Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 16 Nisan 2002
Birikim Özgür

Sevgi, Güven… Türkiye, UHH…

Türkiye’de halk sabırsız… Çözümlenmesi gereken yığınlarca sorun var.

Halk, bunalmış.

Sorunlar nasıl çözümlenecek?

Demokrasi ne der?

Her düşünce ortaya konsun, halkın inandığı, güvendiği temsilciler görevi üstlensinler ve çözüm önerilerini uygulamaya çalışsınlar… Başarısız olurlarsa, egemenlik milletindir, egemen olan halk güvenebileceği başka temsilciler aracılığı ile başka başka çözüm arayışlarını desteklesin…

“Açık fikirli” gençler yetiştirmek, Türkiye’nin en önde gelen üniversitelerinin amaçları arasındadır.

Açık fikirlilik bir kişisel özellik olmaktan çok bir cesaret, hatta delilik belirtisi olursa, Türkiye’de sadece çok cesur, kaybedecek hiçbirşeyi olmayan veya olmadığını düşünen çok küçük bir azınlık gerçek anlamda demokrasi savunuculuğuna kalkışabilir. Diğer aklı başında, dünyayı izleyen ve doğru ile yanlışı ayırdedebilen insanlar, “yapacak birşey yok, elimiz kolumuz bağlı” diyerek seslerini yükseltmemeyi tercih ederler.

İnsanları suçlamak kolaydır. Bu aklı başında olup da sessiz kalan büyük çoğunluk, tabi ki kolaylıkla suçlanabilir. Sonuç?

Türkiye yine çıkmazlarda…

Sn. Altan’ın üzerinde durduğu bir düşünce vardır.

Bugün ipleri elinde tutanlar “vatan” derler, başka birşey demezler. Hangi “vatan”?

Sadece ama sadece kendi yönettikleri “vatan”…

Kendilerinin yönetmeyecekleri bir “vatan”, vatan değildir. O yüzden de “vatan” elden gitmesin diye adam da öldürürler, uyuşturucu kaçakçılığı da yaparlar, gizli ilişkilerle devlet de yönetirler.

Sn. Altan bu düşünceleri ortaya koyarken hangi kavramı anlatır bilir misiniz?

Sevgiyi…

Herkesin kendine göre anlamlar yüklediği bir duyguyu böylesi bir benzetmeyle anlatmak O’na yakışıyor doğrusu.

Bize göre de sevgi bir bağlaçtır.

İki cümleyi birleştiren bağlaç gibi sevgi de yeri geldiğinde iki insanı tekleştiren, yeri geldiğinde ise toplulukları kenetleyen bir bağlaçtır.

Kim ne derse desin, hayattaki en büyük yaşam kaynağı da bu bağlaçtır, bunun daha da anlamı olanı ise bir erkek ile bir kadının çiftleşmekten çok birleşmesi halini gündeme getirenidir…

Hayatta herşey bu kadar kesişken…

Politik bir mesaj verirken sevgiyi, sevgiden bahsederken de imla kurallarını hatırlayabiliyor insan…

Türkçeyi güzel kullanmaya çalışmanın önemini anlatan şu alıntı, bahsedilen kesişkenliği de doğru aktarmak için kullanılabilir:

“İmlâmız, lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil!” (Yahya Kemal Beyatlı)

Sn. Altan diyor ki;

Nasıl ki sevdiğini zanneden adam veya kadın, sevdiğinden vazgeçmez, sevdiği için cinayet bile işler bu ülkede, egemenlerin vatan sevgisi de işte böyle…

Vatan eğer onlar yönetirse vatandır…

Kadın ancak ona sahipseniz sevilir…

“Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”…

Mentalite budur.

Ben partiye parti demem, parti benim olmadıkça…

Ben, ben, ben…

“Hep ben” derseniz sonuç ne olur?

Diğerleri güvenilmez, hatalı, eksik, sevmeyi bilmeyen, yönetmeyi beceremeyen, “yanlış seçimler” olurlar…

Sevemeyen veya yönetemeyen olmalarını bir tarafa bırakın, bu yetileri hiçbir zaman geliştiremeyecek olan, öğrenemeyecek olan, dışlanası, yargılanası, sıradanlardır onlar…

Demokrasi mi?

Bu uygarlığın daha alacak çok yolu vardır.

Demokrasi diye diye dilinde tüy bitmiş pekçokları bile daha demokrasinin yeşerebilmesi için güven kelimesinin beyinlere kazınması gerektiğini göremiyorlar.

İnsana güvenmek, kapıları sonuna kadar açmak, “Herkese güven, hiçkimseye güvenme” anlayışını geliştirmek, belki de atılması gereken ilk adımlardır.

Hiç ummadığınız kişiler, çok güzel ürünlerle kapınızı çalabilirler...

Hiç ummadığınız öğrenciler, karşınıza muhteşem bir sevinçle çıkıp birkaç ay önce hayatlarına dahil ettiğiniz amaçları başarıyla özümsediklerinin işaretlerini verebilirler...

Eğer işyerinizdeki çalışanınızın verim düzeyi düşükse, biliniz ki bunun muhtemelen en büyük sebeplerinden bir tanesi de sizin ona yeterince güven aşılamamış olmanızdır.

Bireysel bir tecrübe bu düşüncenin doğmasına yardımcıdır.

Yıllar önce sıcak bir yaz gününde, henüz üniversitenin ilk yaz tatiline başlamışken, Hilmi Kansu’nun kapısını çalmıştık.

Hilmi Kansu, Kıbrıs’ta bilgisayar dünyasında sürekli gelişmeden yana olan, vizyonu dudak uçuklatacak kadar geniş bir girişimci…

İlk iş gününde ne yaptı?

