Görüş, 8 Nisan 2004 Birikim Özgür | ||
Evetler Ve Hayırlar Havada Uçuşuyor Kıbrıs’ta bir değişim süreci yaşanıyor gerçekten de. Kıbrıs’ın geleceği tartışılıyor, taşlar yerinden oynuyor... Taşlar yerinden oynadıkça evetler ve hayırlar havada uçuşuyor. Nedir bu değişim, neler yaşanıyor?
Denktaş niye “hayır” diyor?
Sn. Denktaş’ın takındığı tavrı plandaki tek bir maddeye bağlamak mümkün. Kuruluş Anlaşması ile kurulacak yeni düzende herhangi bir tek taraflı değişiklik yapılması, herhangi bir şekilde bölünme veya ayrılma, özellikle Kıbrıs’ın tamamının veya bir kısmının diğer bir ülkeyle birleşmesi yasaklanıyor. Bunu kabul etmek, Sn. Denktaş’ın hedefleri göz önünde bulundurulduğunda, ciddi bir geri adımdır. Bölücülüğün, taksimin, entegrasyonun yasaklandığı bir ortamda, bunlar için yemin etmiş bir insanın yapabileceği tek şey siyasi anlamda harakiri yapmaktı. İnançlı ve kendinden emin bir politikacıya yakışan da buydu. Bana göre Sn. Denktaş’ın siyasi anlamda “harakiri” yapmayı tercih etmiş olması Kıbrıs’ın geleceği açısından çok sevindirici bir gelişmedir. Toplumumuza takım elbise giymiş vaziyette deniz kenarında güneşlenmeyi tek seçenek olarak sunan Taksim ideali çerçevesinde hareket edenler, yaşanmakta olan değişim dalgası ile siyasi etkinlik bağlamında büyük gerileme yaşıyorlar. Gelinen aşamada bu paradigmayı eskisi kadar güçlü ve geleceğimiz konusunda tek hakim paradigma olarak algılamıyor ve Türkiye’de bu paradigmanın çok fazla rağbet görmediğini hissedebiliyorum. Sn. Denktaş da aynı şekilde düşünüyor olsa gerek ki “şerefsizlerin” etrafta kol gezdiği bir ortamda, “şerefiyle” politik yaşamına son veriyor... İnanç ve kararlılıkla...
Papadopulos niye “hayır” diyor?
Bugüne kadar Denktaş ile Papadopulos’u aynı kefeye koymanın sakıncaları üzerinde çok durdum. Politikanın bu kadar basite indirgenmesi, en başta iddia sahibini düzeysizliğe sevk eder. Gelinen aşamada ise Sn. Denktaş, bölücülüğün yasaklandığı bir ortama “hayır” derken, Sn. Papadopulos ülkenin “kısmen” bütünleştirilmesinden rahatsızlık duyduğu için bu plana karşı çıkıyor. Sn. Papadopulos’un gönlünde yatanın, içinde bulunduğumuz şartlarda Kıbrıslı Türklerin aklına hemen “azınlık” olgusunu getirmesine rağmen bu iki politikacının tavırları arasındaki ciddi ideolojik zıtlık üzerinde durmanın bana göre bir sakıncası yok. Bu zıtlık, gündelik hayata bir benzerlik olarak yansıyor olabilir. Bu, işin yüzeysel boyutudur. Sadece yüzeysel boyutta düşünüp iki çarpışan ideolojiyi aynı kefeye koymak bana göre doğru değil. Ortada iki tane çarpışan paradigma var. Bunların her ikisi de güçlüdür. Birinin diğerini alt etmesi, en azından içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürde pek mümkün görünmüyor. Bu da aslına bakarsanız, çözümsüzlükten başka bir şey değil! Yine de Sn. Papadopulos’un “hayır”ını Sn. Denktaş’ın “hayır”ı ile aynı kefeye koymuyor, birincisini “tartışmaya değer” bulduğumu ifade etmek istiyorum.
Güney’deki hayır dalgası dikkat çekicidir...
