Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 22 Mayis 2001
Birikim Özgür

Savaş Çığırtkanlarına Karşı Barış Tehditi

Savaşı yaşadınız mı?

Bu bir “kaza” değil... Başka birşey...

Her an ölümle burun buruna yaşamak ve beklemek... Tek çare beklemek...

Çok savaş hikayesi dinledik, çokça da filmlerde tanık olduk bekleşen korku yüklü insanlara.

Bizim nesil kokusunu duymadı savaşın. Herhalde o kokuyu duyan bir kez daha unutamaz. Hemen yanındaki arkadaşını parçalayarak geçen şarapnel parçasını unutabilir mi bir insan? Unutursa insan olabilir mi? Unutmazsa psikolojisi nasıl etkilenir savaştan?

Üzüntülüyüz çünkü az gelişmiş, çağdaşlaşamamış ve dünyanın gidişatını takip edememiş kimselere kaldı toplumumuzun geleceğinde son sözü söylemek...

“Kötü” savaşı biz yaşamadık.

Ailelerimizden dinledik.

Ölümle burun buruna yaşamış ve sağ kalabilmiş aile fertlerimizden duyduk insan canının ne kadar kıymetli ve aslında ne kadar kıymetsiz olduğunu... O ince ipin üzerinde yürümedik biz hiç. O ince ipte yürüyüp de karşıya ulaşmadık gönlümüzü ferahlatmaya...

20 temmuz sabahını yaşamadık örneğin biz.

Osmanlı 20 temmuz sabahı gelmiş, Raif Denktaş’ın ifadesiyle, “Milli bir coşkuyla savaşan mücahit mükafat istemiyordu, evini de düşünmüyordu ama neydi o anlamsız toplanma ve o gafil nutuk?” sorusunu “ateşkesten sonra şimdiki meclisin avlusuna getirttikleri beş yüzü aşkın biz yedeklere nasıl haksızca küfür edildiğini gördüğümde...” diyen gençlerin akıllarına gömerek bazı işaretler vermiş ve nihayet geliş o geliş... Ne doğru dürüst bir yapılanma, ne doğru dürüst bir politika... Hepsi biz Kıbrıslı Türklere hep “fazla” görülmüş anlaşılan. Doğal olarak bunları dile getirmeye kalkanlarda “hor” görülmüş 25-30 yıldır...

Tüm bunlar 20 temmuz sabahı yaşanan coşkuyu rehavete dönüştüren negatif etmenler... Herşeye rağmen 20 temmuz sabahı kimse gökyüzünden gelen jet seslerini duyduğu zaman “travma”dan söz etmeye başlamamıştı hemen. Kimse niye geldi bu uçaklar da demiyordu!

Gelen uçaklar her insanın yüreğine su serpmiş, savaşı sonlandırmıştı bir şekilde.

Nasıl bir hayatın başladığı bilinmezdi ancak savaşın bitişi büyük bir ayıbın ortadan kaldırılması gibiydi mutlaka.

Son sözü söyleyenlerde hep kabahat.

Adamlar hala daha savaş çığırtkanlığı yapıyor. Yunanistan’ı Türkiye adına tehdit edebiliyor. Pes doğrusu...

Yaşanan onca acıya rağmen savaşın adını ağzına alabiliyor bazı dünyanın gidişatını takip edememiş kimseler... Ve yine bu şahsiyetler yüzünden 20 temmuz sabahı Kıbrıs Türkü’nün yüzünü güldürenler artık sıfırı tüketmiş, ne yaptığını bilemez, manevralardan bıkmış usanmış kendi halklarının kaderini Kıbrıs’ın tayin etmesinden rahatsız...

İşin kötüsü, koskoca bir 70 milyondan, göreceli niceliği küçük de olsa biz Kıbrıslı Türklerden bahsediyoruz. Olan manevra yapanlara, savaş tehditlerinde bulunanlara olmuyor, olmayacak.

O ipin üzerinde yürüyecek olan onlar değil, bizleriz.

