Görüş, 29 Mayis 2001
Birikim Özgür
İletişim Kavramı Üzerine Bir Derleme
Bu hafta Ocak 2001’de Yeniçağ Gazetesi’nde yayımlanmış 4 tane yazımızı alt alta koyduk, beğeninize sunuyoruz.
“Filmin Sonu”, bizi iletişim kavramını irdelemeye yönelten bir yazıydı. “Niye İletişim”, sözkonusu kavramın önemini anlatır. İletişim dizisinin ikinci ayağı “Açık İletişim” başlıklı yazımızdı. İletişim kavramını irdelemeye iki yazı arasında ara vermiştik. Geç kalmamak için…
“Geç Kalmadan” başlıklı yazı beğenerek okuduğumuz Marquez’in “Veda” mektubunu içerir. O sıralar çeşitli gazete ve dergilerde bahsedilen veda mektubunu okumuş ve etkilenmiştik. Yazara olan saygımızı ifade etmek ve vedasını paylaşmak amacıyla kullandık o hafta köşemizi. İyi de oldu, varoluşçu felsefe üzerine birkaç satır yazma imkanını yakaladık.
Hamamböcüleri’nin uzun soluklu olmasını isteriz. Bu nedenle ciddi ve ilkeli bir yayın anlayışını benimsedik. İlkelerimizden bir tanesi de daha önceden başka yerlerde yayımlanmış yazılara ortamımızda yer vermemek olarak belirlenmiştir.
Önemli bir başka prensip olarak yoğun dönemlerimizde yazı hazırlayamasak bile özür dilemeyi okurlara karşı bir görev olarak benimsedik.
Özür dileme hakkımızı kullanmayı alışkanlık haline getirmemek için bu haftalık daha önceden başka bir yerde yayımlanmış yazılarımızı derlemeyi deniyoruz. “Düşünmek” üzerine yazdıktan sonra “İletişim” üzerine düşüncelerimizi aktarmak tesadüf sonucu olmamıştır.
Önümüzdeki haftalarda hamamböcülerine özel yazılarımızla buluşmak dileğiyle…
Filmin Sonu
Geçtiğimiz haftasonu tam üç tane film seyrettim.
Bir tanesi ünlü yönetmen Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” adlı filmiydi.
Savaş sahneleri o kadar gerçekçi ki… İnsan etkileniyor.
Eğitim alanında çağdaş teorilerin başında yapısalcılık gelir. Teori, “Öğrenciye ‘hap’ vermemek lazım” der. Öğrencinin kendi bilgisini kendisi oluşturabilmesi için ders ortamları tasarlanır.
Spielberg ünlü bir yönetmen. Ününü, bilgisayarla yarattığı muhteşem sahnelere borçlu.
O muhteşem sahneleri, eğitim alanında bizim sakıncalı diye nitelendirdiğimiz hazır bilgilere yani haplara benzetiyorum.
Adam rengarenk, değişik şekillerde haplar yaratmış. Bizlerde yutuyoruz onları. O renkli, şekilli hapları şeker sanıp ağzımıza atıyoruz. Bilişsel düzeyimiz bir çocuğunkiyle aynı seviyede. İzleyeceğimiz filmleri seçerken, “Bugün romantik bir film seyretmek istiyorum” diyerek veya “Bugün komedi filmine gidelim” diyerek yola çıkıyoruz.
Bizlerde artık hap istiyoruz.
En kolay şekilde duygulanmak, tahrik olmak, içimizdeki şiddeti yaşamak veya kahkaha atmak istiyoruz. Film seçerken bu güdüyle hareket ediyoruz.
“Er Ryan’ı Kurtarmak” adlı filmi izlerken nefesimizi tuttuk, iştahla filmi baştan sona izledik.
Film, ABD bayrağı ile başladı.
Film, ABD bayrağı ile bitti.
İlk ve son sahnelerde o bayrak vardı.
Toplumlarda ikonların önemi büyüktür.
İ. Melih Gökçek Ankara’nın simgesini değiştirirken hesapsız kitapsız bir iş yapmamıştı.
O, kültürü simgeleyen hitit güneşinin yerine iki minareli abuk subuk bir simgeyi topluma mal ederek kendince büyük bir iş başarmıştı.
Her babayiğidin harcı değildir simgelerle oynamak. Risklidir ancak geleceğe yönelik muhteşem bir yatırımdır.
