Görüş, 6 Mayıs 2003 Birikim Özgür | ||
Derin Devlet Atakta Annan planının ortalığı kasıp kavurduğu, toplumdaki barış umutlarının yeniden yeşermeye başladığı günlerdi... Geçtiğimiz yılın ekim, kasım ayları...Derin devlet o vakte kadar pusudaydı... Ve atağa kalktılar. Kıbrıs’ta Turancı zihniyetle yayılmacı yaklaşımların ön plana çıkabilmesi için ellerinden geleni yapmaya başladılar. O güne kadar hemen her hafta, “rasyonellik” üzerine satırlar karalayan ben, o atağı fark ettikten sonra dıştan “arkaik reddiyeci” şeklinde tanımlanabilecek bir üslup geliştirdim. Bahsettiğim üslup bana Kıbrıs’a dair siyasi akımları çözümleme ve kimin neye hizmet ettiğini etraflıca anlatma fırsatı yarattı... Bir “bölücüler” vardı bir de “bütünleşme” yanlıları... Annan planının gündeme damgasını vurduğu dönemde, herkesi, ağızlardan çıkan her cümleyi, bölücülere mi yoksa ülkeyi bütünleştirmekten yana olan akıma mı hizmet ediyor diye değerlendirdim. “Şampanyalar hazır” diyenlerin içtenlikli bir şekilde barışı savunduklarını gözlemledim. Türkiye’nin politikalarına yön veren çevrelerin, Kıbrıs’ta çözümü engelleme konusunda kararlı olduğunu da kestirmek zor değildi. Yıllarca barış özlemiyle yanıp tutuşan insanların, “Bu kez bu iş bitti”, “Ben umutluyum, bu kez ülkemize barış gelecek” gibi söylemler geliştirmelerini, körün fili tanımlama çabalarına benzetiyordum. Bu nedenle 12 Aralık öncesinde hiç çekinmeden, halka habire umut pompalayanları “umut taciri” olmakla suçlamakta tereddüt etmedim. “Umutsuzluğun” suç olduğu diyarlarda, reel-politiği göz önünde bulunduran bir yaklaşımın itici olacağı muhakkaktı... Her şeye rağmen, Kıbrıs’ı bölmek isteyenlerle Kıbrıs’ı birleştirmek isteyenlerin olduğunu, bölünme yanlısı güçlerin söz sahibi olduklarını ve Türkiye AB üyesi olana kadar Kıbrıs’ta bir çözüme “evet” demeyeceklerini her hafta yazdım... Tüm bunları yaparken birleşmeye hizmet eden ama aklı beş karış havada olan, Helsinki’de bu işin bittiğini ve son derece emin bir şekilde çözümü vurgulamanın hiç bir zararı olmayacağını düşünenlere de fazla dokundurmak istemedim. CTP’nin liderliğinde, barış cephesinin birlikteliğini savundum. Bu birliktelik, miting alanlarına yansıdı... İlk zamanlarda derin devletin atadığı sömürge valisi uzaktaydı. Derin devletin gadimici sözcüsünün yokluğunda, toplumumuz bir o kadar daha heveslendi barış konusunda... O’nu doğrudan demokrasi yöntemiyle görevden bile aldı... Denktaş’ı “tanımadığı” mesajını açıklıkla verdi Kıbrıs Türk Toplumu... O günlerde yapılması gereken, derin devletin sözcüsünün tekrardan toplum gündemini yönlendirecek konuma çıkmasını engellemekti. Denktaş geldi, hasta haliyle, herkesi alabandaya almayı başardı... CTP bugünlerde “saraydaki toplantılara keşke daha fazla ağırlık verseydik” deyip o günlerdeki tavrını haklı çıkarmaya çalışsa da, halkın tanımadığı bir sömürge valisini muhatap alarak, her gün televizyonlarda boy göstermesine olanak sağlayacak “örgüt ziyaretleri” yaparak, doktorlarıyla, iş adamlarıyla Denktaş’ın yeniden toplum nazarında meşrulaşmasına katkı koyarak, miting meydanlarındaki coşkunun yerini çaresizce bir bekleme sürecine dönüşmesini istemeden sağladılar... Eğer keskin bir şekilde Denktaş’ı ve derin devlet uzantılı emellerini dışlayabilsek yani O’nu tamamen reddedebilsek ve tanımasaydık, tarihsel görevimizi daha da başarılı bir şekilde yerine getirmiş olacaktık. Sistemi reddetmeyi bir türlü başaramıyoruz. 1983’te baskılara boyun eğip KKTC’nin kurulması yönünde el kaldırmamızdan itibaren sürekli geri adım atıyoruz. Bir türlü elimizin tersiyle itemedik şu askeri rejimi. Avrupa gazetesinin çıkışıyla birlikte duru politikaları yeniden hatırladık ama mücadelemizin merkezine de koyamadık bu politikaları... Her şeye rağmen Kıbrıs’ın kuzeyinde ülkeyi yeniden bütünleştirme hedefinin kökü kurutulamadı. Hala daha mücadelemiz devam ediyor ve uluslararası camia da bizim yanımızda...
