Görüş, 1 Nisan 2004 Birikim Özgür | ||
Dünya Tiyatrolar Günü’nde Yaşananlar Ve Kavgacı Yaklaşım Küçük ayak, büyük statü...
Çin’de, uzunca bir süre, kadınlar için küçük ayak, büyük statü demekti. Bunun için henüz daha küçücük bir çocukken, kadınlara, ayak dondurma denilen işlem uygulanırdı. Bunun çeşitli yöntemleri vardı. Ayağı cendereye sokmak da bunlardan bir tanesiydi. Bir diğeri, ayakları kıvırarak küçültmekti. Bir anlamda sırf ayakları daha fazla büyümesin diye işkenceye maruz kalıyordu küçücük kız çocukları. Sünnet gibi bir şeydi bu Çinliler için. Geleneksel ve yaygın bir uygulamaydı. 1900’lü yıllara kadar uygulama bu şekilde devam etti. Ayak dondurma, 1911’den beridir Çin’de suç sayılır. Bunun suç sayılmaya başlandığı yıllarda küçük ayağın büyük statü olarak kabul edilmesi durumu sosyal düzeyde varlığını sürdürür... Bazı kadınlar yasağa rağmen toplum içindeki statülerini yükseltmek amacıyla kendi kendilerine bu işkenceyi yapmaya devam ederler. Bu işin yasayla ya da yasaklamalarla olamayacağı anlaşılır. Bunun üzerine hükümet üç aşamalı bir program başlatır. İlk önce eğitim kurumlarında bu işlemin kötü sonuçları hakkında bilgi verilir tüm öğrencilere. İkinci aşamada ise eğitim kurumlarının dışında kalanlar için çeşitli bilgilendirme çabaları ortaya konur. Hatta programın son aşamasında, hükümet, küçük ayaklı kadınlarla evlenmeyi yasaklatmayı bile dener. Bir anlamda küçük ayağın büyük statü olmadığı, tam aksine, bunun, evde kalmışlığın bir simgesi olabileceği düşüncesi toplumda yerleştirilmeye çalışılır. Gerek eğitim kurumlarındaki çabalar gerekse toplumsal bilgilendirme ve psikolojik etki yöntemleriyle bu işkencenin önüne geçilir. Yani Çin’deki ayak dondurma geleneği, çok ciddi çabalar sonrasında ortadan kaldırılır. Ülkesinden şu veya bu nedenle kaçıp o üç aşamalı programın dışında kalanlar yani o süreci Çin’de yaşayamamış olanlar ise geleneği devam ettirir. Özellikle ABD'de bu geleneğin göçmen bürolarının bütün çabalarına karşı 1950'lere kadar devam ettiği biliniyor. “Kıbrıs’ta önemli gelişmeler yaşanırken Çin’deki kadınların ayakları konusu da nereden çıktı şimdi?” diyebilirsiniz. “Ülkücülerin” geçtiğimiz günlerde gerçekleştirmiş oldukları eylem her yönüyle bu ayak dondurma işlemini hatırlatıyor bana. Detaylandırmaya çalışacağım.
Kim bu Ülkücüler?
Bunun sebebini anlatmadan önce Ülkücü derken hangi akımın kastedildiğini anlamaya çalışmak gerekir. Kimimiz bunlara faşist diyoruz. Bazılarımız, kurtçu da der. Özellikle Kıbrıs’taki Türkler, tiksinti derecesinde olumsuz duygularla anarlar çoğu kez Ülkücüleri. Halbuki akımın kendisi, bir anlamda ülkücülüğün kökleri, ülke sevgisi, bağımsızlık, millet sevgisi gibi değerlere dayanıyor. Bu noktada Kıbrıs üzerine düşünceleri ne olursa olsun Atilla İlhan gibi değerli bir aydının bir televizyon programında söylediklerini anımsamakta fayda vardır. Hulki Cevizoğlu’nun hazırlayıp sunduğu Star’da yayınlanan Ceviz Kabuğu adlı televizyon programında, 6 Şubat 2004’te, Ülkücüler hakkında ne düşündüğü sorulduğu zaman şu yanıtı verir Atilla İlhan: “- Onlar Türkçülerdir, onların asıl adı Türkçüdür; Türk tarihinde de Türkçü olarak görünmüşlerdir ve evvela da bizde değil Rusya’da görünmüşlerdir. Rusya’da ilk defa ortaya çıktılar ve hareketleri yenileşmeci, antiemperyalist bir hareketti; çünkü Rusya’ya karşı, Ruslar’a karşı bir hareketti. Böyle bir hareket Türkiye’de bilahare 1940’lı yıllarda birleşik bir hale gelecek yerde bölündü. Bölünmesinin gerisinde de ne yatıyordu? Almanlar ve Naziler’in parası yatıyordu. Naziler Türkiye’de bir faşist hareket örgütlemeye karar verdiler ve