Görüş, 8 Mayis 2001
Birikim Özgür
Düşünmek II
İnsanları düşünmeye davet ederken bu edimi sahiplenmişiz gibi bir izlenim yaratmamak adına “Belkide düşünemediğimizden dolayı insanları düşünememekle suçlayarak rahatlamaya çalışıyoruz” anlamına gelebilecek bir içeriğe büründürdük “Düşünmek I” başlıklı yazımızı.
Halbuki; Cogito ergo sum!
Düşünmekle neyin kastedildiğini anlayabilmek için ise tarihi bir gezintiye çıkmanın doğru yöntem olabileceğini ifade ettik.
İnsanlar geçmişte düşündüler ve düşünceyi tanımladılar.
“Düşünmek” ve “düşünce”...
Dilbilgisel olarak farklıdırlar. Farkı belirtmekte fayda vardır.
İsim olan düşünce kavramının eylemidir düşünmek.
Düşünmek düşüncenin fiilidir. Bu durumda düşüncenin tanımlarından yola çıkarsak kolaylıkla düşünmenin ne olduğuna dair yanıtlar bulma şansını yakalayabiliriz.
Davetimizin gerekliliğini basit bir örnekle anlattıktan sonra tanımlamaları irdeleyerek derine inebiliriz.
İnsanları düşünmeye davet etmek, yürüyüşe çıkmaya davet etmeye benzer.
“Gel biraz hava alalım”...
Temiz hava, biraz spor...
Her sabah veya akşam üstü yürüyüşe çıkmazsak ölür müyüz?
Ölmeyiz! Yoksa ölmediğimizi mi sanırız?
Dişlerimizi fırçalamadığımız her gün dişlerimizin ömrünü belirli bir süre azaltırken, spor yapmadığımız, temiz hava almak için yürüyüşe çıkmadığımız sürece de kendi ölümümüze an ve an “beklenilenden daha yakın” olduğumuz öngörülebilir.
Sabah işe giderken servise biniyoruz.
Yaklaşık 9-10 kişi bizimle aynı noktada servis aracını beklemekte.
Orta yaşlı bir adam her sabah bekleşen insanlardan kendini soyutlamakta ve 10 metre kadar ötede yalnız başına servis aracının gelmesini beklemekte.
Günlerdir her sabah aynı sahne...
Bu sabah farklı bir sahne...
Günlerdir “Ne etmeli de bu adamın diğer insanlardan uzakta servisi bekliyor oluşunun sebebini öğrenmeli?” diye geçiriyoruz içimizden.
Beklenen an bu sabah geldi çattı.
Servisi kaçırdık! O ve ben!
“İşte” dedim. “Aradığım fırsatı bu!”
Her sabah kendini soyutlayarak “diğerlerinden” uzakta servisi bekleyen adamla yakınlaşmak, “derdini” öğrenmek vakti gelmişti sonunda.
İnsanlardan uzak duran adama yaklaşmak, üstelik de iyilik yapmak, belki de O’na “İnsanlardan uzak duruyorsun ama insanlık daha ölmedi” mesajını verebilmek için seslendik. Hem kendimizin hem de zorda olan Türkiye’nin ekonomisine katkı olsun diye işe hususi aracımızla değil de servis aracıyla gider geliriz.
Bu kez hususi aracımızla yola koyulduk.
Hem yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı hem de Türkiye ekonomisine katkı olsun diye, yanımıza bizimle birlikte servisi kaçıran orta yaşlı, insanlardan uzak durmayı tercih eden beyefendiyi de aldık.
Her zaman olduğu gibi iki insanın buluşmasından “samimiyet” doğdu.
Kadın, erkek hiç farketmez.
“İletişim kurmak durumunda kalan” insanlar mutlaka samimiyeti benimserler.