ABD bayrağının böyle pahalı ve milyonlarca kişiye ulaşan yapımlarda yer alması da boşuna değildir. Bunu da bir bakıma “gizli hap” olarak görebiliriz. Bir çeşit fitil…
***
Diğer izlediğim filmin ismi ise Karanlıkta Dans…
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü almış bir Avrupa filmi.
Bunun yönetmeni de ünlüymüş. Adı Lars Von Trier (Ben ilk kez duydum).
Björk de en iyi kadın oyuncu ödülünü almış bu filmdeki rolünden dolayı.
Film çıkışı bir bayan, “Çok kötü çekilmiş bir film. Ne o kamera öyle sallanıp durdu film boyunca” diye bir yorum yaptı.
Kullanılan kamera yöntemi, yönetmenin Hollywood filmlerine, haplardaki o mükemmeliğe karşı duruşuydu aslında.
Film bir yarı müzikal. Bir kadını anlatıyor. Yaşadığı travma ve trajediye müziğin iyimserliğiyle karşı durmaya çalışan bir Çek göçmen kadın...
1960lı yıllarda Amerika’da bir fabrika işçisi kadın... Kendisinin mağdur olduğu bir göz hastalığından çocuğunu koruyabilmek için ameliyat parası biriktiriyor.
Kendi gözlerini kaybetmeden önce gerekli parayı biriktirmesi gerekiyor. O’nu hayata bağlayan tek amaç bu.
Birkaç satırla anlatılması zor bir film “Karanlıkta Dans”. Bunun sebebi açık. Filmde hap yok, insan var. Haksız suçlamalar var. Bir insanın amacı doğrultusunda kendi dünyasına kapanmışlığı var.
Filmin sonunda kadın idam ediliyor. Haklı olduğu halde avukata para verip yaşamını kurtarmaktansa çocuğunun ameliyat olmasını tercih ediyor.
Asılıyor.Gözleri kurtulan çocuğun gözlükleri ellerinden kayıyor kadının.
***
Garip ikilemler yaşadım filmi seyrederken.
Önce arzuladığım hapı bulamadım. Sıkıldım.
Sonra sıkıldığıma sıkıldım. “Neden bir film seyrederken kısa yoldan tatmin olmak istiyorum?” diye düşündüm. Hollywood tarzı filmlerin bağımlısı olduğumuzu düşündüm bir an için ve korktum. “Bu yazıyı yazdım”.
Çağdaş insanın kendini savunma yöntemleri üzerine kafa yordum. İkilem yaşadım. Ne için yaşıyoruz?
Haksızlığa uğradığımız zaman hiddetlenmek, konuşmak, etkilemeye çalışmak, etkilemeye çalışırken her türlü yöntemi kullanmak.
İşte bizim hayatımız bu.
Kadın saçmasapan iddialarla, olayların tersyüz edilmesi neticesinde ölüme gitti. İzleyici olarak içimiz rahat aslında çünkü O amacına ulaştı.
İçimizi burkan o kadındaki masumiyeti ne kendimizde ne de herhangi bir başka modern insanda göremiyor oluşumuz.
***
İzlediğim üçüncü filmde hem yönetmen hem de başrol oyuncusu Rauf Denktaş’tı. Bir gece yarısı TRT, BRT INT kanalına bağlandı. Bizim meclisteki konuşmaları, görüşmelerden çekilme kararını izledim.
Senaryo korkunç. Bir o kadar da gülünç. Kuzular, mezbahalar, devletine sahip çıkan yürekli parlamenterler…
Bu filmde figüran rolünde yer alıp oturduğu yerde bıyık burkanlar acaba hiç utanmıyor mu rollerinden dolayı?
Dünya mersine giderken bizler tersine gidiyoruz.
Ben bu filmin sonunu hayırlı görmüyorum.
Niye İletişim?
Birkaç hafta önce ünlü kadın şarkıcı Björk’ün başrol oyuncusu olarak görev aldığı “Karanlıkta Dans” adlı sinema filminin “etkileyici” olduğundan bahsetmiştik.
Bizi en çok etkileyen, kadının, haksız suçlamalar karşısında takındığı tavırlardı.
