Görüş, 15 Nisan 2004

Birikim Özgür

 

"Aklın Silahı Barıştır"

Annan planı ile ilgili mutlak bir “evet” yaklaşımı sergilememiş olan güneydeki siyasi partilerin Denktaş ile aynı yolu yürüdüğünü iddia edenler, Kıbrıs’ın kuzeyinde maalesef çoğunlukta. Yani, öyle bir noktadayız ki pek çok Kıbrıslı Türk’e göre referandumda “evet” demeyen her Rum, taksime hizmet etmekte...

Güneyde durum ne? Üzücü de olsa “barış yanlısı” olarak bilinen partilerin hemen hepsi “evet” için toplumsal şartların olgunlaşmadığını ortaya koyuyor. Bu yüzden kuzeyde bir kızgınlık, düşmanlık, kin havası esmekte. Bu konuda en başarılı ve ikna edici köşe yazılarını yazanların ise öteden beri bu yönde kendini geliştirmiş ve sanki bu günü beklermişçesine iştahları kabararak geçmişteki hataları sürekli vurgulayan insanlar oldukları hemen göze çarpıyor!

Kesin bir “evet” diyemeyen güneydeki barış yanlısı partilerin değil, kuzeydeki bu “kızgın” çevrelerin taksime hizmet ettikleri düşüncesindeyim. Herhangi bir planın sadece bir araç olduğu, esas olanın ise hem kuzeydeki hem güneydeki insanların duyarlılıklarını gözeten bir barış sürecinin hayata geçirilebilmesi olduğu tamamen göz ardı ediliyor nedense. Annan planının hemen hayata geçirilmesinin güneyde yaşamaya mecbur bırakılmış Kıbrıslıların duyarlılıklarından veya rahatsızlıklarından çok daha değerli ve anlamlı olacağı gibi bir imaj yaratılıyor kuzeyde. Yok böyle bir şey. Güneydeki Kıbrıslıların, kuzeydekiler kadar barışın ne demek olduğunu, birleşik bir Kıbrıs’ın hangi şartlarda mümkün olabileceğini ve daha pek çok bunlara benzer noktayı kavrayamamış ya da içselleştirememiş olduklarını iddia etmek ve bu nedenle onlara hakaret etmek bence günümüz dünyasında tasvip edilebilecek bir tarz ya da yaklaşım değil...

Politikada duygusal çıkışlara yer olmadığı kanısındayım...

Özellikle barış çabaları söz konusu olduğu vakit, politik ortam bazı şeyler dayatıyor hepimize. Bunların başında, çatışmadan kaçınmak ve uzlaşma için iyi niyetle çaba sarf etmek geliyor. Şartlar her ne olursa olsun... Kutlu Adalı, “Aklın silahı barıştır” demişti. Bunu derken, kızarak, söverek, bağırarak, çağırarak istediğimiz sonuca ulaşamayacağımızı anlatır Kutlu Adalı. Kaldı ki Kıbrıslı Türkler bu olgunluğu Türkiye ile ilişkiler söz konusu olduğu zaman pekala hayata geçirebilmişlerdir.

Diğer taraftan, Türkiye ile ilişkiler konusunda yaşanan “ilerleme” güneydeki barış yanlısı unsurlarla ilişkiler bağlamında bir “gerileme” anlamına gelmekteyse, burada çok ciddi bir stratejik hata var demektir. Her iki tarafa da eşit mesafede olabilsek, çok daha sağlıklı bir durum çıkabilirdi ortaya.

Eğri oturup doğru konuşalım...

Özellikle Annan planı sürecinde, Kıbrıslı Türkler olarak daha çok Türkiye’nin haklılığı ve (güneydeki) Kıbrıslıların taviz vermelerinin mutlak gerekliliği noktasına kendimizi fazla kaptırmışa benziyoruz. Ancak öyle görülüyor ki bu yanılsama bize pahalıya mal oluyor. Türkiye’deki demokrasiyi dışlayan kültürün dönüştürülmesi hedefi ile Kıbrıs sorununun çözümü aynı potaya düşünce, Kıbrıslı Türkler olarak ister istemez bu çarkın içinde bulduk kendimizi. Türkiye’yi yönetenler, Kıbrıs’ın kuzeyindeki barış yanlılarının Türkiye’nin politikalarını desteklemelerinden büyük bir memnuniyet duyarken, güneydeki Kıbrıslılar bir “ortada bırakılmışlık” hali yaşıyorlar.

