Görüş, 20 Mayıs 2003

Birikim Özgür

 

Çağdaş Muhalefet*

Dünya artık değişti...

Muhalefet anlayışı da değişiyor haliyle...

“Etkili muhalefet” tanımlanıyor. Bu işin başını tabi ki eleştirel teoriyi temel alan ancak eleştirel teoriyi de eleştiren post-modern tartışmacılar çekiyor.

Bizim de en büyük derdimiz “edilgenlik” yani etkisizlik olduğundan hareketle toplumsal dinamiklerin lehimize olduğunu da göz önünde bulundurarak “etkili muhalefet” yaratmayı tartışalım... “Etkili muhalefet”, özgürleştirici yani egemen politikaları, hegemonyayı, statükoyu ürkütmekle kalmayıp, ciddi anlamda bir dönüşümü de gündeme getirecek bir muhalefettir.

Galiba “etkili muhalefet” için ortaya konan biraz da teorik olan saptamaları görmezden gelirsek, toplumsal dinamikleri heba etmiş olacağız. En büyük tehlike “toplumun dinamizmini kendine mal etme” hırsı olacaktır... Bunun da etkili muhalefete değil sisteme daha fazla katkıda bulunacağı iddia edilebilir. Niye? “Etkili muhalefet farklı kimliklerin ortak paydada buluşarak yürütecekleri bir muhalefettir” de ondan... Bunu şu şekilde açalım:

***

“Eski bayramlar” hikayelerini çok duyarız.

Eskileriyle kıyaslandığında, şimdiki bayramların tadı tuzu yok derler...

Halbuki insan, aynı insan.

Değişen tek şey zaman...

Kesinlikle reddediyorum potansiyel olarak insanların değiştiğini!

Orada burada “takılan” gençler, daha kötü, eskiye oranla daha akılsız falan da değil...

Gençlerin yaşam tarzlarını eleştirirken, eski bayramları yad ederken, insanlığın en büyük zaafına yenik düşüyoruz... O anı yaşıyor ve sadece o anı değerlendiriyoruz...

Kavramsal olarak bayramlar yine bayramsa, insan da insansa ve hala daha doğup belirli bir yaştan sonra genç olarak tanımlanmaktaysa, değişen tek şey olan zamanın getirdiklerine ve götürdüklerine bakmak gerekir.

Madem ki bireyden başladık, bireysel yaklaşımlarımız üzerinden zamanla birlikte bizlere empoze edilen yaşamı göz önünde bulunduralım...

İçinde yaşatıldığımız, gittikçe siyasi anlamda daha da etkisiz kılındığımız ortamda, buna bir karşı duruş geliştiriyoruz hepimiz... Niye?

Varolmak için...

Karşı duruşumuz maalesef gittikçe daha bencil bir hal alıyor... İnsan etkisizleştirildikçe, bireysel olarak varlığını daha çok hissetmeye yöneliyor, toplumsal ve hatta tüm dünyanın geleceğine yönelik düşünmekten ziyade “kendine” yöneliyor.

“Gemisini kurtaran kaptan” psikolojisinin altında yatan sebep bu...

İşte bu psikoloji hem eski bayramların özlemle yad edilmesine hem de gençlerin “orada burada takılmalarına” ön ayak oluyor...

Conrad Lodziak, “İhtiyaçların Manipulasyonu: Kapitalizm ve Kültür” isimli kitabında, bu bahsettiğim yaşam tarzına, “özelleştirilmiş kültür” adını veriyor.

Kapitalizm, bizlere “özelleştirilmiş kültürler” vaat ediyor.

Bu da toplumsal parçalanma ve tecrit anlamına geliyor haliyle...

***

“Muhalifliği” eğer eski bayramları yad eder gibi, gençlerin “orada burada takılmalarını” dinozorca yaklaşımlarla eleştirir gibi ele alırsak, gerçekten de dinozoruz demektir.

İnsan aynı insan...

Eldeki bulgur, aynı bulgur.

İnsan, yine aynı “basit” insan Nietche’nin buyurduğu üzere...

Muhalif yaşam tarzı, “özelleştirilmiş kültür” genlerimize kadar işlenmeden evvel o basit insanların için makbuldü. Bugün ise değil...