*** Bilumum “son tarih” atlatıldıktan sonra Denktaş derin bir “Oh” çekti... Başarmıştı... Denktaş’ın “dinlendiği” birkaç haftalık sürede Türkiye’deki hükümet fırsattan istifade etti ve yeni “açılımlar” gerçekleştirdi. Kapalı kapılar ardında Türkiye hükümeti, AB ile Kıbrıs sorununu çözme konusunda anlaştı!Sınırların karşılıklı geçişlere açılması, yeni bir dönemin başlangıcını simgeliyordu. Artık Kıbrıs’ta hiçbir şey imkansız değildi... Denktaş bu gelişmeler karşısında bildik negatif yaklaşımlarını sergilemeye devam etti. Ancak bunlar “homurdanmanın” ötesine geçemedi... Annan planı öncesinde “akılcılığı” ön plana çıkaran ben, eski psikolojime döner gibi oldum... “Eğer bu iş böyle devam ederse, herhalde Türkiye tarih alırken Kıbrıs’ta da bir çözüm gündeme getirilecektir” diye düşünüyordum... Nitekim özellikle Abdullah Gül’ün açıklamalarından çok Deniz Baykal’ın “tek ülke” ve “Türklerin yeni devleti kilitleyecek düzeyde siyasi güce sahip olmasının sakıncaları” üzerine yaptığı vurgular, artık kuşkucu, paranoyak derin devletin de müzakere tarihi karşılığında Kıbrıs’ta çözüme yanaşmaya hazır olduğu izlenimi uyandırmıştı bende... Hatta Rumların sınır kapılarından geçişlerine çok sinirlenen bir Rum arkadaşımı teskin etmeye bile çalıştım: “Politika, beklentilerimizin maksimize edildiği bir alan değildir. Önemli olan karşılıklı ödünler vererek optimum durumu yakalamaktır” diyerek fazla katı bir tutumun Kıbrıs’ta çözüme hizmet edemeyeceğini anlattım. Bu tecrübenin hemen ardından, Annan planının ilk gündeme girdiği dönemde bir konferansta bu planın tehlikelerinden ve bunun bir Rum-BM ortak planı olduğunu iddia eden arkadaşıma dostluğumuzu bile gölgeleyebilecek düzeyde çıkışmama ve O’nu Chomsky’nin bir sözünden hareketle “entelektüel canavar” olarak nitelendirmeme kızdım. Arkadaşım da o “hareketli” dönemin ardından beni aramış ve Kıbrıslı Türkler olarak kamplara bölünmenin bir alemi olmadığını, zaten küçük bir toplum olduğumuzu anlatmış, akılcı bir yaklaşımla 2004’te bir çözüme birlikte yönelmemiz gerektiğini vurgulamıştı. O’na hak vermiştim. Ortada bizi bölen bir güç olmadıktan sonra, “arkaik reddiyeci” damgasıyla dolaşmanın bir alemi yoktu. Elbette bütünleşecek ve “2004’te elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak sonuçta ortaya çıkacak ürüne (çözüm şekline) razı olacaktık”... Dün, yani 5 Mayıs 2003 tarihi itibarıyla Kıbrıs’ta hiç kimsenin dikkate almadığı, bütün saygınlığını yitirmiş sömürge valisinin “dinlenme” dönemini tamamladığını görüyoruz. Derin devlet uyandı. Yine atağa kalktılar... Yeni hedefleri, 2004’te Kıbrıs’ta gündeme gelebilecek bir çözümün önüne geçmektir. Kıbrıs Türk Toplumu’nu yeni bir sınav bekliyor. Bu sınav, 2004 sınavıdır. 2004’te mümkün olduğunca en iyi çözüme ulaşmak için ne yapmalıyız? Çözüme inanmayan ve Türkiye derin devletinin direktifleri doğrultusunda işi hep yokuşa süren, müzakere yapıyorum diye insanları kandıran ama masada tamamen zaman kazanma amaçlı manevraların ötesine gitmeyen bir anti-demokratik kliğin himayesinde mi çözüm arayışlarımızı devam ettireceğiz? Yoksa bu Türkiye’nin de başına çöreklenen kliği ortadan kaldırmak için mücadeleyi Kıbrıs’tan başlatıp, bu kliği ve temsilcisini tanımadığımızı daha yüksek sesle ifade ettikten sonra Türkiye’deki AB yanlıları ile birlikte yeni ufuklara mı açılacağız? Kararımızı verip bu doğrultuda adımlarımızı atmamız gerekir. Herhalde önümüzdeki seçimlere yönelik atacağımız adımlar, kararımızın bir yansıması olacaktır...
copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org
| ||