Kuzeydeki “hayır” ile güneydeki “hayır” aynı şeyler değil. İkisi de bizi kızdırabilir veya üzebilir ancak aralarındaki fark, üzerinde durulacak kadar önemli... Öncelikle, kuzeydeki olası bir “hayır”ın büyük ihtimalle bizim anti-demokratik yapımızdan kaynaklanacağını, benzer saptamanın güney için ise yapılamayacağını vurgulamak durumundayız. Dahası, güneyde çıkacak bir “hayır”ın oradaki demokrasinin bir ürünü olacağını ve buna saygı duyulması gerektiğini de hesaba katarak düşünce üretmeliyiz. Baskı ve tehditle (KKTC tanınabilir) Rumların plan lehinde bir tavır geliştirmelerini beklemek son derece sağlıksız bir yaklaşım olacaktır. Uygulama aşamasında yaşanabilecek isteksizliği hesaba katıyor muyuz? İnsanların rağbet etmediği bir planı baskı ve tehditle onlara benimsetmenin zararlarını hep birlikte yaşayabiliriz. Burada “kan gövdeyi götürür” tarzında bir yaklaşım sergilemek doğru bulunmayabilir ama ilk akla gelen de her zaman en kötüsü oluyor maalesef. İnsanların niye böylesi bir “hayır” dalgasına kapıldıklarını tam olarak anlamaksızın onlara “evet”in avantajlarını anlatmamız çok zor. Bir anlamda, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın doğru bir tavır olamayacağı ve güneyde “hayır” diyen insanların rahatsızlıkları hakkında daha geniş bilgi sahibi olmamız gerektiği üzerinde durulmalı. Bunu becerebildiğimiz oranda eğer bu insanlar ikna edilemez ve güneyde gerçekleştirilen kamuoyu yoklamaları ışığında olumsuz bir sonuçla karşı karşıya kalırsak, bir sonraki çözüm denemesinde, bu insanların tam olarak ne istediklerini daha iyi anlamış ve belki de Kıbrıs sorununa daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirebilmenin yolunu açmış olacağız.
Güneydeki hayır dalgasının altında yatan bazı sebepler...
Referanduma beş kala, Kıbrıs’ın kuzeyinde sanki her yer güllük gülistanlıkmışçasına bugünlerde güneye odaklanmış olmak ve orada olup biteni anlamaya çalışıyor olmak mutluluk verici değil. Buna rağmen güneydeki bir “hayır”cının gözüyle Annan planının nasıl görüldüğünü ayrıntılı bir şekilde ele almakta fayda var. Rum tarafında “hayır”dan yana tavır geliştirenlerin en fazla üzerinde durdukları noktaların başında kuzeyde “yabancı” muamelesi görecek olmaları var. Diğer taraftan Türkiyelilerin hemen hemen tümü kuzeyin sahibi konumuna yükselecekler. Bu da Rumlar açısından kalelerinde görecekleri bir düzine gole eşdeğer. Rumlara göre Kıbrıs sorununun iki temel sebebinden bir tanesi Ada’daki Türkiyelilerdir... Bu konuda Kıbrıslı Türklerin geliştirmiş olduğu biraz da zorunlu diye nitelendirilebilecek toplumsal akıl ve “insancıl yaklaşım” maalesef güneyde yok. Daha ileriye gidecek olursak, pek çok Rum, toplumlarımızın işbirliği için Türkiye düşmanlığının elverişli bir zemin teşkil ettiğini dahi düşünüp bunu zaman zaman hiç çekinmeden önerebiliyor. Bir başka nokta ise “sahte” diye nitelendirdikleri devletin pek çok uygulamasının yasallaştırılacak olması. Onlara göre KKTC’nin kurulması ve dolayısı ile varlığı, “suç” ile eşdeğer. Böylesi bir rejimden kurtulmak bir tarafa, bunun uygulamalarının yasallaştırılmasındansa referandumda “hayır” oyu kullanmayı tercih ediyor bazı Rumlar. Planın birey bazında ele alınması durumunda ise bir Kıbrıslı Rum açısından plana “hayır” demenin başka birtakım gerekçeleri su yüzüne çıkıyor. Oy, netice itibarı ile bireysel bir haktır. Bireyler, oy haklarını kullanırken, doğaldır ki buradaki Kıbrıslıların ve/veya Rumların toplumsal çıkarlarının yanında belki de daha fazla kendi