Görüş, 8 Mart 2005

Birikim Özgür

 

Demokrasi, Eğitim ve Üniversite...

Değerli Hakkı Yücel bir süre önce “üniversiteyi” sorguladı; üniversite-siyaset ilişkisi üzerinde durdu ve gayet yerinde bir bakış açısı geliştirerek işe “eğitimin önemi” perspektifi ile yaklaştı. “Demokratik Üniversite”* başlıklı yazı, bir üniversitenin varlık sebebini ve niye demokratik olması gerektiğini, bilgi ve bilimin insanlar tarafından algılanışının tarihsel gelişimine de değinerek açıklıyor...

“Entelektüel yumuşaklık”

Güncelliğini hep koruyan bir tartışma üzerinden buna katkı koymak mümkün...

Akademik - entelektüel çevrelerce başlatılmış ve tüm dünyayı ilgilendiren bir sorunsalın iyice açığa çıkarılmasında - toplumsallaştırılmasında - fayda var.

Sahi eğitim sisteminden ya da üniversitelerden gerçek anlamda beklentilerimiz neler? Çok iyi mühendisler, doktorlar yetiştirilmesi mi sadece?

Bir domatesi ince söğüşler halinde kesebilecek kadar el becerisinden yoksun, hayattan kopuk ya da toplumsal hiçbir konuda yeterli düzeyde bilgiye sahip olmadan çok fazla konuşan ya da hiç konuşmayan nesiller yetiştirmek midir “eğitimin amacı”? Üniversiteye ne gibi bir rol düşüyor bu noktada?

“Büyük tartışma” buna odaklanıyor.

Burada, “entelektüel yumuşaklık” (intellectual softness) sorgulanıyor ve eleştiriliyor.

Somut bilgi anlamında çok şey bilip, hiçbir şey bilmeyen bireyler mi yetiştireceğiz? Yoksa “öğrenmeyi öğrenmiş”, sorunların özünü kavrayabilen, toplumsal sorunlar üzerine kafa patlatan ve gerektiğinde oy kullanmanın ötesinde demokratik işleyişe değişik alternatifleri devreye sokarak katkıda bulunabilen bireyler mi yetiştirmeliyiz?

Bilimde “insan” sorunsalı

Değerli Hakkı Yücel’in altını çizmiş olduğu gibi Platon’un Akademos’undan beridir belirli çevrelere karşı “insanlığın dini” hararetli bir şekilde savunuluyor.

Hurafeler reddediliyor...

Değerli bilim adamları, hurafeleri iktidar aracı olarak görenlerce katlediliyor...

Tarih dümdüz bir asfalt üzerinde ilerlemiyor; engeller aşılıyor, büyük işler başarılıyor...

Comte’un Pozitivizm’inden hareketle bir kültür oluşturuluyor.

Üniversitelerdeki bilim anlayışı da bu kültürle yoğrularak bugünlere kadar geliyor.

Ancak günümüz dünyasında çok iyi anlaşılmıştır ki sadece pozitivist bir yaklaşımla üniversite ortamında herhangi bir alanda başarının ya da başarısızlığın tanımlanması mümkün değil...

Çünkü üniversite demek “insan” demek...

Ve insan, bir makine değil.

“Bilim” ile “birey”e bakış açısı birlikte gelişiyor...

Özellikle eğitim ortamlarında, o ortama dahil olmuş bireylerin duyguları, geçmiş tecrübeleri ve daha pek çok etken işin içine giriyor. Bu nedenle üniversitedeki insanları (öğrenci ya da öğretim üyesi) tamamen davranışçı (somut - katı objektiflere dayalı) bir felsefeyle yönetmenin ya da yönlendirmenin imkanı yok... Burada kritik nokta, doğal olarak “anlamak” ve “daha çok anlamak” oluyor. Bunun için de etkileşim şart!

Yeni bilim anlayışından hareketle toplumsal - sosyal sorunların çözümü için öneriler de zaten dayatmalardan çok “doğrudan sorunun özü ile bire bir etkileşim” üzerine inşa edilmiş...

Eğitim pozitif bir bilim dalı mı?

