Görüş, 13 Mart 2001
Birikim Özgür
Toplumsal Muhalefet Üzerine Hayali Düşünceler
Bu hafta Yeniçağ’daki yazıda anlatmaya çalıştık.
Sanatçı ruhlu insanların biz sıradan insanlardan farklı birtakım özellikleri olabileceğini, bu özelliklerin ‘toplumsal muhalefet’ olgusunu nasıl beslemesi gerektiğini kanımızca anlattık.
İnsan tecrübeler yaşadıkça bazı olguları teker teker hatırlar hatta belki de hayatında ilk kez ‘kavrar’.
İçimizdeki “toplumsal muhalefet olgusunun hayata geçirilebilmesi isteği” geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta kendi yaşıtlarımız, eski sınıf arkadaşlarımız ile kurduğumuz iletişim sayesinde iyice netleşti. Siyasal öğretileri tamamen bir kenara ittik. Öyle olması zorunluydu. Gençlerin arasına karışınca insan görüyor ki düşünce yaşamın merkezinde değildir.
“Ben düşüncelerimle varım” diyen pek az gence rastlarsınız. Diyeceksiniz ki düşünceye önem veren gençler de yok değildir! Biz de diyeceğiz ki maalesef değerler dünyasında bilgili olmayı birinci sıraya yerleştirebilmiş genç sayısı yok denecek kadar azdır!
Bayram tatili süresince eski arkadaşlıkları hatırlamak veya yaşatmak şeklinde dışa vurulabilecek ancak içsel olarak “Benim yaşıtım Kıbrıslı gençler nasıl yaşıyor?” merağının etkisi altındaydık.
Onları küçümsemiyoruz. Küçümsemek haddimize düşmez. Hepsi gerçekten de toplumumuzun geleceği, parlak beyinlere sahip insanlar... Doktor olmuşlar, öğretmen olmuşlar, Türkiye’de veya Kıbrıs’ta büyük şirketlerde ciddi görevler üstlenmişler... Bizden biraz daha küçük olanlar üniversite yıllarının sonlarında, en güzel notlarla mezun olmak için sadece gün sayıyorlar. Bir eğitimci olarak bu tip göstergeleri onlara değer vermenin gerekliliğini ortaya koyarken kullanmakta bir sakınca görmeyiz. Kaldı ki kısacık ömrümüzde dönüp de bir arkaya baktığımız zaman bu güzel insanlarla iyi veya kötü dostluğu yaşadığımızı ve yaşıyor olduğumuzu hissedebiliyoruz.
Belki de onlardan kazık yeme ihtimalinin pek küçük olmasından kaynaklanan bir rahatlıktan bahsediyoruz. ÜTK’daki arkadaşlarımızın bizi en iyi tanıyan arkadaşlarımız olmalarını beklerken örneğin Mutlu Azgın onlara “Birikim adam değildir” dediği zaman “Hayır Birikim adamdır” bile dememeleri bizi yaralayabilir belki. Diğer taraftan sırf ÜTK’da görev yaptığımız için arada bir kopukluk yaşanmış olsa da herzaman yanımızda olduğunu düşündüğümüz insanların varlığını on günlüğüne bile olsa yaşayabilmek...
Onlarla birlikte düşünce üretmedik, eylem yapmadık ki onların bizi savunmalarını bekleyelim!
Uzun lafın kısası, beklentiler çerçevesinde dostlukları yaşatmak mümkün olabiliyor. Yahya Kemal’in ifade ettiği “Kocaman bir dağın üstüne oturabilirsiniz de küçük bir iğnenin üstüne oturamazsınız” düşüncesi... Yani bir taraftan küçücük eleştirileri bile hazmedememe hadisesi... Bir tarafta da düşünceleriniz için biraraya gelmediğiniz, birlikte mücadele etmediğiniz insanların sizi kocaman bir dağın üstüne oturtmasını rahatlıkla hazmedebilme hadisesi...
Şöyle ya da böyle kendimizi onlardan ayırmak, onlardan üstün görmek düşebileceğimiz en büyük yanılgı olacaktır.
Dürüstçe aradaki farkı birkaç cümleyle özetleyecek olursak; Biz aileden kaynaklanan bir tomurcuğun ölmemesi için fidanı sulamayı görev kabul etmişiz. Bu yüzden düşünceye sahip çıkmış, yazılar yazmış, gençlik örgütlerinde çalışmakta bir sakınca görmemiş ve bunların neticesinde sosyal zekamızı kendimize göre daha uygun yönlerde geliştirmiş ve kullanmışız. Bir genç olarak üzülmüyor değiliz. Biz toplumda bazı şeylere sahip çıkmak adına özveride bulunurken kendi arkadaşlarımızın “Böyle gelmiş böyle gidecek” yaklaşımını benimsemelerini hazmedemiyoruz.