Birbirine düşman olan iki insanı da başbaşa bırakın... Çeşitli dozlardaki dalgalanmalardan sonra göreceksiniz ki iletişim kurmanın dayanılmaz hafifliğiyle yelkenler suya inecek, samimiyet bayrakları havada dalgalanmaya başlayacaktır.
Uygun anı kolladık ve uygun bir dille neden insanlardan uzakta servis aracını beklediğini beyefendiye sorduk.
Kendi ağzından anlatımı aynen şöyleydi:
“Ben insanları severim. Hayatım boyunca birçok insanla yakınlık kurdum, arkadaşlık yaptım. Bugün için diyebilirim ki insanlardan sıkıldım. Sizlere karşı hiçbir kötü niyetim veya düşüncem yoktur. Aynı noktada buluşup bekleşen insanlarla her sabah selamlaşmak güzel ancak selamlaşma sonrası ortaya çıkan geyik yapma beklentisinden hoşlanmıyorum. Boş boş konuşmalardan sıkılıyorum. Kafamı dinlemeyi tercih ediyorum. Konuşup da nereye varacağız ki?”
Beyefendinin psikolojisi ilginçti. Ortaya koyduğu sebep ise maalesef geçerliydi. “Çalıştığımız iş yerinde bir sendikamız bile yok! Ortak bir mücadelemiz yok! İdeolojik bir beklentimiz olmasa bile hiç olmazsa ekonomik ve sosyal geleceğimiz için bir sarı sendikamız olsa, ortak bir amacımız olsa da bu sohbetler bizi biryerlere götürebilse. Böyle bir ortama bile sahip değilken ne diye boş boş geyik yapıp zaman öldüreyim ki!”
Ölüyoruz sevgili dostlar.
Nasıl ki yürüyüş yapmayarak ömrümüzden çalıyoruz, adam gibi konularda kafa yormayarak da beynimizin yürüyüş yapmasının, yaşamasının önüne geçiyoruz.
Bahsedilen durumu toplumsal boyutuyla ele alacak olursak, düşüncenin, örgütlenmenin önüne engel konan bir ülke de yürüyüş yapmayan, hantal, obisite hastalığıyla boğuşan bir ülke konumunu alır. Sorun bu denli ciddidir.
Nefes borusu tıkanmış bir toplumda “İnadına spor, inadına sağlık!” diyoruz. Bu nedenle insanlara “Yürüyüş yapın artık”, “Düşünün!” diyoruz.
"Bazen..... Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan Güneş kucağındadır, bilemezsin Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın Uçar gider, koşsan da tutamazsın... "
Düşüncenin “doğru” veya “mutlak” bir tanımlaması var mıdır?Sofi’nin Dünyası tipik bir “felsefeye giriş” kitapıdır. Diyebiliriz ki felsefeyi o kitap bize benimsetti. Gaarder bu kitapta Hegel’i anlatırken kuşaktan kuşağa yaşanan değişimden bahseder.
Felsefede tek değişmeyen şey “tarih”tir.
Tarih nehire benzer.
Nehir değişmezdir. Bir çağlayan gibi aksa da, sığ bir suya dönüşse de nehir nehirdir. “Hegel’e göre tarih böyle bir nehrin akışına benzetilebilirdi. Nehrin herhangi bir noktasındaki hareketi suyun başlangıcındaki şelaleler, anaforlarca belirlenir. Ama bu hareket aynı zamanda o an, o noktada bulunan taşlar ve eğimlerce de belirlenir.
...
Düşünce - ya da us – tarihi de böyle bir nehir gibidir. Senden önce yaşamış insanlardan gelenecek yoluyla “dalga dalga” sana ulaşan düşünceler ve kendi yaşadığın çağdaki yaşam koşulları, senin düşünce biçimini etkiler. Bu yünden herhangi bir düşüncenin sonsuza dek ve daima doğru olacağı söylenemez. Ancak düşünce durduğun bir noktada doğru ya da yanlış olabilir.”