bireysel çıkarlarını koruyacak bir planı tercih edeceklerdir. Annan planında bu bağlamda Rum bireyler açısından ciddi dezavantajlar mevcut. Kısaca bir örnek vermek gerekirse; bir Rum herhangi bir devlet görevi için iş başvurusu yaparken, Kıbrıslı Türklere verilen kotalar nedeniyle mağdur olma riski ile karşı karşıyadır. Kıbrıslı Rum açısından bakıldığı vakit, o görevi layıkıyla yapamayacak olsa da sırf Türk olduğu için bir başkası kotalardan faydalanıp o kadroyu kapabilecektir. Hala hazırda AB üyesi olan bir birey, böylesi bir ayrımcılığı kolay benimseyemez. Bir bireyin, İngiltere’de (yabancı bir AB ülkesinde) bile yapacağı bir başvuru yasal zeminde sırf Rum olduğu için engellenmezken, kendi ülkesinde, bu birey böyle bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalabilecektir. Kıbrıslı Türk bir birey bu açıdan bakıldığında Kıbrıs’ta krallar gibi yaşayacaktır çünkü göreceli olarak bir Kıbrıslı Rum’a göre iş başvuruları esnasında çok ciddi avantajlara sahip olacaktır. Kıbrıslı Rum bireyin bu plana “evet” derken kendi kendi ile yapacağı çıkar muhakemesi göz önünde bulundurulduğunda, Kıbrıslı Türk birey için “evet” oyu kullanmak çok daha huzurlu ve güvenli bir tercihe dönüşecektir. Bu “ayrımcılığın” ortadan kalkabilmesi için elbette “zamana” ihtiyaç duyulmaktadır. Akıllıca olan, bu zamanın Annan planı çerçevesinde oluşturulacak yeni devlette, yapıcı yaklaşımlar çerçevesinde, güvene dayalı ortak çalışmalarla geçirilmesidir. Mal-mülk, yerleşim konularında ise tam bir kaos hakim. Pek çok Rum, kendi ülkesinde, üstelik de adında “birleşik” kelimesinin kullanılacağı yeni devletinin kuzeyinde, ev satın alamayacak, eski evine dönemeyecek, çeşitli engellerle karşılaşacak ve bir anlamda ülkesinin kuzeyine, “burası benim vatanımdır” diyemeyecektir. Elbette tüm bu kaygıların kuzeyde çok daha ciddi muadilleri vardır. Örneğin, azınlık durumuna düşme korkusu gibi... Her şeye rağmen, bütün Kıbrıs’ı vatan bellemiş bir bireyin bu plana “evet” mührünü basarken yaşayabileceği sıkıntıları irdelemek açısından bir anlamda kendimizi “hayır”cı bir Rum’un yerine koymaya çalışmalıyız. Bu insanlar için bir başka önemli handikap ise Türkiye’ye karşı duydukları güvensizliktir. “Geçmişte yaşadıklarımız Türkiye’ye güvenmemek için geçerli sebepler içeriyor” diyorlar. Türkiye’nin plan çerçevesinde atması beklenilen adımları, plan imzalandıktan sonra atmayabileceği düşüncesi hakim güneydeki insanların bir bölümünde. “Askerini geri çekme” başlı başına bir sıkıntı Rumlar açısından. 6 yıl bekleyeceklerini, Türkiye’nin bu süre dolduktan sonra “belki” askerini geri çekeceğini, üstelik günün sonunda bu askerlerin tümünün de çekilmeyeceğini düşünüyor bazı Rumlar. Bunun karşılığında ise “onlara karşı işlenmiş suçların” bu plan sayesinde yasallık kazanması ve daha da önemlisi bu suçlarla ilgili hiç bir hesap sorma sürecinin yaşanmayacak olması onları düşündürüyor. Hepsinden öte, Rumlar, kendi toplumlarına güvenmiyorlar! Güneydeki referandumda “evet” çıkması durumunda bile toplumun hemen hemen yarısına yakını bu plana karşı oy kullanmış olacak. Burada demokratik bir karar alınacağı aşikar. Ancak önemli bir toplum kesiminin bu plandan tatmin olmaması, ileride yaşanması olası ciddi tehlikelerin de bir işareti olabilir. Bu da bazı Rumları, referandumda çok az bir farkla “evet” çıkmasındansa “hayır” oyu kullanarak planın hayata geçirilmesinin engellenmesi ve böylelikle olası tehlikelerin önüne geçilebilmesi rasyoneli etrafında kenetlenmeye sevk ediyor.