Modern insan, bazen haklı bazen de haksız yere, üstün, doğru, güvenilir, akıllı ve bunlara benzer güçlü insanı anlatan özelliklere sahip olduğunu ıspatlama gayretindedir. Halbuki filmdeki kadın, üste çıkacak tavırlar takınmayı bırakın, kendini savunma gayretinde bile değildi.
Hiç kuşkusuz karşılaştırılan her iki tutum da aksaklıklar içerir. Sağlıklı bir insan, denge kurmayı becerebilmelidir.
Filmi izledikten sonra yaptığımız bu çıkarım çok özetti.
Bu konunun üzerine gitmek gerekirdi. Fırsat bulur bulmaz iletişimle ilgili İnternet sayfalarını ziyaret ettik, kitapları karıştırdık. Doğal olarak çok daha tatmin edici bilgilere ulaştık.
İletişim, bir yaşam tarzıdır. Kültürdür.
Sağlıklı insan ve kuracağı ilişkiler, hiç kuşkusuz demokratik çağdaş toplumun temelini oluşturur.
İletişim, yeri geldiğinde dinlemektir, yeri geldiğinde gönderilen mesajları alabilmektir. Neticede ortaya çıkan, etkileşimdir.
Etkileşim iki “eşit” insan arasında gerçekleşir. “Ben zekiyim, O geri zekalıdır” derseniz, etkileşim gerçekleşmez. Geri zekalı adama kapılarınızı kapatırsınız, ondan “öğrenemezsiniz”.
“Evin reisi benim” hissini içinizde barındırıyorsanız, aile içi iletişimi öldürürsünüz.
Peki “sözsüz iletişim” olur mu?
Olur. Duygular zaman zaman sözsüz iletişimle en rahat ifade edilirler.
İletişim alanı geniştir. Birkaç kitap okuyarak bu alana yönelik fazla iddialarda bulunmak yanlış olur. Bizim ilgilendiğimiz, insanların “saldırı” karşısında takındıkları tavırları bilimin yani iletişim alanının nasıl değerlendirdiğidir.
Temelde, “sosyal maskeler” vardır. Maskeler takarız çünkü ne olduğumuzu değil başkalarının bizi nasıl göreceğini düşünerek iletişimde bulunuruz. Olumsuz sonuçların yanında toplumsallaşmak adına takılan maskelerin, aslında insan ilişkilerini kolaylaştırıcı, gereksiz sürtüşmeleri ortadan kaldırıcı bir işlevi de vardır. Kişinin sürekli maskeli gezmesi de hiç kuşkusuz ki sakıncalıdır.
Bir iletişim ortamında benliğinize saygı göstermeyen, sizi ezip geçme heveslisi kişilerle karşı karşıya kalmanız olasıdır. Yapacak tek bir şey vardır. Bütün gücünüzle kendinizi savunursunuz. Savunma mekanizmalarını hareket geçirmek ruhsal sağlık açısından bazen gerekli ve yararlıdır. Diğer taraftan kendini sık gösteren, aşırı derecelere ulaşmış bir davranış halini alırsa, sosyal ilişkiler gerçekçi zeminden uzaklaşır.
Mantığa bürünerek psikolojik savunmaya geçebilirsiniz. Öğrenci birçok mantıklı sebep ortaya koyarak kopya çekmeyi haklı göstermeye çalışabilir.
Telafi yöntemini kullanarak eksikliklerinizi saklamaya çalışabilirsiniz. Aile hayatındaki başarısızlığınızı iş hayatınızdaki başarılarınızı gündeme getirerek, eksikliğinizi giderme çabasına girebilirsiniz mesela.
Tepki oluşturma metodunu kullanarak gizlenirsiniz. Toplantılarda kahkahalarla gülersiniz, neşeli görünürsünüz ama aslında mutsuzsunuzdur. Bazı durumlarda yeniden evlenmesine engel teşkil eden çocuğuna duyduğu öfkeyi, anne, çocuğuna aşırı ilgi ve sevgi gösterek saklama çabasına girer.
Yansıtırsınız. Kendi eksikliklerinizi başkasının üzerine atarsınız. Gol atamıyorsa futbolcu, arkadaşlarının ona iyi pas atamadığından dert yanar. Diğer taraftan bekarlığında çapkın olan bir erkek, evlenince eşine güvenemeyebilir, kıskanabilir, kendi tutumlarını eşlerine yansıtıyor olabilirler.