Eğitim bilimlerinde doktora çalışmalarının son aşamasına gelmiş birisi olarak açıklıkla vurguluyorum: Özellikle eğitim alanında, “pozitif bilim dalı” olma iddiası kesinlikle yok. Tam aksine, pozitif bilimlerin ya da çok bilmiş pozitif bilimcilerin eğitim alanındaki yetersizliği üzerinde duruluyor sürekli olarak.

Eğitim araştırmalarında, nicel boyut kadar nitel boyut da çokça önemseniyor ve pozitif bilimlerin etkisinden sıyrılıp antropolojinin insanı anlamaya yönelik araştırma yöntemlerine bir yönelim söz konusu oluyor...

“Birey” ve “öğrenme”

“Birey en kolay nasıl öğrenir?” ya da “Birey daha kolay nasıl öğrenebilir?” soruları önem kazanmış durumda eğitim alanında. Burada bilinçli bir şekilde “öğrenciler” yerine gerçek anlamıyla “birey” kavramı üzerinde duruyorum. “Bireye bir şeyler nasıl öğretilebilir?” demektense, o bireyin öğrenme sürecine vurgu yapıyorum. Çokça ifade edilen süslü terimlerden birisi olan “öğrenci-merkezli eğitimin” temelinde yatan anlayışı vurguluyorum...

Her bir öğrenci bir birey. Ve her bir bireyin öğrenme süreçleri farklılıklar gösterebiliyor. Burada herhangi bir sınıf ortamındaki çok boyutluluğa bakar mısınız? Öğretmenin elinde tebeşir tahtanın başında bir şeyler anlattığı bir ortamda tüm o bireylerin öğrenme süreçlerinin tetiklenmesi mümkün mü? Öğretmenin sözü dinlenen lider, öğrencinin ise ezilmiş bir birey olarak yer aldıkları bir ortamda farklılıklar ön plana çıkarılıp her bir bireyin daha iyi öğrenebilmesi sağlanabilir mi? İşte tüm bu kaygılar, dönüp dolaşıp toplamsal bir soruna dayanıyor; bu tartışmaların sonucunda ortaya çıkan durumda, demokrasi “olmazsa olmaz” bir yaşam şekline ya da kültüre dönüşüyor...

Eğitim ve demokrasi - siyaset

Eğitim ve demokrasi kültürü arasındaki bağ (dolayısı ile de eğitim ve toplumsal sorunlar arasındaki bağ) bu noktada önem kazanıyor.

Paulo Freire’in “Ezilmişlerin Pedagojisi” adlı yapıtında da vurguladığı gibi öğrencinin nesne değil özne olabileceği, ezilmişlikten kurtulup o öğrenme ortamının gerçek sahibi olabileceği bir kültürün altı çiziliyor sürekli olarak...

Bunu gerçekleştirmek, öğretmene ya da üniversitedeki öğretim üyesine düşüyor.

Tek tip insan yetiştirme prensibini hayata geçirmekle mükellef politik odaklarla çatışma bu noktada kaçınılmaz... Çünkü tek tip insan yetiştirme gayesindeki bir sistem, öğretmenin önüne amaçları koyar ve başarı kriteri olarak sadece o önceden belirlenmiş amaçlara ne orada ulaşılabildiği üzerinde durulur. Halbuki öğrencinin kendi bilgisini kendisinin oluşturabileceği ortamların geliştirilmesi öneriliyor günümüzde. Öğrencinin özellikle sosyal konularda tek bir ideolojinin örneğin “kutsal devlete” vurgu yapan empozelerinden ziyade geniş bir yelpazeyle buluşturulup kendi düşüncelerini şekillendirebileceği öğretim ortamları gerekli çağımızda.

Çağdaş eğitim normlarını ne oranda yakaladık?

Etrafınızda kendini öğrencilerine sevdirmiş ve onları öğrenmenin tadına vardırmış fakat siyasi görüşü nedeniyle ezilmiş, hor görülmüş ya da ezilip hor görülmemek için siyasetin kıyısından köşesinden bile hayatı boyunca hiç geçmemiş (depolitize edilmiş) ne kadar çok öğretmen veya öğretim üyesi varsa, bulunduğunuz ortam o denli çağdaş eğitim normlarının dışındadır demektir.

Sorumlu kim?