“Birşey Yapmalı”...
Ne yapmalı da bu kadar değerli insanı içinde barındıran bir toplumun diğer çağdaş toplumların yanında hem politik hem ekonomik hem de düşünce anlamında ezilmesini engellemeli...
Bayram tatilinde onlar gibi yaşayarak cevap aramayı tercih ettik. İstesek kendimizi eve kapatır, harıl harıl yazılar yazar, kendimizce “zaman öldürmemenin dayanılmaz hafifliği” ile göğsümüzü gere gere dolaşırdık etrafta... Hayır! Hayat yaşanmalı. İnsanların arasına karışıp onları anlamalı ve en önemlisi kimin için mücadele verdiğimizi daha iyi anlayarak onları mücadeleye dahil etmenin yollarını arama gereğini içimizde hissetmeli...
ÜTK Türkiye’de okuyan Kıbrıslı gençlere ulaşamıyordu. Ortada ciddi bir sorun vardı. Bugün belki ÜTK yoktur ama sorun hala devam etmektedir. Sözkonusu sorun bireysel çabayla üstesinden gelinebilecek kadar ‘küçük’ değildir. Topluma ulaşmanın yolları aranmalıdır.
Geriye dönüp de bir baktığımız zaman yakın geçmişte bunu en iyi başarmış örgüt CTP’dir. Beş yıl önce elde edilen % 30’luk başarının ardında yatan gerçekler nelerdi? Sadece rejime göz kırpmış olmak CTP’ye şimdi rüyamızda görsek hayra yoramayacağımız bir oy oranını sağlamaya yeter miydi?
CTP yılların birikimiyle toplumun güvenini kazanmış ve daha da önemlisi “Biz sizdeniz!” mesajını çok iyi işlemişti. Bugün bırakın örgütleri, kendimizi sorgulasak, toplumu oluşturan bireylerden çok uzaklarda, başka diyarlarda gezindiğimizi göreceğiz.
Aynı dili konuşmuyoruz!
Maalesef değer yargılarından tutun da olayları hatta sözlü ifadeleri bile başka başka yönleriyle algılıyor ve yorumluyoruz. Bir toplum için hiç de sağlıklı olmayan başkalaşımlar yaşıyoruz. Birbirimizden kopuyoruz.
Zaten olmayan bir sınıfın mücadelesini veriyor gibi davranmamız bizim kendi içimizde de ne istediğini tam olarak bilemeden veya ortaya koyamadan adımlar atmamıza, kendi kendimizle kavga etmemize sebep oluyor.
Yıllardır ‘dışarıdan’ yurdumuzu yorumlamamız bizden çok şeyler götürmüş gibi görünüyor. Düşüncelerimizi sadece kendimiz yaşayabiliyoruz. Yazdığımız yazılara sadece kendimiz değer veriyor, yazılanları sadece kendimiz yaşıyoruz. “Bir düşünce insanı gibi eylem yap! Bir eylem insanı gibi düşün!” şeklinde ifade edilen yaşam tarzını tutturamıyoruz. Bunu eski arkadaşlarımızla hasret giderirken daha iyi anlıyoruz. Yazdıkça paylaştığımızı, çoğaldığımızı zannederken aslında yazdıkça yalnızlaşıyoruz. Tek tesellimiz yazdıkça geliştiğimizi hissetmemiz ve gelecekteki eylemlerimizin sağlıklı bir zemine oturabilmesi için gerekli alt yapıyı oluşturuyor olduğumuzun farkında olmamız...
Çok fazla zırvaladık!
Kanatlı bizi adam etmişti! “500 kelime” dedi. Düşünceyi adam gibi birkaç paragrafla ifade etmeyi çok da güzel öğretti.
Fazla serbestlik bazen işte böyle insanın gerilemesine de sebep olabiliyormuş demek ki!
Toplumsal muhalefet olgusuna geri dönecek olursak;
Şaka bir yana hangi ortamda toplumsal muhalefeti canlandırmamız gerektiğini anlatabilmek içindi bunca satır...
Toplumsal muhalefet bütün toplumu içine almalı...
Bir düşünün... Kaç kişi toplumumuzda askeri bir rejimin varlığını inkar edebilir?
Birkaç aşırı politize olmuş sağ görüşlü insan dışında kimse!
Akademisyenlerin otonomisi üzerine tartışıyoruz...
Biz, “Akademisyene baskı yapılamaz!” görüşündeniz.
Arkadaşımız örnekleri bir bir sıralıyor...
Şu üniversitedeki X şahsın kaldığı dersin Y adındaki hocasına askerlik yaptığı sırada “Ya X’i bu dersten geçirirsin ya da askerliğini bitiremezsin!” denmiş. Örnek neden verildi?