Kendini bilmez birkaç kişinin yönetim anlayışları yüzünden tarih boyunca milyarlarca insan hiç uğruna ipler üzerinde yürütülmüş, milyonlarcası gereksiz yere yürütüldükleri ipten düşmüş, karşıya ulaşamamışlar... Ne acı ve ne kadar da basit... Karşıya ulaşamamışlar... Ölmüşler... Neden? Sultan Süleyman’a bile kalmamış bir dünyayı kendi hırslarıyla zapdetme hevesine kapılmış kötü politikacılar yüzünden...

***

Daha geçenlerde Orta Doğu’da “anlamsız” bir ölüm yaşandı. Henüz 4 aylıkken, daha ince bir ipin üzerinde yürütüldüğünün farkına bile varamayacak küçücük bir yavru karşıya ulaşamadan acı şekilde can verdi. Suçlu? Tabi ki bölgede insanların dini inançları üzerine çirkin politikalar üretebilen birkaç kan düşkünü... Oralarda da mutlaka “Kan içinde boğulacaklar” diye tehditler savuranlar vardır ve küçük Iman Haju’nun ölümünde en büyük paya da onlar sahiptir! Toplu ölüm demektir savaş... Toplu katliam... Sorumluluğu da savaş tantancılığı yapanlardan başkası değildir. Yangına körükle gitme geriliğini her fırsatta sergileyen politikacılardır Iman’ın ölümünde en büyük pay sahipleri...

Aşağıda birçok anlamsız ölümün yaşandığı İsrail-Filistin çatışmasında hayatını kaybeden 4 aylık bebeğin hikayesi vardır. Filistinli bir arkadaşımız bizimle paylaşmış, biz de Denktaş’ın ve generallerin kan kokan açıklamalarına karşılık olarak sizinle paylaşıyoruz. İşte barışseverlerin mücadeleyi kaybettikleri noktada sıradanlaşacak bir hikaye...

Iman Haju; at only 4 months old the youngest victim of Israeli brutality

Palestinians in Khan Younis and its environs can do little but try to live as normal a life as possible, although their circumstances; living under brutal military occupation, are far from normal. Those lucky enough to have jobs struggle each day to reach their place of employment, faced with the overwhelming difficulty of getting around Israel’s tight and extensive military siege to reach their place of employment. They wait anxiously each day for their children to come home safely from school. Children risk their lives to reach their schools and return at the end of the day, and the hustle and bustle on the streets of Khan Younis goes on, the noise of vendors, passersby and even the unemployed.

In the midst of all the hubbub, Suzan Haju, a 20-year-old Palestinian from Deir Al Balah, arrived at Al Amal quarter near Khan Younis refugee camp to visit her family, after long months of having been unable to reach them.

But somewhere else, Israeli political and military leaders had issued an order to their forces: the time had come to shell Khan Younis, and to accompany their artillery assault on this busy civilian neighborhood with automatic gunfire.

With an almighty crack, the shelling began.

Two women and three children: Suzan Haju and her 39-year-old mother Samia, Suzan’s 4-month-old baby Iman, her small sister Dunya, aged 6, and her even smaller brother Mahmoud, aged just 18 months, were sitting in the home of Mustafa Al Haju. The house’s roof is made of asbestos; the family are aware of the danger of this material, but it was all they could afford. Suddenly, the asbestos was shattered; an Israeli shell penetrated and hit baby Iman, blowing her into pieces.

The same shell also hit Iman’s mother Suzan and her grandmother Samia, leaving the two women in critical condition. Her baby uncle Mahmoud was left struggling for his life, and her 6-year-old aunt Dunya received shrapnel wounds.

Later on Al Jazeera TV, the newscaster warned, “Some viewers may find the following pictures disturbing.” He was right, for the pictures were of murdered baby Iman, her internal organs on the floor outside her little body.

42-year-old Suad Haju, Samia’s sister, the commissioner of the Women Activities Department for Public Works and president of Martyr Buthayna Haju Society, was almost the sixth victim of that shell; at 11:10 am, the time it arrived, she was on her way to see Suzan, who had just arrived from Deir Al Balah.