Buna rağmen genel bir değerlendirme yapıp insanlığın giderek kendisini daha iyi tanımakta ve gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Hegel gelişmenin akılcılık ve özgürlük yönünde olduğunu belirtir!
Hegel’in düşünce tarihi üzerine açıklamalarını bir tarafa bırakarak gelişmenin ne denli dikkat çekici boyutlarda olduğunu anlatmak için yine Hegel’den bir alıntıya başvurulabilir.
“Erkekle kadın arasında, hayvanla bitki arasındaki gibi bir fark vardır. Hayvan erkeğe, bitki de kadına karşılık gelir. Çünkü kadınlar, belirlenmemiş bir duygunun bütünlüğüne dayanan sakin bir gelişme gösterirler. Kadınlar hükümete gelseler devlet tehlikeye düşer, çünkü onlar kararlarını evrensel doğrulara değil, rastgele eğilimler ve görüşlere dayanarak verirler. Kadınlar da – her nasılsa! – eğitilebilir, ancak onlar bilgiyi kendilerinden önce edinilmiş bilgiyi devralarak değil, hayatı yaşayarak edinirler. Erkekse konumunu, pek çok düşünceyle mücadele ederek, büyük teknik sıkıntılardan geçerek edinir.”
Burada çıkarılacak sonuç ne olmalıdır?
Hegel de çağının insanıydı... Bizler de çağımızın insanlarıyız...
Ve...
“Doğru” zamanla nasıl da değişebiliyor!
Düşünebildiğimiz oranda kendi yaşamlarımızı tarihte düşüncenin gelişimine benzetebilir, doğruları kendi zaman aralıklarında yaşayabiliriz.
“Belki, bir mutluluk kapısı kapandığında, başkası açılıyordur, fakat böyle zamanlarda kapanan kapıya öyle uzun bakarız ki, bizim için açılan diğer kapıyı görmeyiz bile.”
Kapı?Yürüyüş yapmak?
Sevgi Hamamböcüleri okurları,
Düşünmekten kastedilen bizlerin yani insan diye anılan hayvancıkların kendimize özgü zekamız ve anlayışımız sayesinde soyutlamalar yapabilmemizdir. Biz insanlar kapasite itibarı ile inceleyebilir, tartabilir ve bir süreç içerisinde kafada bazı kavramları geliştirebiliyoruz. Bir başka ifadeyle, insanlığımızdan kaynaklanan bir tasarımlar oluşturma becerimiz, oluşturduğumuz tasarımları birbirine bağlayabilme yetimiz vardır. Çıkarımlar yapabiliyoruz. Akıl yürütüyoruz.
İşte özelde kendi toplumumuzu genelde de tüm insanlığı düşünmeye davet ederken bu özelliğimizi sadece para kazanmak için değil, sadece önümüze konanı kavramak için yani mesela okullarda öğrenmeye zorlandığımız şeyleri öğrenmek için değil ama aynı zamanda sosyal anlamdaki bir gelişmenin önünü açabilmek için de kullanabilmeliyiz diyoruz. İnsan insan olmaya başlarken düşünmeye başlar. İnsan olabilmek için düşünmeyi bilmek, düşünebilmek gerekir.
“İnsanlık daha ölmedi!” diyorsak belirli durumlarda, demek ki insanlığın öldüğü pek çok durum sözkonusudur. Bencillikler, cinayetler, vahşet, şan şöhret düşkünlüğü uğruna yapılanlar, para uğruna yapılanlar insanlığı ölüm döşeğinde bir hasta konumuna sürüklemektedir. Hastayız çünkü düşünmüyoruz. İnsan denince düşünce, düşünce denince insan akıllara geldiğine göre ne kadar çok düşünür ve insanlığın tarihi gidişatına yani daha çok özgürlük ve daha çok akılcılık yönünde somut katkımızı ortaya koyarsak hastayı ölüm döşeğinden kurtarabilme umutları o denli artacaktır.
Kendimizi sorgulamadan hastayı kurtamak mümkün olabilecek midir?