Bunun sorumlusu ise baskıcı ve korkutmaya dayalı, moral bozucu girişimleri (kazanılmış hakları kısıtlamaya yönelik girişimleri) ile öğretmeni veya öğretim üyesini rahatsız eden yönetimlerden başka bir şey değil! Bir eğitim-öğretim ortamını baltalamak için önce oradaki öğretmen ya da öğretim üyesi rahatsız edilir! Bu son derece güvenilir bir yöntem!

DAÜ’deki sorun acaba bu mu?

DAÜ’nün “yeni” yönetimi de sanki bunu yapıyor! Kaş yapayım derken göz çıkarılıyor... Belki de çok iyi niyetle saptanmış “yeni” birtakım hedeflere, “eski” yöntemlerle ulaşmak gibi bir gaflete düşülüyor... Öğretim üyesi ve öğrencinin katılımcı “rızası” önemsenmiyor...

Kıbrıs küçük Türkiye mi?

Kıbrıs’ın ve Kıbrıs’taki kültürün bir küçük Türkiye modeli olmadığı nedense anlaşılamamış durumda. “Türkiye’de bu böyle değil” denilerek birtakım “model” üniversitelerdeki anlayış DAÜ’de de hakim kılınmaya çalışılıyor.

Halbuki Türkiye’deki üniversitelerde 12 Eylül’ün bir uzantısı olarak hep mühendislik fakültelerinden rektörler seçiliyor ve sorunların üstüne örtme anlayışı hakim kılınıyor. İdari bilimlerin aslında tam da insana dair olgu ve sorunların tanımlanması ya da giderilebilmesi adına bilim ürettiği nedense göz ardı ediliyor; objektif olma adına demokrasiye büyük darbeler indirildiği anlaşılamıyor. Kıbrıs’ta da aynı anlayışın devam ettirilmesi ve illa ki “mühendis kafası” ile sorunları algılayıp çözüm önerileri sunan insanlar mı rektör olmalı? Bunun bir anlamı yok.

Dahası, Türkiye’deki bu modellerde “sendika” yok...

Buralarda öğretim üyesi yalnız ve çaresiz... Üniversite ortamında başarılı olmak için yönetimle iyi geçinmek en önemli hatta bazı durumlarda tek koşul olarak karşınıza çıkıyor... Özellikle özel üniversitelerde, bölüm başkanı, yukarıdan atanmış bir “patron” gibi davranıyor; üst kademelerdekilerle ilişkilerine güvenerek her türlü kıyıma imza atabiliyor. “Çalışanını” denetliyor, işe alıyor, işten atıyor. Büyük paralar döndüğü için de demokratik yönetişim modellerinden ziyade “parayı verenin” dediği oluyor... Halbuki ekonomik anlamda paranın bir silaha dönüştürülmesinin doğrudan ekonomiyi tehdit eden bir unsur olduğunu görebilmek gerekiyor. Nasıl mı?

Eğitim – Ekonomi ilişkisi

Eğitimde gelinen aşama, doğrudan ekonominin talepleriyle de şekillenmiş durumda. Çağımızda ekonomi de “bilgi temelli” olmak durumunda. “Öğrenmeyi öğrenmiş” ve yeniliklere kolaylıkla adapte olabilen çalışanlara duyulan ihtiyaç nedeniyle “hayat boyu öğrenme” kavramı etrafında şekillenmiş bir ekonomi-eğitim ilişkisi mevcut. Yani bazı özel üniversiteler özelinde sorun sadece eğitimde ya da eğitim anlayışında değil. Liberal ekonominin çarklarının da toplum tarafından yeterince özümsenememiş olması nedeniyle demokrasinin yanından bile geçebilecek durumda değil Türkiye’deki bazı meşhur özel üniversiteler. Bu üniversiteler mi model alınmalı Kıbrıs’ta gerçekten de?

Öğretim üyesine düşen görevler!

Meselenin toplumsal – demokrasi boyutuna dönecek olursak; bir üniversite mensubunun ya da öğretmenin, “Ben özgürce araştırma yapabiliyorum” diyerek etliye sütlüye dokunmadan “işine” gidip gelmesi veya bunu talep etmesi de üniversiteler ve diğer eğitim-öğretim ortamları için büyük bir ayıp olacaktır...