Bizi akademisyenlere baskı yapılabildiği konusunda ikna etmek için! İfadeler birbirine karıştı, kimin neyi savunduğu tam olarak anlaşılamadı! Ülkemizdeki rejimin sakatlığını her fırsatta dile getirirken aniden arkadaşımız bizi örneklerle ikna etmeye çalıştı!
Hata O’ndadır demek istemiyoruz. Hatanın büyüğü bizdedir. Neyi neden söylediğimizi demek ki tam olarak açıklayamamışız. Esas sorun bu değil zaten. Birilerini haklı diğerlerini haksız gösterme derdimiz yok.
Ortada örnekler vardır. Yaşanan gerçekler vardır. Bunları artık ne görmek ne de dile getirmek marifettir.
Gelinen noktada marifet herkesin gördüğünü ama çoğunun kabullenerek yaşamının bir parçası saydığı çağdaş demokrasiyle bağdaşmayan unsurlara karşı toplumsal bir birlikteliği hayata geçirebilmektir.
Nasıl başaracağız?
“Tamam söylediğini kabul ediyorum ancak yanlış olduğunu düşünüyorum. Madem sen ibret olsun diye bana askerdeki akademisyene yapılan baskıyı örnek olarak veriyorsun, demek ki sende anlattıklarının yanlışlığı konusunda benimle hemfikirsin. Bunları birlikte aşacağız. Ben gelip ülkemde akademisyen olacaksam kimse benim alanıma giremeyecek, kimse bana birilerine not vermem için baskı yapamayacak! Herkes bunu söyleyebilse yanlışları düzeltmek daha kolay olmaz mı?”
Arkadaş gülüyor...
“Kimse bu düzenin değişmesini istemez ki!” diyor...
“Düzenin yanlış kurulduğunu söylüyorsun ama?!”
“Düzen yanlış olabilir ancak herkes kendi çocuğu sözkonusu olunca aynı şeyleri yaptığından kimse düzeni değiştirmek niyetinde değildir!”
Ağlamak istiyor insan.
Acı ama gerçek... İnsanımız herşeyi kendine yontmayı çok iyi beceriyor. Bir toplumda herkes aynı suçu işlerse o suç, suç olmaktan çıkar... Kültürün bir parçası halini alır...
İşte bu denli vahim bir durumla karşı karşıyayız. Kanser hücresi gibi kültürümüze giren adam kayırma, partizanlık ve daha birçok bunlara benzer “ayıp” kültürümüzü gözlerimiz önünde eritiyor.
Nasıl mı?
Nasıl eritmesin ki? Vücut zayıf... Rejim sakat...
Rejimi değiştirmek için toplumsal bir devrim şart!
Devrimin önündeki en büyük engel kendi çocuklarımız, kişisel çıkarlarımız!
“Solun birlikteliği sanılandan çok daha fazla fayda getirecektir” demiştik...
Düşünün bir...
Toplumumuzda güçlü bir muhalefet olsa...
2002 yılını “Etik Yılı” ilan etsek mesela...
Kampanyalar düzenlesek... Toplum bilimciler okullarda çocuklara çağdaş yöntemlerle etik kavramını anlatsa... Üniversitelerde “iş etiği” dersi “must” ders olsa... Öğretmen okuldaki fotokopi kağıdını alıp evine götüreceğine ellerinin kırılmasını tercih etse... Sınıfındaki öğrenciye özel ders vermeyi içine sindiremese...
Parti başkanları kurultay zamanı delegeleri tek tek telefonla arama gereği hissetmeden yüreğini ortaya koyarak gerçekten hizmet etmek için arkadaşlarıyla yarışmayı bir olgunluk olarak görebilse...
Güçlü bir toplumsal muhalefet hareketimiz olsa...
Belki o zaman sırf askere veya Türkiye’ye sövüp saymayı muhalefet etmekle eşdeğer görmez, insanımızın değerler dünyasını geliştirerek güzel evler ve çifte çifte arabalardan önce dürüstlüğü, sadeliği, düşünceli olmayı, başkalarının hakkına saygı duymayı öğrenir, toplumumuzu eriten kanser hücrelerinden kurtulabiliriz.
Kim bilir belki de kanser hücrelerinden kurtulduğumuz gün göreceğiz ki demokrasiye, sivil idareye kavuşmak gerçekten isteyince olabiliyormuş! İnsanımızın değerler dünyasına yani kendi geleceğine dair hayallarine katacağımız her ahlaki değer toplumsal muhalefetin başarı hanesine eklenecektir.
Niyetlerimizin saflığı bizi güzel yaşamlara götürecektir!..