Görüldüğü üzere en olumsuzu düşünerek hareket etme hastalığı sadece biz Türklerde yok. Rumlar da olası tehlikeleri düşünerek zaman zaman değişimin önünde durmayı tercih edebiliyorlar. Böylelikle kendilerini daha güvende hissediyorlar... Güvenlik konusundaki çekincelerinden dolayı referandumda “hayır” diyecek olan Rumların endişelerinin pek çoğu, kuzeyde güvenlik kaygısından hareketle “hayır” demeyi düşünenlerin endişeleriyle benzeşiyor. Daha güvenli bir gelecek kaygısı hakim her iki tarafta da... Ancak özellikle güvenlik konularında “diğer tarafın” gerekçeleri üzerinde kafa yorarken, aslında bunların pek çoğunun ne kadar geçersiz ve tam anlamıyla birer evham olduklarını rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bu da bizi “evet” noktasına bir adım daha yaklaştırıyor.
Gerçek demokrasiye saygı...
Her şeye rağmen Rumlar “hayır” noktasında ısrarcı olurlarsa, bundan dersler çıkarmak, güneydeki demokratik yapıdan esinlenmek ve orada yaşayan Kıbrıslıların sağduyusuna güvenmek durumunda kalacağız. Kuzeyde ise 1974 sonrasındaki tüm çabalara rağmen demokratik, sivil ve Kıbrıslıların oylarına dayalı bir yapı oluşturulamamıştır. Gelinen aşamada ise bu bağlamda, “çözüm uğruna” çok önemli geri dönülemez tavizler verilmiş, “Kıbrıslı gibi düşünmeyen” pek çok insanın da ülkenin geleceğine dair söz söyleme hakkı olduğu, vazgeçilmez bir toplumsal gerçekliğe dönüştürülmüştür.
En ideal olanı referandumdan her iki tarafta da evet çıkmasıdır...
Referandumda her iki tarafta da evet çıkması için Başbakan Sn. Talat’ın Kıbrıslı Rum parti liderleriyle görüşmek istediğini açıklaması bir iyi niyet göstergesidir. Burada eleştirilmesi gereken nokta ise bugüne kadar Sn. Talat’ın sadece Türkiye ile istişare yapmayı tercih ederek, referanduma beş kala Kıbrıslı Rum parti liderleriyle de işbirliği yapmayı aklına getirmiş olmasıdır.
Kıbrıs Kıbrıslıların olabilecek mi?
Sn. Talat, Kıbrıslıların kendi ülkelerine sahip çıkabileceği bir ortam yaratmak adına süreç içinde güneydeki meslektaşlarıyla içli dışlı bir iletişim kurmaktan kaçınmış, solun olmazsa olmazı sayılan, çözümün de yegane anahtarı olan diyalektiği yani birbirinden etkilenmeye açık bir iletişimi bir tarafa bırakmıştır. İki toplumun en örgütlü barış yanlısı partileri arasında karşılıklı bir etkileşim ve “aynı dili konuşma” prensibi bu süreçte hayata geçirilememiş, barış hedefi biraz da şansa bırakılmıştır. Şimdi iki farklı dünyanın insanları, bambaşka şeyler anladıkları karışık bir plana “evet” ya da “hayır” diyecekler. İki toplumun vereceği “evet” oyları ile “hayır” oyları bambaşka mesajlar içerecektir. Yine de çok fazla derinlemesine düşünüp konuyu karmaşıklaştırmak yerine yapıcı bir yaklaşımla Anan planına “evet” demek ortak bir gelecek kurmak açısından bana göre en mantıklısıdır. Bu sayede solun olmazsa olmazı diye nitelendirilebilecek diyalektik bir etkileşimin önü açılacak, etnik farklılıklardan doğan sıkıntılar ancak bu sayede törpülenebilecektir. Aksi ise etnik farklılıkların daha da kalıcılaşması, ülkenin iyiden iyiye bir belirsizlik girdabına sürüklenmesi anlamına gelecektir. copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||