Çok zor. İçinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal düzen maalesef bizi öldürmektedir. Tek çıkış yolumuz kendi kendimizi sorgulayıp hastalıktan kurtulmanın yollarını önce kendi kafamızda çözebilmemizdir. Sorgulama eylemi de başlı başına bir düşünme edimidir ve Platon’a göre düşünce insanın kendi kendini sorgulamasından başka birşey değildir. İnsanın kendiyle konuşması yani sorular sorması, bu soruları yanıtlaması, cevapları onaylaması veya yadsımasıdır düşünmek.
Tüm bu sorgulamalar ne içindir?
Özü kavrayabilmek için değil midir?
Aristoteles’e göre de düşünce, genel olarak özü kavramamızı sağlayan yetidir.
Panteizm (tümtanrıcılık) düşünceyi tanrının bilinen iki özelliğinden birisi olarak kabul eder. Diğer özellik uzamdır. Spinoza, “Tanrı düşünen bir şeydir” der.
Diğer taraftan Marksist bilgi kuramı, varlığın düşünceden önce geldiğini kabul eder fakat aynı zamanda da varlık ile düşünce arasında özdeşlik olduğunu öne sürer.
Elyazmaları’nda Marx bu durumu şöyle açıklar: “Düşünce ile varlık birbirinden ayrıdır kuşkusuz. Ama aynı zamanda bir birlik oluştururlar”.
Hiç kuşkusuz bunun temelinde materyalizm vardır. Maddecilik varlık dışında hiçbir soyutu kabul etmediği gibi düşünceyi de kabul etmez.
Bu noktada kafamızda soru işaretleri oluşmaktadır. Maddecilik düşünceyi kabul etmiyorsa bunun bir açıklaması mutlaka olmalıdır.
Engels bu noktada ortaya koyduğu tutumla bizi soru işaretlerinden kurtarıyor.
“Kendimizin de bağlı olduğumuz ve duyurularla algıladığımız maddesel dünya biricik gerçekliktir ve bilincimizle düşüncemiz, bize ne kadar aşkın görüsünse görünsün, maddesel ve bedensel bir organın, yani beynin ürünlerinden başka birşey değildir” diyerek Engels tutumunu ortaya koyar.
Varoluşçular düşünmeyi nasıl yorumlar?
Sartre Marksizm’e de yakındır ancak bir varoluşçu olarak düşünceyi maddecilik ya da idelizm normlarına göre ele almayı reddeder. Sartre’e göre yapılması gereken düşünce ile eylem arasında çözülmez bir birlik kurmaya çalışmaktır!
Görüldüğü üzere tarih boyunca iz bırakmış her düşünür mutlaka düşünce üzerinde durmuştur. Onun işlevini açıklama gereğini hissetmiştir.
Her birini inceleyecek olsak yazımızın esas mesajının dışına taşmış oluruz. Örneğin Kant’ın “Bir nesneyi düşünmek ve bir nesneyi bilmek, aynı şey değildir. Bilginin iki ögesi olduğu kabul edilebilir, bunlardan birincisi kavramdır, bununla bir nesneyi düşünürüz; öteki ise nesneyi sunan sezgidir. Böylece düşünce, salt bir öznel gerçeklik olmaktan çıkar ve bilgiyi olanaklı kılan bir ilke olur, zaten düşünce bundan başka bir şey de değildir” derken olayları üretenin düşünce olmadığını, düşüncenin görevinin olayları açıklamak olduğunu ifade etmeye çalışır.
Kieslowski’nin renkler (mavi, beyaz, kırmızı) üçlemesinin - colors triology - müziklerini yapan Zbigniew Preisner imzalı 120 tane eseri peşpeşe dinlerken düşünmek üzerine düşünmek kadar zevkli ve dinlendirici bir etkinlik daha olmasa gerek!
Descartes’in şüphe etmediği tek şey vardır o da düşündüğü ve buna bağlı olarak çıkarsadığı, varolduğu!
