?
“Ülkesine, toplumuna gerçekten hizmet etmek isteyenler, benimsedikleri ideoloji doğrultusunda, nesnel ve öznel koşulları doğru değerlendirip pekala çizmelerini giyer ve yola çıkarlar. Belirlenen hedeflere, halka rağmen değil halkla birlikte, ancak da bu şekilde ulaşılabilir…”
Peki Cengiz ne diyor?
“Belirli bir ideolojiden hareketle oluşturulan grupların yapısı o grubun ideolojiyi nasıl tanımladığına bağlı; yani ideolojinin siyasi bir oluşum içerisinde flexible (esnek) ve heterojen bir anlam kazanması ve içinde bulunduğu yapıyı bu şekilde beslemesi, onun farklılıklara müsaade eder bir hale gelmesine katkı koymasının mümkün olması senin ideolojiden ne anladığına bağlı.”
O yazıları kaleme alırken “İdeoloji sahibi olan insan, elinde pusulası olan insandır” mesajını vurgulamaktı bizim hedefimiz…
Yani, birileri tarafından kullanılan değil, somut düşünceleri ışığında, kendi hedefleri doğrultusunda ortaya somut mücadele koyan insanı anlatmaya çalışıyorduk. Bundan hareketle denilebilir ki ideoloji, bir düşünceler bütünüdür.
İdeolojiler, hedefleri ortaya koyarlar…
Tüm bunların yanında, ideoloji, ortaya konan hedeflere yönelik bir çalışma da gerektirir.
Zaten ideoloji sahibi insanlar da genelde can kulağıyla dinlenirler çünkü boş konuşmazlar, hataları ortaya koyarken doğruları da tanımlayıp o doğrulara ulaşmanın önemini, insanları cezbedecek şekilde anlatırlar.
İdeoloji sahibi olmayı, bireyden grup boyutuna yansıtacak olursak, temel olan fikirler bütünü, hedefler ve mücadelenin gerekliliği ortadan kalkmıyor. Aksine bu durum, sosyal ortama bir ahlaki boyut da katıyor. Örneğin Türklük ideolojisine sahip gruplarda “reis” pek öyle uluorta sorgulanmaz, saygı, hürmet esastır. Sosyalist ideolojide, saygı, grup içinde eşitlik temelinden hareketle algılanır ve uygulanır. İdeoloji ne olursa olsun, inanç odur ki, ortaya konan hedeflere, birtakım çerçeveler dahilinde ulaşılmaya çalışılır ve bu yanında başarıyı da getirebilir. İdeolojik temelden yoksun hareketler ise sağa sola yalpalamaktan kaçamazlar…
***
“Ceviz Kabuğu” programını baştan sona izledik. Ortamda, herkes ideolojisi ve hedefleri doğrultusunda sıkılmadan, yalpalamadan, yalana başvurmadan, demagojiye kaçmadan düşüncesini ortaya koysaydı, çok daha verimli bir program olabilirdi. Sn. Talat da eğer, “Benim muhattabım Denktaş’tır, bu ‘görevlendirilmiş’ insanlarla aynı ortamı paylaşmak benim mücadeleme katkı sağlamaz, aksine güvenirliğimi zedeleyebilir” düşüncesinde olsaydı, partisinin geçmişten gelen kalitesini bozuk para gibi harcamaktan vazgeçtiği sonucu ortaya çıkacaktı… Eğer kendi toplumuna Sn. Kundakçı ile ilgili aktardıklarını bu toplumun o ortamdaki tek gerçek sözcüsü olarak Türkiye kamuoyuna da yansıtsaydı, gerçek bir lider olma yolunda önemli bir mesafe katedecekti. Kendisine çalışmalarında başarılar dileriz.(*) Birikim Özgür, Yeni Çağ Gazetesi, 15 Şubat 2002