Özdeşim türü savunmada ise kendinizi başkalarına benzetir, kendinizi unutursunuz. Bir çeşit savunma içine girersiniz.
Hayal kurarsınız. Gerçek dünyanızda sizi sıkan düşüncelerden uzaklaşırsınız böylece.
Bastırmaya çalışırsınız. Görmezlikten gelir, unutursunuz.
Duygusal yalıtım ve soğukluk yöntemini seçerseniz, incinmişlikten, kırılmışlıktan uzaklaştığınızı düşünürsünüz.
Yer değiştirme türünden bir savunucu davranış, kızgınlığınızı, düşmanlığınızı bunlara yol açan kimselere değil de daha az çekindiğiniz kimselere yöneltirsiniz. İş ortamında ezilir, evde eşinizi, çocuklarınızı ezersiniz.
Gelelim en önemli psikolojik savunma mekanizmasına.
Karşı saldırı...
Varmak istediğimiz noktaya yazının sonunda varabildik. Modern insanın güçlü görünmek adına haddinden fazla kendini değerli göstermeye çalışması, çeşitli yöntemleri devreye sokması dikkatimizi çekmişti. Bu yöntemlerin psikolojik temellerini irdeledik.
Karşı saldırı, iletişimi en fazla kısırlaştıran, insanları daha da savunmacı olmaya yönelten psikolojik yöntemdir.
Savunuculuk artar, öz unutulur, konuşulan veya yazılan önemini yitirir.
Karşı saldırı nasıl gerçekleşir? Eleştirdiğiniz kişi sizin eleştirinize cevap vermez veya verir gibi görünüp çamur atmaya kalkar.
İletişimi mahveden savunucu rolüne ne zaman bürünürüz?
Bunun cevabını da önümüzdeki hafta vermeye çalışacağız.
Görüldüğü üzere ne zaman nasıl davrandığımızın cevabını verebildikten sonra gerçekten sonuç verici tartışmalara, demokrasiye, medeniyete ulaşabileceğiz. Saldırarak veya başka türlü bahsedilen psikolojik yöntemlerle saklanarak güzele ulaşmamız maalesef mümkün olamamıştır.
Hatalarımızdan veya etrafımızdaki iyi ve kötü örneklerden ders çıkartabilmeliyiz.
Geç Kalmadan
Bu hafta, “Ne zaman savunmacı iletişimi seçeriz?” sorusunu cevaplandıracaktık.
Hazırladığımız yazıyı önümüzdeki hafta paylaşabileceğiz.
Bu hafta bir ‘görev’i yerine getireceğiz. Geç kalmadan...
***
1999 yılının sonlarında kanser diye anılan bir illet hastalığın haberleri peşpeşe gelmişti.
Mücadele günleriydi o günler.
İlletten, karamsarlıktan kurtulmak çok yönlü bir mücadele gerektirirdi.
Gabriel Garcia Marquez, değerli bir öykü yazarıdır. Nobel ödülü almış olması unutulmuş değerleri muhteşem üslubuyla okuyucuya başarılı bir şekilde hatırlatabildiğinin tasdiklenmesinden öteye bir anlam ifade etmiyor aslında bizim için.
O mücadele günlerinde Marquez’in lenf bezi kanseri teşhisinden sonra başarılı bir tedavi süreci yaşadığını okumuştuk.
Bir öyküsünde, “Kadın, insanın, çocuğunu, kendi çocuğu olduğu için değil, onu büyütürken aralarında doğan dostluktan dolayı sevdiğinin, zevkle farkına varmıştı” diyordu Marquez. Sadece bu cümle bile o mücadele günlerine büyük anlam katıyordu.
Son zamanlarda O’nun sağlığına dair gelen haberler olumlu değildir.
Marquez Usta ölüyor...
O, artık inzivaya çekildi, dostlarına, sevenlerine bir ‘veda’ mektubu gönderdi.
Gönderdiği veda mektubu çok anlamlı ve değerlidir.
Sözkonusu mektuba bu köşede yer vermemek olmazdı.
Dikkatle okumanızı ve ustanın bir oyuncak bebeği konuşturarak insanlığa seslendiği vedasından pay çıkartabilmenizi dilerim.