bunun için içlerinden birkaç tanesini ele geçirdiler ve o yüzden Türkiye’de o zaman ırkçı, Turancı diye bir hareket çıktı. Bu hareketin içinde gelişmiş, yetişmiş olan kişilerden bazıları sonraki Ülkücüler’in mayasını teşkil ettiler. Ülkücülükle ırkçı Turancılığın gerçek Türkçülük’le bir ilgisi yok bence. Çünkü bunlardan bir tanesi Alman emperyalizminin, ikincisi de Amerikan emperyalizminin etkisi altındaydı. Ama salt Türkçüler, yani memleketini, insanlarını seven kişiler, bağımsızlığı seven ve emperyalizme karşı olan kişilerle ne gibi bir meselemiz olabilir ki? Onlarla ancak memleketin bağımsızlığı, memleketin geleceği için aynı safta oluruz. Öyle de olmamız lazımdır, aynen Mustafa Kemal Paşa’nın vaktiyle yaptığı gibi. Nasıl Mustafa Kemal Paşa, bir tarafında komünistler vardı, bir tarafında Ülkücüler, yani Türkçüler vardı, bir tarafında Müslümanlar vardı, o vardı ve hepsi beraber oldular. Bu devleti öyle kurdu. Şimdi eğer tehlikedeyse öyle savunmak zorundayız, başka yolumuz yok.”
Atilla İlhan ve Cephe Politikası
Atilla İlhan ve İlhan Selçuk ülkelerinin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü önemseyen, bunu çok sağlam temellere dayandırarak ifade edebilen, birikimli insanlar bir şey söylediği zaman, üzerinde iki kere düşünmek gerekir... Bu insanlar ne dediklerini bilen insanlardır. Savundukları değerler, sol adına vazgeçilmez olan ilkelerdir aslına bakacak olursanız. İlhan da Selçuk da vatan sevgisini ön planda tutarlar... benim açımdan bu iki aydını değerli kılan, yazılarında demokrasinin batılı devletlerde nasıl hayata geçirildiğini anlaşılır bir dille anlatmaları, beni bu anlamda bilgi ile donatmalarıdır. Ne var ki onların yaptığının aynısını Kıbrıslılar kendi ülkelerinde yapınca buna bir türlü akıl sır erdiremiyorlar. Halbuki onlar Türkiye için ne istiyorsa biz de aynısını Kıbrıs için istiyoruz. Onların sergilediği duyarlı sol tavrı, onların yazılarını yansıttıkları bilinci, bizler Kıbrıslılar olarak kendi ülkemizde sergilemek konusunda kararlıyız. Bunun da ötesinde, gelinen aşamada, Kıbrıs’ta sol-sağ ayırımı yapmaksızın, ülkenin bütünlüğünü yeniden tesis etmek ve etnik, dini farklılıkları bir tarafa bırakıp bize ait bir ülke kurabilmek için tıpkı Atilla İlhan’ın Türkiye’de yaşayanlara önerdiği formül gibi bir formülü biz elden geldiğince uyguluyoruz. Tıpkı bir Kurtuluş Savaşı verirmişçesine “toplumsal birlik” olgusuna sıkı sıkıya bağlanmış, farklı kimliklere saygı temelinde bir cepheleşmeden yana tavır geliştirmiş bulunuyoruz. Eğer Kıbrıs şartlarında, Türkiye’deki Ülkücülere benzeyenler yani siyasi görüşlerinin temeline ülke sevgisini, ülkesindeki insanlara bağlılığını koyanlar varsa bu toplumsal cephede elbette onların da yeri vardır. Kıbrıs’ta kurulan “ülkemizi yönetmek istiyoruz” cephesinde, komünisti de liberali de birlikte davranabilmektedir. Yani Atilla İlhan’ın Türkiye’deki Ülkücülere kucak açarcasına yaptığı saptamalar herhangi bir ülkenin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü söz konusu olduğu zaman, o ülkede yaşayan aşırı vatan sevgisi ile yanıp tutuşmuş kesimler için de geçerlidir. Bu nedenle ben nasıl ki aşırı bir Kıbrıs sevgisi ile politik tavır geliştiren kesimleri bir kimlik olarak algılıyor ve kendi ülkemde onlara bir değer addediyorsam, Türkiye’deki benzerlerine de sonsuz saygı beslerim. Ülkücü deyip de küçümsememek, Atilla İlhan’ın yaptığı değerlendirmelere kulak asarak bu akımın siyasi bir değer olarak kabul edilmesini sağlamak şarttır.
Türkiye’de de saygı duyulmayan ırkçı-Turancı-yayılmacı anlayışın Kıbrıs’ı zaptetme girişimlerine karşı ne yapılabilir?