Dün taksim şartlarına tüm Kıbrıslılar karşı çıkarken, bugün artık taksimin bir dayatması olan “sınır kapılarından” bazı barış yanlısı Rum politikacıların niye geçiş yapmadıkları konusunda hesap sorar pozisyonunda “taksim karşıtı” Kıbrıslı Türkler. “Siz ne biçim barış yanlısı insanlarsınız?” diye bas bas bağırıyoruz bu insanlara. Kıbrıs’ı bölen sınırdan yasal geçiş yapmayı reddedenleri “kendi çapımızda” bir kalemde silip atıyoruz.

Galiba biz Kıbrıslı Türkler, ekmeği bütün köpeği tok istiyoruz... Hem taksime karşıyız hem de taksim şartlarında komşuculuk oynamak istemeyenleri hırpalamaktan geri durmuyoruz. Güneydeki barış yanlısı politikacıların, insanlıktan nasibini alamamış bir grup statükocu olduklarını vuruyoruz yüzlerine sürekli bu psikoloji ile. Onların gözünde, aleme-i cihan rollerine büründüğümüzün, itici ve kandırılmış addedildiğimizin farkında mıyız? Kendimizi düşürdüğümüz bu komik durumu aşabilecek miyiz? Bu psikolojimiz, güneydeki “hayır” trendinden duyduğumuz haklı rahatsızlığımızın yaratacağı olumlu etkiyi azaltmaktan başka bir işe yaramıyor.

Aklımızı başımıza toplayıp daha yapıcı bir toplumsal akıl ve tavır geliştirmeliyiz. Aksi takdirde zaten azalan barış umutlarını hepten kaybeder, neyin kavgasını veriyor olduğumuzu iyiden unuturuz.

Annan planı ile birlikte yaşanan sürecin başarısızlığı durumunda en az Rumlar kadar Kıbrıslı Türkler de bir durum değerlendirmesi yapmak zorundadırlar...

50-60 bin Kıbrıslı Türkün “evet” oyu vermesi ile bu işin bitmeyeceğini aslında çok iyi biliyoruz. Mutlaka bir yerlerde bir hata yapıldığını ve bu sebeple de bizdeki barış yanlılarının kat kat fazlası Kıbrıslı Rum’un “hayır” oyu vermeyi tercih ettiğini göz önünde bulundurmak bir ön şart. Esasen “karşı tarafı” ne kadar anladığımız ve onlarla ortak bir paydada buluşma konusunda ne kadar çaba sarf ettiğimiz tartışılmalıdır. Sırtımızı Türkiye’ye dayayarak, yanı başımızdaki Kıbrıslı Rumlarla tek bir görüşme dahi yapmadan “Türk tarafı” olarak Türkiye’nin adadaki varlığının kalıcılaştırılması temelinde bir çözüm için canla başla çalışma yöntemi ile barışın mümkün olamayabileceğini de anlamış olacağız bu sürecin sonunda. Tabi eğer kalan çok kısa sürede çabalar sonuç vermez, öngörüldüğü şekilde güneydeki Kıbrıslılar ikna edilemez ve oradan bir “hayır” sonucu çıkarsa...

Niye İnönü Meydanı dolup taşarken Metaksas Meydanı’nda çıt çıkmıyor?

1974 sonrası yaşanan süreçte barış yanlısı Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, birlikte, Türkiye’nin ülkemizin kuzeyini sahiplenmesi durumuna karşı çıktılar; özellikle kuzeydekiler, mücadele bayrağını tüm baskılara rağmen tek bir gün bile indirmediler.

İki kutuplu dünya koşullarında böylesi bir “ortak” mücadele çok daha akla yatkındı. Zordu ama geçerli bir politikaydı. Gün gele Sovyetler Birliği dağıldı ve buna bağlı olarak Kıbrıs’ta “herkes kendi yoluna” türküsü söylenmeye başlandı... 1974 sonrasındaki toplumsal ayrılıklar, sol kulvarda, siyasi hedefler bağlamında 1990’lı yıllarda gündeme geldi. Güneydeki ve kuzeydeki barış yanlıları aynı dili konuşmamaya, farklı amaçlar doğrultusunda siyaset üretmeye başladılar o dönemde.

Taksime gün doğdu...

1990’lı yıllarda, tek kutuplu dünya koşullarında, taksim için şartlar iyice olgunlaştı.

Geçen zaman içinde kuzeydeki barış yanlıları da Türkiye’nin Ada’daki varlığını “politik bir gerçekliğimiz” şeklinde algılamaya ve bu ortamda siyaset yapmanın yegane koşulunun 1974 sonrası oluşan çemberin “içinde” yer almak olduğunu kabullenmeye başladılar.