Suad Haju had lost her 5-year-old daughter Buthayna in the first Intifada, so she established a charity in the name of her little girl. Suad told LAW that she heard a powerful explosion when she was only 20 meters from the house, followed by another three explosions. She then saw her young niece Dunya, running screaming from the house, her hands and feet bleeding. Suad ran inside to find Samia lying on the floor, Mahmoud and Suzan lying next to her, and tiny Iman with her back torn open and her internal organs on the floor.

They had been trying to escape the house, Suad told us, when shrapnel hit Iman’s back and went through her chest and into that of her mother. Other shrapnel hit the others.

The injured were taken to hospitals in the Gaza Strip, and Samia Haju was sent to hospital Jordan in a critical condition. Dr. Abdullah Al Basheer, manager of Jordan Hospital, described her condition as follows: the shrapnel caused major damage to her intestines and pelvis, and had fractured her skull.

At Al Shifa Hospital in Gaza, Suzan’s pain was almost too difficult to observe. She desperately wanted to see her daughter for the last time!

The baby’s father, supported by crutches due to a wound inflected by Israeli bullets towards the end of 2000, wondered if Iman had been preparing bombs and threatening Israeli lives. With tears running down her face, he told us, “This is her wedding.”

Interview with Suzanne Haju, Iman’s Mother

Mother of four-month old baby Iman Haju lay in hospital, ‘critically’ injured by the same shrapnel which killed her baby. In a moving interview on Voice of Palestine today, Suzanne could not stop crying, repeating her child’s name. “What do you expect me to say,” she wept.

"My baby died in my arms, her blood on my shirt. I was supposed to protect her. Why?” Why Iman?”

“I ran to hide her under a tree, but realised that she had already died.”

“She saved my life, when I was supposed to save hers. Thank you my darling, thank you. Please forgive me. I watched you die in my arms.”

“She came to me last night and kissed me.”

Suzanne’s elderly mother was also critically injured in the shelling, as well as her daughter and husband.

“They destroyed our whole family,” she said. “We were a happy family.”

“Iman used to laugh and sleep. I swear she used to laugh and sleep. She was happy.”

“What have I done to deserve this.”

“They deprived me of my daughter Iman. God forgive them.”

“What do you expect me to say.”

***

Böylesi anlamsız toplu ölümlerin yani savaşların önüne geçmek için iğneyle kuyu kazmak gibi bir görev düşüyor sağduyulu dünya vatandaşlarına...

Savaşa karşı barışı savunmak, bunun için elden geleni yapmak...

Barışseverlere düşen görev bu...

Barışı savunurken gerekirse savaşmak...

Ne kadar ilginç bir kısır döngü!

UHH, TMT “B”...

Düzlüğe çıkmak için ne kadar da ihtiyacımız vardı bu örgütlere!.. Allah onlardan razı olsun!.. İyi ki varlar!..

Onlar bizimle savaşacak... İçte...

Onlar rumlarla savaşacak... Dışta...

Zihniyetin temsilcisi kim?

Kıbrıs Türkü’nü tamamen gözden çıkarmış bir düşman... Savaş tantanaları koparan bir lider...

İçte ve dışta... Savaş...

İyi ki silahlarımız kalemlerimiz... İyi ki “aklın silahı barıştır” bizim için... Yangına körükle gitmeyip akılcılığı ve özgürlüğü sonuna kadar savunmak bizim görevimiz...

Savaştan bahsedenlere “hodri meydan” diyebilmek... Bu meydanda onların az gelişmiş beyinlerinin ürünü savaş tantanları olurken, bizler onlara taş değil çiçek uzatacağız... Aklın en büyük silahı olan barışla gideceğiz onlara... Barışı savunmak için gideceğiz...

Savaş kültürüne karşı barış kültürünü sahiplenip içte ve dışta savaştan bahsedebilenlere bir tokat gibi vuracağız insanlığımızı...

Kıbrıs Türkü’nün en büyük şanssızlığı bu işte... Japonya atom bombalarıyla yanan insanlarının görüntülerini barışı anlatmak için kullanırken, Türkiye ile Yunanistan halkları her geçen gün birbirlerine daha da yaklaşırken, iki ülke ortak çıkarları doğrultusunda ortak organizasyonlara kalkışırken, bizim tantanacılar Türkiye’den gelen folklörcü çocuklara “Gidip toplu mezarları da görün!” diyor... Görün ki Rum yani düşman kimmiş öğrenin... Bu kader değil... Şanssızlık mı acaba? “Gidip toplu mezarları da görün” diyenler akıl, Kıbrıs Türkü’ne de sabır dilemekten başka yapacak birşeyimiz de yok...