27 Mart Dünya Tiyatrolar gününde iki toplumlu festival yürüyüşü sırasında yaşanan “ülkücü eylem” gerçekten de Çin’deki ayak dondurma işlemine benziyor. Kıbrıs’ta farklı etnik kimliklere sahip birden fazla toplum olduğu doğrudur. Bu farklı kimliklerin özellikle sol güçlerin büyük katkısıyla hayata geçirilmiş olan ortak bir yönü vardır. Bu da Kıbrıslılık temelidir. Kıbrıs Adası, ne kadar küçük olursa olsun, kaç tane farklı etnik kökeni üzerinde barındırıyorsa barındırsın, kendine özgü bir kültür ve her şeyden önemlisi kendi kendini yönetebilir bir ülke potansiyeline sahiptir. 27 Mart’ta yaşananlar, birbirleri ile işbirliği yapmak isteyen farklı etnik kimliğe sahip toplumların engellenmesine yönelikti. İşbirliğinin alternatifi ise kavgadır. O gün işbirliğini engellemek isteyenler, Ada’daki farklı etnik kökenleri ortadan kaldıramayacaklarına göre tek bir şey vaat ediyorlar. Bu da kavgadır. Sadece kavga. Bir çatı altında ya kavga edilir ya da işbirliği yapılır. Bunun ortası yoktur. Kimse diğeri yokmuş gibi o çatı altında yaşayamaz. Mutlaka bir iletişim ve olumlu veya olumsuz etkileşim söz konusu olur. Bundan kaçış yok... Kıbrıslılar kendilerine yakışanı yani işbirliği olgusunu hayata geçirmek isteyince birileri zorla “Hayır siz Kıbrıslı değilsiniz” demeye getiriyor; işbirliğini engellemeye kalkıyor. İşbirliği anlayışı toplumsal yaşamda küçük statü ile özdeşleştirilmeye kalkılıyor. Kavgayı değil işbirliğini savunan kesim, vatanı satanlar, hainler, Rumcular diye nitelendiriliyor. Çin’de ayakları zorla bükülen kadınlar gibi çağdaş Kıbrıslılara da toplum içinde yüksek statü için Rum düşmanlığı yapmaları gerektiği empoze edilmeye çalışılıyor.
Hangi çağda yaşıyoruz?
Böylesi bir ayıbın toplumsallaşamaması yani bir geleneğe dönüşememesi adına bugüne kadar ısrarla çağdaş değerler hep savunuldu. Bu değerlerin başında demokrasi geliyor. Tıpkı Çin’de uygulanan program gibi Kıbrıslılara yoğun bir toplumsal çaba çerçevesinde bilinçli bir tavır geliştirmenin gerekliliği aşılandı. Sol güçler bugüne kadar insanımıza çıkarlarının kavgada değil işbirliğinde olduğunu sabırla anlattı... 30 yıl önce yaşanan çatışmalar sonrasında sıfırdan başlayarak bugünlere kadar geldik. En azından kuzeydeki referandumun sonucu ile ilgili kendi toplumumuza dair inancımız var ise, burada 30 yıl süresince topluma tüm zorluklara rağmen kavgayı değil işbirliğini önerenlerin hakkı yenilemez. Yine Çin’de bahsi geçen geleneksel işkencenin önüne geçilmiş olması gibi toplumumuzdaki kavgacı unsurların da önüne geçilebilmiştir. Bugün artık Sn. Denktaş dışında TMT yemini doğrultusunda yaşayan ve her konuştuğunda etrafta kin, nefret ve kavga nağmeleri yükselmesine sebep olan insanlar var mıdır? Olanların çok büyük bir çoğunluğu, Çin’deki eğitim programının dışında kalanlar gibi Kıbrıs’taki “kavga değil işbirliği – düşmanlık değil kardeşlik” anlayışı çerçevesinde geliştirilen toplumsal uzlaşma kültüründen nasibini almamış Kıbrıslı olmayan insanlardır. Tıpkı İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamada vurguladığı gibi! Bu gruba dahil çok küçük bir Kıbrıslı azınlık ise yine Çin’deki yasağa rağmen zorla kendi kendine işkenceye devam eden kadınlara benzetilebilir. Birileri o kadınlara yüksek statü için yapılması gerekenin ayaklarını bükmek olduğunu empoze etmiş. Onlar da yasaklanmasına rağmen ısrarla bunu yapmışlar. Tıpkı Kıbrıs’ın kuzeyinde toplumun kavgayı dışlayan yaklaşımlarına rağmen illa ki kavga arayan bu küçük Kıbrıslı-Turancı-ırkçı azınlığın durumunda olduğu gibi.