Anlatmaya çalıştığım şey şu ki; sorumluluk tek taraflı değil.

Bir kültür dönüştürülürken, herkese büyük görevler düşüyor. Öğretim üyelerinin veya öğretmenlerin ve hatta öğrencilerin, yeniliklere açık olabilmeleri gerekiyor.

Öğrencilere düşen görevler!

Okullarda ve üniversitelerde öğrencilerin kendi nesnel bilgilerini oluşturup bunları toplumsal değerler ve “gerçeklerle” harmanlayabilecekleri özgür ortamları oluşturmak, en başta epistemoloji olarak yapısalcılığı iyice özümsemiş öğretmen ve öğretim üyelerine düşüyor... Tabi bir de öğrencinin bu ortama katkıda bulunma isteği olmalı. Öğrencideki öğrenme isteği doğru yöntemlerle tetiklenmeli ve aktif katılımı sağlanmalı. Bunun eğitimde alternatifleri çok. Esas soru, “Bunları kim uygulayacak?” sorusudur...

Yönetim tarafından teşvik edilen, değer verilen öğretmen ve öğretim üyeleri tabi ki!

Yönetime düşen görevler!

Eğitim bakanlığı, okul yönetimleri veya üniversite yönetimleri bu durumda tek bir şey ile mükellef:

Öğretmen ve öğretim üyesine bu yeni öğretim ortamlarını tasarlayıp yeni öğretim yöntemlerini devreye sokmayı başarabilecekleri geniş özgürlükleri sağlamak!

Kitapların denetlendiği (cumhurbaşkanı tarafından eleştirildiği), gençliğe “devletini-milletini sevdirici” kitapların, araştırma yöntem ve araçlarının “önerildiği” bir ortamda eğitimde çağı yakalamanın imkanı yok. Bu anlamda siyasetin eğitime / üniversiteye alet edilmesi kadar iğrenç bir başka girişim düşünemiyorum... Bir anlamda, öğrencinin ve öğretim üyesinin akademik özgürlükleri sonuna kadar sağlanarak özgüvenleri en üst noktalara ı onlardan gerçek anlamda akademik çalışmalar yapmalarını beklemek kadar sahte tavır olamaz diye düşünüyorum...

Söylemek kolay yapmak zor mu diyorsunuz?

Elbette ki bu yazıda ortaya konan “ideal durumları” yazmak ya da söylemek kolay; uygulamak zordur... Sanırım kritik nokta, bu yazıda eğitime bakış ve eğitimi algılayış bağlamında sıkça eleştirilen pozitif bilimlerdeki “tek doğrucu” yaklaşımların terk edilmesi ve hayatta bazı şeylerin siyah ve beyazdan ibaret olmadığının anlaşılması, yaşananın aslında bir süreç olduğunun ayırtına varılması, bu sürece dahil olan tüm kesimlerin belirli oranlarda sürecin bir aşamasında olumlu ya da olumsuz gelişmelerden sorumlu tutulacağı üzerinde durulmasıdır. Doğru yöntem, sürecin bir parçası olabilmek için canla başla çalışma yöntemidir... Eğer bir ortamda olumlu yönde gelişmeler olacaksa, etkileşimden kaçmayan akıllı insanların katkılarını esirgememeleri gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında sadece Kıbrıs’taki diğer üniversitelere değil Türkiye ve diğer ülkelerdeki üniversiteler için de iyi bir model olduğunu düşündüğüm DAÜ-SEN’in DAÜ yönetimi ile geliştirmeye çalıştığı uygar iletişimin dikkatle izlenmesi ve karşıdan da benzer bir anlayışın geliştirilmesi için çatışmadan ya da kısır tartışmalardan ziyade akılcı yaklaşımların devreye sokulması yerinde olacaktır... Bu iyi dileklerimle, 3 Mart 2005 tarihinde gerçekleştirilen DAÜ-SEN genel kurulu tarafından yeniden göreve getirilen tüm DAÜ-SEN mensubu arkadaşlarıma Ankara’dan tebriklerimle birlikte selam ve sevgilerimi gönderiyorum...

* Hakkı Yücel’in “Demokratik Üniversite” başlıklı yazısı

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org