Sadece barış kültürüne sarılmak düşüyor bizlere...

Ya kışlalara taşınan liseli gençlere ne demeli? Bu da mı şanssızlık? Eğitim sistemimizin hedefleri arasında “militarist bakış açısıyla düşünebilen gençler yetiştirmek” var mı? Eğer yoksa eğitim bakanlığı liseli gençlerin topluca silahların gölgesinde boy göstermelerine nasıl olanak sağlar? Eğitim bakanlığının onayı alınmadı mı?

Alın size bir AİHM’lik bir vaka daha...

Bu konuyu irdelerken Sevgül Uludağ Hamamböcüleri Dergisi’ndeki Yeraltı Notları köşesinde 16 mayıs tarihli yazısını UNESCO’nun altın değerindeki barış kültüründeki “olmazsa olmaz” noktalar listesiyle ölümsüzleştirmiş... “Silahsızlanmaya evet, ama...” başlıklı yazıyı ölümsüzleştiren kısımdan faydalanmayı, yazımız çerçevesinde tekrar vurgulamayı “gerekli” görüyoruz. Barış kültüründen ne anlamamız gerektiğini bir kez daha hatırlamakta fayda vardır:

“UNESCO, 1995’de Manila’da düzenlediği uzmanlar toplantısında barış kültürünü ele almıştı. Buna göre gençlerimize aşılanmak istenen şiddet kültürü otoriteye ve baskıya dayanıyor. Şiddet kültürü, ne etik, ne de yasal olmasına karşın, verilen eğitim aracılığıyla zaman içinde toplumlar tarafından “kabul edilir” hale getiriliyor. Ve UNESCO, barış kültüründe “olmazsa olmaz” noktaları şöyle sıralıyor:

“Kadın-erkek arasında eşitlik, farklılıklara saygı, hiçbir halkın bir başkasından ahlaki, ruhi ya da entellektüel bakımdan üstün olmadığı ve herkesin barışa katkıda bulunabileceği gerçeği, insana, ister kadın ya da erkek, ister yaşlı ya da genç olsun, tam bir saygı.

Barış kültüründe insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkilerde egemenlik, sömürü ve ayırımcılık yoktur. Barış kültürü, özgürlük ve evrensel saygı kültürü olacaktır. Tüm insan haklarına saygı gösterilecek, çifte standartlara son verilecektir.

Barış kültürü dayanışmayı esas alacak, acı çeken herhangi bir toplum için tüm dünya halkları sorumluluk üstlenecektir. Barış kültüründe halklar harcanamaz ve sömürülemez. Barış kültürü, zayıf olan olsa dahi, onun onurunu ve refahını güvence altına alır.

Barış kültürü, global birbirine bağımlılık, ortak insani ihtiyaçlar ve insanlığın geleceği için ortak sorumluluk gerçeklerine dayanacaktır. Barış kültüründe insanlar cinsiyetleri ya da başka bir insani kimlik taşıdıkları gerekçesiyle engellenmeksizin, tüm potansiyellerini kullanabilirler.

Barış kültüründe insanlar, insanlık dayanışmasına ve adalete değer verecek biçimde eğitim görecek, bireysel ya da toplumsal amaçlara ulaşmak için şiddet kullanımını reddedeceklerdir. Eğitim değerleri ise birbiriyle yarışan ayrı toplumlar yerine global bir toplum çerçevesi içinde kalacaktır.

Barış kültüründe iktidar paylaşılacaktır, sorumluluklar paylaşılacaktır.

Barış kültüründe çatışmalar şiddete başvurmaksızın, karşılıklı çıkar temelinde çözümlenecek, çözümler toplumları barıştırıcı ve güçlendirici olacaktır.”