Veda
Tanrı, bir an için bez bebek olduğumu unutsa ve bir yaşam armağan etse bana, aklımdakileri hemen söylemezdim, önce düşünürdüm konuşmadan. Maddi kıymetiyle değil, anlamıyla değerlendirirdim herşeyi. Gözümü her kapattığımda 60 saniyelik ışık kaybettiğimi anımsayarak az uyurdum, daha çok düşlerdim.
Başkaları geri dururken yürürdüm. Uyanırdım başkaları uyurken. Başkaları konuşurken dinlerdim. Ve ne çok zevk alırdım çikolatalı dondurmadan!
Bir parça yaşam verseydi bana Tanrı, sade giyinir, kendimi sırt üstü güneşe atardım, yalnız vücudumu değil ruhumu da çırılçıplak soyardım. Tanrım! Kalbim olsaydı eğer, buza yazardım nefretimi ve güneşin doğmasını beklerdim. Van Gogh düşüyle bir Benedetti şiiri çizerdim yıldızlara ve bir Serrat şarkısı, aya adadığım serenat olurdu. Gözyaşlarımla gülleri sulardım, acısını hissederdim dikenlerinin ve öpüşünü kızıl yaprakların.
Tanrım! Bir parçacık yaşamım olsaydı eğer, sevdiğim insanlara, onları sevdiğimi söylemediğim tek bir günün geçmesine izin vermezdim. Hayatımdaki her kadını ve her erkeği, onun en sevdiğim olduğuna inandırırdım. Aşkla yaşardım. Aşık olmadığı için yaşlandığını anlamayıp, yaşlanınca aşık olamadığına inanlara ne kadar yanıldıklarını gösterirdim. Kanat verirdim çocuklara ama bırakırdım uçmayı kendi kendilerine öğrensinler diye. İhtiyarlara, ölümün yaşla değil unutmakla geldğini öğretirdim. İşte insanlar! Sizden bu kadar çok öğrendim...
Öğrendim ki herkes, dağın doruğunda yaşamak ister, gerçek mutluluğun nasıl ölçüldüğünü bilmeden. Öğrendim ki yeni doğan bebek, minicik yumruğuyla babasının parmağını sıktığında, onu sonsuza dek tutsak eder. Öğrendim ki insan, ancak birini ayağa kaldırmak için eğildiğinde ona yukarıdan bakar. Sizden çok şey öğrendim. Ama gerçekte pek de işe yaramayacaklar. Çünkü hepsini bir valize kilitledim. Mutsuz bir şekilde... Artık ölebilir miyim?
***
Marquez Usta, tecrübelerini de birlikte götürüyor. Mutsuzluğu bundan.
O, yapıtlarında hep varoluşçu düşünceyi ifade etti.
Aynen veda mektubunda olduğu gibi!
Varoluşçuluk, insan hayatının sadece bireyin varlığıyla anlaşılabilir olması düşüncesinden türetilmiştir. Her bireyin varoluşu, kendine hastır, diğerlerinden farklıdır ve onun hayata katılmasıyla veya bağlanmasıyla anlam kazanabilir.
Kendi valizimize eklediklerimizi yorumlayabilmek, Marquez sayesinde biraz daha kolay.
Kolombiyalı yazara yakışır bir veda... Ne dersiniz?
Açık İletişim
Bağıra çağıra bir insana çağdaşlığı anlatabilir misiniz?
Söve saya da bir insanın haksızlığını ıspatlayamaz, savlarını çürütemezsiniz.
Hele bunu, politik arenada veya basında, köşe yazılarınızda ‘takıştığınız’ insanı toplum nezninde küçültmek amacıyla yaparsanız, ortada sizinle ilgili bir sorun vardır demektir.
Bu yüzden iki hafta önce, “Ne zaman nasıl davrandığımızın cevabını verebildikten sonra gerçekten demokrasiye ulaşabileceğiz. Saldırarak veya başka psikolojik savunmacı yöntemlerle güzele ulaşmamız maalesef mümkün olamamıştır” demiştik.
Söylediklerimizi başkalarına “akla yatkın” gösterebilmek için kullandığımız psikolojik savunma mekanizmalarından bahsetmiştik.
Giderim, tepki oluşturma, yansıtma ve özdeşim, bu mekanizmalardan bazıları idi.
Bizde bu mekanizmaları en iyi kullananlar, tartışmalarda üste çıkanlar, akıllı, üstün olarak değerlendirilirler. Maalesef ‘tribünlere oynamak’ gibi bir hastalığımız vardır.