“Özelleştirilmiş kültür”, “özgürleştirici politikaların” önüne büyük zorluklar çıkarıyor.

Özgürleştirici politikalar, bu nedenle sürekli kan kaybediyor.

Lodziak, bu gidişe dur demek için, “özelleştirilmiş kültüre” alternatif olarak “özerkliği” öneriyor.

Dönüşümün gerçekleşmesi için günümüz şartlarını da göz önünde bulundurarak, özelleştirilmiş kültürlere hapsedilmiş bireylerin, “edilgenlikten kurtulma” yani bir anlamda “özgürleşme” kavramına yakınlaşmaları adına özerklik vaat ediyor...

Nedir bu “özerklik kültürü”?

Politik-muhalif hareketler dahilinde özelleştirilmiş kültürden etkilenmekte olan insanlara “daha fazla kimlik ihtiyaçlarını karşılama” olanağı yaratmaktır özerklik kültürü... Böylece benim son birkaç yıldır yazılarımda vurguladığım şu zincir hayata geçirilmiş olacaktır:

Güven -> Özgüven -> Katılımcılık -> Demokrasi...

Bireylere güvenip özgüvenlerini pekiştirirseniz, katılımcılık artar ve demokrasi bu şekilde hayat bulur.

Bu nedenle Lodziak’ın “özerklik kültürü” gerçekten anlamlı ve göz önünde bulundurulmalı...

Kıbrıs’ta yıllarca özelleştirilmiş kültüre hapsedilmiş insanların muhalif yaşama katılmasını bekledik. Biz bu hayal ile yaşarken, özelleştirilmiş kültür, muhalif hareketlerimize nüfuz etti...

Tam tükendik derken Annan diye bir adam, AB üyeliği başvurusunu fırsat bilerek Kıbrıslı Türklere, güzel yarınlar vaat etti. Bu vaat, “özgürleştirme politikalarını” savunanlar için taze kandı. Güzel bir rüzgar yakaladık.

Bu rüzgarı kullanıp adamıza barışı getirebilecek miyiz?

Öncelikle özerklik kültürünü iyice özümsemek gerekiyor... Yani bireyden başlayarak örgütlere kadar varacak bir kimlik ihtiyaçlarını karşılama pratiğini ortaya koymak durumundayız.

Lodziak’a göre, “Politik bir muhalefet, ancak birleşik bir muhalefet olursa etkili olabilir. Bu, muhalif güçlerin birlikte çalışması anlamına gelirken; birlikte çalışabilecekleri merkezi meseleler olduğuna işaret eder”.

Bu çok zor olsa da, Kıbrıslı Türkler bu yönde bir momentum yakalamışlardır. Bunu önemsememek, “zamana ayak uydurmuş bir muhalif anlayışı” bir tarafa bırakın, içinde yaşatıldığımız sistemi de besleyecek bir politik faciadan başka bir şey değil.

BKP, dışarıdan bakıldığı zaman, “CTP’den dışlanmış, zamana ayak uyduramayan arkaik reddiyecilerin partisi” olarak görülüyor.

Halbuki politikalar incelendiği zaman, son 4-5 yıldır, Kıbrıs’ta etkili bir muhalefet için en çağdaş, en gerçekçi yaklaşımı BKP ve KSP ortaya koymuşlardır. Kendi kimliklerini ortaya koyarken bile özelciliği ateşlemekten uzak, sorumlu, işbirliğine yönelik tartışmaların toplumda tetikleyicisi olmuşlardır. Zaman, onları haklı çıkarmıştır. Bu akımlar “cam fanustaki gül” görünümlerinden kurtulabilirlerse ve bu politikalara “bir avuç insan” oldukları için sarıldıkları izlenimini kırabilirlerse geleceği şekillendirme ihtimalleri yüksektir...

Toplum, “Biz de işbirliğinden yanayız ama seçimlerde bu meseleyi sadece lafta bırakalım” gibi yaklaşımlara yüzünü çeviriyorsa, son 5 yıldır güç birliğini anlatan ve vurgulayanlara teşekkür etmemiz lazım. Bu teşekkür, “asimilasyon” meselesine ettiğimiz teşekkür kadar yalın ve toplumsal olmalı...

* Bu yazının kısaltılmış hali Bağımsız Kıbrıs Gazetesi’nde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org