Koydu bilgisayar parçalarını masanın üzerine…

“Hadi kurun şu bilgisayarları, müşteri bekliyor!” dedi. Binlerce dolarlık parçalar. Ya bir hata yapsak? Ya bu parçalara zarar versek?

Hayır… Sn. Kansu, bize güvendi, risk aldı ve hem kendi işinde başarılı oldu hem de bilgisayar dünyasına bizi soktu.

Bu nedenle, verdiği az ya da çok birkaç milyonluk maaş için değil, sadece ama sadece bize güvendiği için Sn. Kansu bireysel gelişim konusunda ve de iş hayatında güvenin ne kadar önemli olduğunu bizlere öğretti.

İş hayatı bir tarafa, hayatın tümüne hükmeden bir kavram güvenmek ve de güvenilmek.

Bütün mesele özgüven noktasında kilitleniyor aslında. Güvenilmek, özgüveni de beraberinde getiriyor ve başarı kapınızı çalıveriyor.

Hiç ummadığınız bir zamanda, karşınıza birisi çıkar, size güveni tekrardan öğretir. Aşkı, o tazeliği kovalamamız da bundan değil midir?

İnsanoğlu pek nankördür, güveni bulup bulup kaybetmekten, sonra onu tekrar aramaktan haz duyar kimileri.

Karşılıklı güvenle ilişkiler adeta bir düete, sonra anlamsız bir şekilde güvenin zedelenmesi sayesinde yerini maalesef adi bir duelloya bırakmaz mı?

Karşılıklı güvenin, ustaca bir düetin ne anlama geldiğini kaçımız yaşadık veya yaşıyoruz? Düet, özgüven demek… Özgüven de mutluluk, başarı…

Dönelim vatan sevgisine!

İş ortamındaki verimden tutun da insanı barındıran her türlü ilişkideki başarıya kadar hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan güven, ülke yönetilirken de “olmazsa olmaz” bir kavram olarak karşımıza çıkıyor işte…

-- “Özgürlükleri genişletin!”

-- “Olacak şey değil, özgürlükleri genişletirsek bunları kullanarak ülkeyi bölerler”

Oldu mu ya?

Hani AB ile normalizasyon sürecini hızlandırmak için ortaya konan “ulusal” program?

AB ile bütünleşmeyi istemek demek, “Biz demokrasinin ne olduğunu anladık” demek değil midir?

O halde?

Açın kapıları…

Bırakın insanlar konuşsunlar, biraraya gelsinler, düşüncelerini paylaşsınlar…

Halk da gereğini yapsın.

Tabi ki özgürlükleri geliştirirken Avrupa Birliği de der ki, “Kamu düzeni ve ülkenin bütünlüğü ile ilgili gerekli önlemler alınabilir”…

Bu da demektir ki, “Testiyi kırmadan çocuğu dövme devri artık kapandı. Verin çocuklarınızın ellerine testileri… Milyonda bir tane çocuk testiyi kıracak olursa o zaman cezasını verin. O milyonda bir çocuğun testiyi su yolunda kırması ihtimali yüzünden bütün çocukları sürekli dövüp durmayın.”

Türkiye’nin esas meselesi bize göre bu…

Önce halkına güven, kurumlarına güven, gençlerine güven…

***

UHH’yı yazılarımızda pek öyle malzeme yapmamaya özen gösteriyoruz.

Sentetik, suni bir örgüt izlenimi veriyor. Belki de biz üzerinde kafa patlatalım, oyalanalım diye önümüze atılmış bir kemik…

Diyorlar ki, “UHH bir sivil toplum örgütüdür”.

Sivil toplum örgütleri demokrasilerin olmazsa olmaz birer parçası…

Demokrasi de tamamen güvene dayalı, gelişmeye dayalı bir ortam.

Bir düşünelim…

UHH, kendi insanına güven mi aşılıyor yoksa güvensizlik mi?

UHH’nın eylemleri, bir sivil toplum örgütünün çalışmalarından beklenildiği gibi ülkenin gelişmesine mi katkıda bulunuyor yoksa o günkü gelişmeyi engelleyen içine kapanık, sindirilmiş toplum psikolojisini mi yayıyor etrafa?

UHH’nın birtakım çevrelere attığı çamurlar, demokrasiyi ve açık fikirliliği öğrenmeye çalışan yeni nesillere doğru örnek mi oluyor yoksa onların eksik artık bile olsa düşünce ortaya koymaya çalışmalarının önünde korkuyla, paranoyayla karışık bir engel mi oluşturuyorlar?

Sn. Etkin, Sn. İsmail ve diğerleri…

Kendinizi bugün içinde yaşadığınız sosyal şartların dışında tutarak bir an için düşünün…

Günlerinizi ve gecelerinizi gelişmesine adadığınız bu örgüt, sizinle aynı paralelde düşüncelere sahip olmama hakkına sahip bir bireyin, benim, arasında bir güven ortamı yaratılmasına mı hizmet ediyor yoksa aramızda bir uçurum oluşmasına mı?

Sizin çocuklarınızla biz dostluklar kuruyoruz, birlikteyken birbirimize karşı güzel duygular besliyoruz.

Ülkemize döndüğümüz zaman günlerinizi ve gecelerinizi uğruna harcadığınız bu örgüt, bizlere nasıl bir ortam vaad ediyor?

Dostluğumuz devam edebilecek mi yoksa birbirimizin kuyusunu mu kazmaya çalışacağız?

Nasıl ki bir insan, bize ait olduğu için değil, sahip olduğu değerler ve özellikler için sevilmeye layıksa, vatan da toprağı, güneşi, umut saçan geleceği için sevilir.

Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış. Kıbrıs size mi kalacak?


Birikim Özgür|Ana Sayfa