AB, yeni bir “ortak mücadele” aracı olabilir mi?

Böylesi tehlikeli bir viraja girilirken, 1990 yılında güneyde yaşamaya mecbur bırakılmış Kıbrıslılar, dahice bir adım attılar. Kıbrıslı Rumlar, AB üyeliği için düğmeye bastılar. Onlara göre AB süreci, küreselleşmenin bölgemizdeki bir ayağı ve aynı zamanda da bir barış projesi olarak Türkiye’nin de “gelişmesine”, dış dinamikler sayesinde “Osmanlı zihniyetini” yani yayılmacı anlayışı terk etmesine yarayabilirdi. Tüm Kıbrıs adına Rumların AB üyeliği için yaptığı girişim, bu düşüncenin bir ürünüydü.

Güneydekiler, bizim çemberin “içine” yöneldiğimizi hesaba katmadılar...

1990 yılında AB üyeliği için düğmeye basarken, Rumlar, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini sahiplenmiş olmasından Kıbrıslı Türklerin de büyük rahatsızlık duyduklarını hesaba katmışlardı. Ne de olsa kuzeyde, ülkenin bütünleşmesi için iyi niyetle çalışan ciddi, ağızlı yüzlü bir muhalefet vardı. Güneydeki Kıbrıslıların hesaplarına göre bu büyük barış projesi sayesinde Türkiye Ada’daki askeri ve diğer gayri-hukuki varlık nedenlerini ortadan kaldırmaya yanaşacak, tüm baskılara rağmen barış ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmemiş onurlu Kıbrıslı Türklerle bir barış anlaşması imzalamanın önü açılacaktı.

Kuzeydeki “çemberin içinde yer alma” akımının iyice su yüzüne çıkması ile bu hesap şaştı.

Hayal kırıklığı hikayesi...

Kıbrıs’ın AB üyeliğine başvurusunun üzerinden 14 yıl geçmiş bulunuyor. Geçen zaman diliminde yaşananlar, Kıbrıslı Rumların ilk başlardaki hesaplarının tersine bir “hayal kırıklığı” hikayesi aslında...

Kıbrıslı Türkler, iyi niyetle barış için gecelerini gündüzlerine katarken aynı zamanda çemberin “içinde” durmayı tercih ederek, Kıbrıs’ın kuzeyindeki anti-demokratik yapıyı tümden reddetmeme yolunu seçmiş oldular. Bu noktada güney ile kuzey arasında ayrışma ve farklı bir yol yürüme durumu ortaya çıkar. Rumların demokrasi anlayışlarının çok dışında bir siyaset tarzını tercih eden Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile bu yolu yürümeyi daha güvenli addederek, kendilerince, eskisinden çok farklı anlamlar taşıyan bir “çözüm” tanımı geliştirirler ve bu hedef doğrultusunda örgütlenirler.

1990 yılında atılan bir adımın somut meyvelerinin toplanacağı aşamada ise güneydeki Kıbrıslılar açısından tam bir “ortada bırakılma” durumu söz konusu oluyor. Kıbrıslı Türklerle güle oynaya Kıbrıs’ta barış için gerekli ortamı yaratıp, tam bir işbirliği ve gönül birliğiyle yeni Kıbrıs’ı kurabileceği zanneden Rumlar, karşılarında Türkiye ile aynı yolu yürüyen, “Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını savunuyorum” diye diye Türkiye’nin Ada’daki varlığını meşrulaştıracak çeşit türlü taleplerle Rumların karşısına dikilen ve bu bağlamda çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet eden yeni ve bir o kadar da “kitlesel” bir akımla yüzleşirler.

Gelinen aşamada, Kıbrıs’ın kuzeyinde “çözüm” söylemini sahiplenmiş ve Kıbrıslı Türklerin de büyük desteğini almış siyasetçilerin çemberin “içinde” yer alıyor oluşları, güneydeki barış ve demokrasi savaşımcılarını huzursuz etmekte, “Hani bu yolu birlikte yürüyüp ülkemize birlikte sahip çıkacaktık?” demelerine sebep olmaktadır...

Tüm bunları, birilerini suçlamak için değil ama pek azımızın güneydeki insanların neden “hayır” dediklerini anlamaya çalıştığı bir dönemde, bizim de hatalarımız olabileceği hissini canlı tutmak adına yazmakta fayda var

Çemberin “içinde” olmanın güney ile ilişkilere olumsuz etkisi...