Gerçek Demokrasi ve İçişleri Bakanı Özkan Murat
Eğer ülkemizde gerçek bir demokrasi istiyorsak, 27 Mart’ta yaşananlar sonrasında Sn. Özkan Murat’ın yaptığı açıklamayı sürekli gündemde tutmalı, hesap sormalı ve Kıbrıs’ta yaşayanların işbirliğinin önünü sadece ama sadece demokrasiyi kalıcılaştırarak açabileceğimizi akıldan çıkarmamalıyız. Bu işin başka bir yöntemi yok. Toplumsal eğitim programını referandum sürecinde de hızlandırarak sürdüreceğiz. Doğruyu, güzeli, insanca olanı vurgulayacak, İçişleri Bakanı’ndan, yaptığı açıklamanın sözde kalmaması adına gereken ne ise onu yapmasını talep edeceğiz. 27 Mart’taki olayların bu bağlamda unutturulmaması hayati bir konudur. İçişleri Bakanı, gerçek demokrasi büyük statü geleneğine uymak zorunda hissetmelidir kendini. Verilen “kavga” bundan ibarettir.
Cyprus Indymedia Türkçe’de yayınlanan yorum...
Bu konuda üzülerek okuduğum bir yorumda ise iki grubun karşı karşıya geldikleri anda fiziksel anlamda bir kavgadan niye kaçıldığı sorgulanıyor. Yasal yürüyüş izni olmayan faşist grubun, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nü kutlayanları engelleme girişimleri sonrasında kortejin yolunu değiştirmesi eleştiriliyor yazıda. “Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir mücadele yolunu değiştirerek kazanılmamıştır” deniyor. “Kortejin yolunun değiştirilmesiyle, verilen onurlu barış mücadelesi iki paralık oldu” deniliyor. Kortejin yolu ile birlikte barış yürüyüşünün yolunun da değişmiş olduğu anlatılıyor yazıda... “Sokaklarda, meydanlarda yükselen barış mücadelesi, 3-5 kravatlının koltuk kavgası, ikbal yarışı haline getirilmiştir. Halk, iradesini hem TC-KKTC egemenlerinden hem de statükocu sözde soldan geri almak zorundadır” denilerek bir rahatsızlık ifade ediliyor. Kıbrıs’ta barış mücadelesinin “3-5 kravatlının koltuk kavgasına” feda edilmemesi gerektiği noktasında uyarıcı görevini yerine getirmek önemli bir çabadır. Bu, takdir edilesi bir duyarlılık örneğidir. Ancak bunu yaparken “Niye kavgadan kaçtık?” diye sorarsak, iş döner, dolaşır ve 3-5 kravatlının sorgulanamaz haklılığı noktasında genel geçer bir kabule varır. Uygulanabilir alternatif nedir? İnternet’te Cyprus Indymedia Türkçe imzasıyla yayınlanan yorum bana göre varolan alternatife de zarar vermektedir. Gerçek demokrasi büyük statü geleneğini ortadan kaldırmadan her türlü eleştiri yapılabiliriz. Herkese hesap sorabiliriz. Ancak Kıbrıs’ta verilmekte olan “kavga değil işbirliği – düşmanlık değil kardeşlik” mücadelesine zarar verecek kavgacı üslupların bizi gerçek demokrasiye değil o sahte Ülkücülerin beklentileri çerçevesindeki toplum içi çatışmalara götüreceği aşikardır. Burada “Niye kortejin yönünü değiştirdiniz?” diye sormanın elle tutulur bir yanı yok. Ortada toplumsal geleneğe uymayan yasa tanımaz ülkücü bir kitle var. Toplum kendi iç dinamikleri sayesinde bu kitleyi rahatça eritir. Dahası, vatandaş olmayanlar da bu kitleye dahilse, İçişleri Bakanlığı’na yapılan açıklama çerçevesinde hareket edilmesi noktasında ciddi baskı yapılır. Bakana, “statükocu sözde solcu” olmadığını ispatlaması için çağrıda bulunulur.
Kavgacı yaklaşım gerçek demokrasi kavgasına zarar verir...
Nasıl ki ırkçı-Turancı-yayılmacı akım bağımsızlığı savunan ve emperyalizme karşı bir mücadeleden yana olan içinden çıktığı ana akıma zarar veriyorsa, kavgaya davetiye çıkaran “barışçı” güçler de Kıbrıs’ta verilmekte olan gerçek demokrasi kavgasının çaptan düşmesine sebep olabilirler. Arkadaşlar istedikleri kadar çağdaş ve insanı önemseyen yaklaşımları “soğukkanlı, SAĞduyulu, mantıklı güruh” diyerek kendilerince aşağılamaya çalışsınlar, gerçek demokrasi kavgasına zarar vermelerine ve hatta bu mücadeleyi çaptan düşürmelerine izin vermeyiz.
copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||