Madem ki bir “kültür”den bahsediyoruz ve bu kültürün evrenselleşmesinden yanayız, ilk aşama mutlaka kendi kültürümüzü barış hamuruyla yoğurmak olmalıdır. Biliyoruz ki evrensel kültür toplumsal kültürlerin zengin katkılarıyla gerçetekten evrenselleşecektir.

Bu noktada yeniçağ gazetesinde geçtiğimiz yılki 1 eylül dünya barış günü sonrası yayımlanmış yazımızı tekrardan hatırlatmak, tekrar tekrar kültürümüze sahip çıkmak isteriz.

Yazımızın başlığı “Bir Eylül Kültürümüze Sahip Çıkma Günüdür”* idi.

İçeriğinde şunları yazmıştık:

“1 Eylül gecesi Kıbrıs’ın kuzeyindeki barış sevdalıları İnönü Meydanı’nda buluştu.

Erdal Atabek, “Barış Bir Kültürdür…” başlıklı yazısında barışı bir kültür olarak algılamanın önemini vurguluyor.

Atabek, savaşla barışın iki ayrı kültür olduklarını anlatıyor.

“Savaşın temel dinamikleri korku, üstün olmak ve ezmektir. Barışın temel dinamikleri ise cesaret, eşitlik ve birlikte yaşamaktır. Onun için de barış ayrı bir kültürdür”

Barışla savaşın farkını Atabek bu şekilde belirtiyor.

Türkiye’deki durumu anlatırken ise “Silah atmanın yiğitlikle eşdeğer sayıldığı bir kültürde barıştan söz etmek de korkaklık sayılır” diyor.

Atabek devamında barış kültürünün özelliklerini sıralıyor;

“…

Çünkü barış başka bir kültürdür ve asıl cesaret ‘barışçı olmak’ ta yatar.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , bir arada yaşamayı kabul etmektir.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , kendini üstün görmekten vazgeçmektir.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , sorunların çözümünde şiddetten başka bir yol aramaktır.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , başkalarını anlama isteğidir.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , kendinden başkalarının da hakları olduğunu kabul etmektir.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , yaklaşmak ve yakınlaşmaktır.

Çünkü, ‘barış kültürü’ , ötekilere eşitlikle bakabilmektir.

Ve bütün bunlar, büyük cesaret isteyen davranışlardır.”

Atabek’in sıraladığı tüm bu özellikler Kıbrıs insanında vardır. Sorun kendimizde olan bu özellikleri bir ayna gibi yansıtacak liderliğe maalesef sahip olamayışımızdır.

Bu durum miting sırasında “Biz dengeli ekonomi diyoruz, sen paket diyorsun...biz bu memleket bizim diyoruz, sen şükran diyorsun...biz federasyon diyoruz, sen entegrasyon diyorsun...Kıbrıs Türk halkı olarak soruyoruz Sayın Denktaş, Sen kimi temsil ediyorsun?” şeklinde dışa vurulmuştu.

***

Eğer İnternet’ten bize ulaşan mitingle ilgili gazete haberleri doğruysa, polis güçleri artık “Kıbrıslı gibi” davranmıyor. Rejimin cesareti kırılmıştır. Rejim barıştan gittikçe daha da uzaklaşmaktadır.

Gelecekteki etkinlikler de artık eskisi gibi olmayacak.

Entegrasyonun nefesini hiç bu kadar ensemizde hissetmemiştik. “Kültür” erozyonu hiç bu kadar yoğun olmamıştı.

Ekonomik paket zaten sinirleri germişti.

Şimdi bizi ençok endişelendiren dönemeçteyiz.

Entegrasyon bu kadar açık seçik gündemi belirlememişti.

Acaba Dikmen’deki olayla ilgili yazılanlardan dolayı bazı aydın, gazeteci ve politikacılara açılan davalar bu hafta neticelendirilecek mi?

Entegre edilmekte olduğumuz ülkede vatandaş ekonomik anlamda sefilleri oynuyor. Bu ülkede demokrasiden eser yok…

En masum eylemde bile polis copları mutlaka konuşuyor.

Bu ülkede ilkokul çocukları “Okul istiyoruz” diye pankart açınca mahkemelerde süründürülüyor.