Politikanın göbeğinde doğup büyümüş bir insan olarak bu ortamı çok iyi hissedebiliyoruz.
Zaten dürüst olmak gerekirse bu köşede büyümeye çalışan bir çocuk gibi hala daha yaşadıklarımızı ve geleceğimizi şekillendirmeye yönelik bazı şeyleri sorguluyoruz.
Bizi toplum olarak savunmacı iletişime iten en büyük etken, içinde yaşadığımız politik bilinçtir. Önümüzdeki haftalarda ‘politika bilimi’ üzerine okuyup özümseyebildiklerimizi kağıda dökersek, sanırız ortaya güzel bir dizi çıkacaktır.
***
Bireye indirgendiği zaman savunmacı tutumun karşınızdakinin tavırlarıyla doğrudan ilgili olduğunu görürüz.
Anne, baba, öğretmen veya yönetici, karşınızdaki insan, sizin için ‘tehdit’ teşkil ederse, sizi her an küçük düşürecek bir yaklaşıma sahipse, reddedilme, gülünç duruma düşme, önemsenmeme gibi sıkıntılara boğuyorsa sizi o insan, pek tabi ki sık sık savunucu pozisyona girersiniz.
Zaten soğuk, sert, disiplinli, otoriter ortamları o yüzden benimsemiyoruz. Varoluşçu-insancıl psikoloji okulu kendini gerçekleştirme güdüsünü insanın temel faaliyet kaynağı olarak niteler. İnsanın kendini gerçekleştirmesine engel olacak her ortam da dolayısı ile bireye fayda getirmez zarar verir.
İpler elimizdedir.
Herkes dikkat etse, karşısındakini savunmacı iletişime zorlamasa, açık iletişim gerçekleşir, etkileşim yaşanır, paylaşım üst düzeye çıkar. Bu, toplumdaki bireyin, okuldaki öğretmenin, sosyal çevredeki dostun zaferinden başka birşey olmaz!
İnsana doğru tutumla yaklaşmak...
Açık iletişimin gerçekleşmesi için ‘doğru’ tutumları Doğan Cüceloğlu, İnsan İnsana kitabında çok güzel özetlemiştir.
Birileriyle iletişirken, tutum ‘yargılayıcı’ değil ‘tanıtıcı’ olmalıdır. Örneğin bir okuyucu bana, “Nedir o yazdıkların? Hiç beğenmedim!” dediği zaman, ben, savunucu olmaya zorlanırım. Bunun yerine, uygarca, “Yazındaki şu noktalara katılmıyorum. Bence konuya birde şu yönden yaklaşmalıydın” denirse, beni yargılamadan, savunucu olmaya zorlamadan, tanıcı bir tutumla güzel bir dialog başlatmış olur okuyucu.
Bir başka üzerinde durulan tutum, ‘denetleyici’ tutumdur. Bunun yerine ‘soruna yönelik’ tutum önerilir.
Denetleyici tutumun temelindeki varsayım, dinleyenin konuşandan daha yetersiz, daha aciz olduğudur. Soruna yönelik tutumda ise dialog ve katkı vardır. Önceden belirlenmiş doğruları empoze etmek gibi bir tavır içinde değildir kişi.
Baba, “Yazıkların olsun sana verdiğim emeklere! Eşşek herif! Birde utanmadan bu karneyle karşıma çıkıyorsun” diyerek denetleyici bir tutum sergileyebilir veya “Gel oturup konuşalım, sence senin seviyeni yansıtmayan bu notları neden almış olabilirsin?” diyerek soruna yönelik bir tutum da sergileyebilir.
Son olarak, ‘üstünlük belirten’ tutum ile ‘eşitlik belirten’ tutum üzerinde durmakta fayda vardır.
Birisiyle konuşurken ondan üstün olduğunuzu ima ederseniz, dinleyici vereceğiniz mesajı unutur, “Şuna o kadar üstün bir kişi olmadığını nasıl göstereyim?”in derdine düşer. Halbuki eşit kişiler olarak iletişime girerseniz güven ve saygı sözkonusu olur, “insan insana” bir iletişim yaşarsınız.
Bahsedilenler hiçkimsenin “takınmadığı” ama herkesin “takındığı” tutumlardır.
Lütfen biraz daha dikkat!..