Şüphenin doğruya ulaşmak için kullanılan bir araç olduğunu ortaya koyan Descartes’ten bahsetmeksizin düşünce üzerine bir yazı yazamazsınız.
Descartes “cogito ergo sum” demiştir. Yani, “Düşünüyorum, öyleyse varım!”
Pozitivizm tohumlarının atıldığı dönemlerde yaşayan Descartes “Öyle bir sistem oluşturmalıyım ki bu yolla düşünen herkes bilgi birikimleri ve zekalarındaki farklar ne olursa olsun aynı sonuca ulaşsınlar” demiştir.
Neden? Çünkü pozitivizm insanlığa yeni bir din olarak sunulduğunda diğer dinlerden farklı olarak herşeyi yani dünyayı anlayarak, tanıyarak onu tamamen kontrol etmeyi vaad etmiştir. Günümüzde sosyal bilimlerin de gelişmesiyle post positivizm bu noktayı aşarak dünyanın kontrol edilebilirliği konusunu “imkansız” olarak nitelendirebilmiştir. Bu konuda yeniçağ’da yayımlanan bir yazımızda verdiğimiz örnek geçerlidir. Sınıftaki öğrencinin dikkatini derse neden veremediği konusunda yapılacak herhangi bir bilimsel çalışmada tamamen doğru bir teşhis sözkonusu olamayacaktır. Yapılabilecek tek şey triangulation yaparak çeşitli yollarla ortaya atılan bir sebebi destekleyici unsurları pekiştirmektir.
Düşünmek üzerine kaleme alınan bir yazıda bilimin güncel tartışmalarına yaklaşmış olmamız tesadüf değildir.
Aklın ürettiklerini insanlığı her geçen gün daha da “gelişmiş” kılacaktır.
Burada kilit aygıt “düşünmek”ten başka birşey değildir.
Sosyal adaletsizlikten ve özgürleşemediğimizden dert yakınırken insanımızı düşünmeye davet ederek her fırsatta dile getirdiğimiz bağnazlıktan, kuru milliyetçilikten uzaklaşmayı yani ele sağlam bir pusula almayı, bilimi tek pusula olarak sahiplenmeyi toplumumuza yakıştırdığımızı anlatmaya çalışıyoruz.
Toplumumuzdaki her birey insanlığından kaynaklanan bir düşünme kapasitesine sahiptir ve bunu kullananların sayısı arttıkça toplum olarak geleceğe daha umutlu bakabileceğiz. Aksi bir durumda geleceği belirsiz bir toplum oluşumuz gerçeği bizi daha vahim bir gerçeğe, yokoluşa sürükleyecektir. Toplumsal kurtuluşa inanan herkesi göreve davet etmek kaçınılmazdır. Görev, düşünme görevidir. Görev, düşünce üretme görevidir. Konfüçyüs der ki;
"Eskiler erdemin ışığıyla ortalığın aydınlanması için önce devlet işlerini yoluna koyarlardı. Devlet işlerini yoluna koyabilmek için önce evişlerini yoluna koyarlardı. Evişlerini yoluna koyabilmek için önce kendi kendilerine çeki düzen verirlerdi. Kendi kendilerine çeki düzen verebilmek için önce kendi içlerindeki düzeni yoluna koyarlardı. Kendi içlerindeki düzeni yoluna koyabilmek için önce düşüncelerini yoluna koyarlardı. Düşüncelerini yoluna koyabilmek için ise önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi."
Görev bilgilenme, donanma görevidir. İyice donandıktan sonra herkese güvenerek ama hiç kimseye güvenmeyerek güzele doğru yolculuğumuzu gerçekleştireceğiz. Başka bir yol görünmemektedir.Son birşey; Düşünmek, yürüyüş yapmak, özlemek, ağlamak, acı çekmek... İnsan sadece düşündüğü için değil, duygulandığı için de insandır.. Bunu da düşünün...