Cezaevlerinde hasta tutuklular ölüme terk edilmiş…

Türkiye’de iki bine yakın faili meçhul cinayet işlenmiş. Ülkenin başbakanı asılmış. Söylediği sözlerden dolayı bir başka başbakan hapse mahkum edilmiş, uçan kuştan medet umarak mahkumiyetini ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Türkiye AB’ye üyelik için listeye alındığında ümitlenmiştik. Kıbrıs’ta yaşayanların bu yeni durumdan olumlu şekilde etkileneceğini yazmıştık.

Şimdi korkuyoruz. Polisin “barış için” toplanmış insanlara Türkiye’dekine benzer şekilde karşılaması, göstermelik demokrasimizin Türkiye’dekine daha fazla benzetildiğinin göstergesidir.

Türkiye’de birçok aydın gazeteci “düşündüklerinden dolayı” hapistedirler.

***

Öğrenmenin en iyi yolu gözlem değil uygulamadır.

Türkiye demokrasiye ve insan haklarına saygılı ülkeleri gözlemledi. Elde var sıfır…

Şimdi yapılmaya çalışılan böylesi stratejik bir ülkeyi köşeye sıkıştırarak “uygulama” yaptırmaktır. AB’nin yapmaya çalıştığı budur. Örneğin, Yunanistan demokrasinin ve insan haklarının uygulamaya sokulması anlamında Türk halkına, Türk devletinden daha yakındır denilebilir.

Sözkonusu “uygulama yapmaya zorlama süreci”ne Kıbrıs’ın kuzeyinin de dahil edilmesini sağlamak bize düşer.

Bu nedenle YBH Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın Stokholm’deki Avrupa Sol veİlerici Partiler Konferansında gerçekleştirdiği temaslar son zamanlarda yapılan en hayırlı işlerden birisidir denilebilir.

Biz biliyoruz. Barış istemi sadece Kıbrıslı’nın gündeminde değil. Tüm dünyada Barış Günü coşkuyla kutlanmıştır. Yanlız değiliz.

Tüm dünyada insanlar ölmeye devam ediyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesi kalıcı bir barışın dünyaya hakim olduğu anlamına maalesef gelmiyor.

Ekonomik, dinsel, etnik faktörler hala daha dünyada kan akmasının başlıca sebepleri.

Silah satan ülkeler ise yangına körükle gidiyor.

“Kıbrıs sorunu dünyada devam eden en uzun sorunlardan birisidir” derken aslında evrensel barış arayışlarından medet umduğumuzu işaret ediyoruz.

Dışsal faktörlerin Kıbrıs üzerinde içsel faktörlerden daha ağırlıklı olduğu kanaatine vardığımız için evrensel barışın altını çizmekte fayda görüyoruz. Dünyadaki diğer barış savunucularından yardım talep etmek bu nedenle amaca ulaşırken en önemli ve atlanmaması gereken “yöntem” olmalıdır.

İçerde ise çabanın yönü bellidir.

Rejimin ülke insanımızı götürmekte olduğu nokta insanımızın beğeneceği bir nokta değildir. Güzel günler bizi beklememektedir. Uyarmaya çalışıyoruz. Belki bilinçlenirler diye...

“Savaşı yaratan koşulların yok edilmesi için uğraş vermek, aç ve yoksul kitlelerin barış için bilinçlenmesine yardımcı olmak. Kısaca, Soğuk Savaş’ın sona erdiği boş vermişliğini bir yana bırakıp barışa daha çok emek vermek gerekiyor” diyen Yakup Kepenek’in 4 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde ortaya koyduğu çerçevede çabalıyoruz.

Bir anlamda, buram buram barış kokan kültürümüzün elimizden kayıp gitmemesi için uğraşıyoruz. Cesaretle…”

Bugün içinde bulunduğumuz koşullar bize savaşın ne kadar “kötü” olduğunu hatırlattı. Anladık ki Denktaş toplumun başında oturduğu sürece her günümüz en az 1 Eylül’de olduğu kadar barışa ve barış kültürüne sahip çıkma günü olarak kabul edilmeli, 365 gün boyunca kültürümüze sahip çıkabilmeliyiz.

* http://www.yenicag-net.com/haber/080900/index.htm


Birikim Özgür|Ana Sayfa