Güneydeki futbol maçlarında Yunan bayrağı yakacak kadar Kıbrıslılığa vurgu yapmaktan çekinmeyenler, kuzeyde “faşist”, “barış düşmanı”, “çözüm karşıtı” diye karalanıyorlar. Bu bilinçli tavır sayesinde “çağdaş” Kıbrıslı Türk çözümcülerin çemberin “içindeki” konumu da güçlendirilmiş oluyor aslında. Sn. Talat’ın başbakanlık makamında oturması bizim yüzümüzü güldüren, müthiş bir gelişme olarak gündelik hayatımıza yansırken, güneydeki Kıbrıslılar, bizim bu coşkun mutluluğumuzu “iyice batağa saplanmışlık” olarak algılıyor ve çözümden bir o kadar daha ürküyorlar... Bir anlamda, bizim çemberin “içinde” elde ettiğimiz “başarılar” güneydekilerin “ortada bırakılmışlık” hislerini iyiden depreştiriyor. Haliyle, bu durum da çözümden uzaklaşmamızın bir sebebi olarak karşımıza dikiliyor; “mutluluğumuz” karşı tarafı “rahatsız” ettiği için sonuca ulaşmak zorlaşıyor.

“Ortada bırakılmışlık” duygusunun kuzeye yansımaları...

Kıbrıs’ın güneyindeki demokratik hayata alışmış ve hayatı bu pencereden izleyen, evine, malına, mülküne dönemeyen ve bu noktada demokrasi ve insan hakları söylemini kendine rehber edinmiş “çoğunluk”, kuzeydeki “çözüm” yanlılarının kendileri ile aynı yolu yürümediğini düşünüyor. Hal böyle olunca da bizim kuzeyden yaptığımız “evet” çağrısı, empati yoksunluğu nedeniyle yerine ulaşamıyor.

Güneydekiler, kuzey ile güney arasında bir amaç birliği olmadığından yakınıyor ve “Madem ki Kıbrıslı Türkler bu noktada Türkiye ile birlikte hareket etmeyi tercih ediyorlar, biz de onların ‘sahte’ demokratikleşme ve AB trenini yakalama çabalarını desteklemek zorunda değiliz” hissine kapılıyorlar.

Diyalektiğin önemi...

Kıbrıs’ın kuzeyindeki barış yanlılarının ellerinden gelenin en iyisini yapmış olduklarını, iki toplumun bu kadar “uzaklaşmasının” aslında mecbur bırakıldığımız bir politik ortamdan kaynaklanıyor olduğunu düşünmek ve geleceğe umutla bakmak istiyorum. Derhal iki taraftaki barış yanlılarının diyalektiği dışlamayan bir ortam yaratmaları gerekiyor. Yegane çözüm yöntemi, birbirini anlama, birbirinden etkilenme ve böylelikle bir orta yol bulmadır. Annan planı gerçekten de “Türk tarafı” ile “Rum tarafının” resmi söylemlerini toparlayan ve bu bağlamda dünyanın sekizinci harikası olarak nitelendirilebilecek bir plandır. Gelin görün ki özellikle güneyden çıkacak bir “hayır” sonrasında bu planın Kıbrıslılar için pek de mükemmel bir plan olmadığını anlayacak ve çözümün hangi şartlarda mümkün olabileceğini tekrardan gözden geçirmek durumunda kalacağız.

İlk adım, ağlamanın, sızlamanın, öf-püf çekmenin, küfür etmenin ve felaket senaryoları üzerine kafa patlatmanın çare olamayacağını iyice kavramak olmalıdır.

Esen olumsuz havaya rağmen Kıbrıslı Rumların referandumda “evet” oyu kullanmalarını sağlamaya yönelik yapılabilecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Belki artık geç ama bir güven köprüsü oluşturmak için çaba sarf edilmeli. En azından düşmanca ve kızgınlığa dayalı bir tavır takınmaktansa, bu denenmeli; Kıbrıs’ın Kıbrıslılar tarafından yönetileceğinin ve kuzeyde Türkiye’nin uydusu olan bir yönetimin değil gerçekten Kıbrıs’ta iki toplumun kaynaşması ve işbirliği için olumlu katkısını esirgemeyen bir kuzey devletçiğinin gündeme geleceği anlatılmalı. Bu konuda Türkiye’nin Kıbrıslılara bir güvence vermesi için de kalan kısa süre iyi değerlendirilmeli.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org