Görüş, 19 Haziran 2001
Birikim Özgür
Jean Genet: Bir Sanat Düşü
Bu gece kafam bozuk...
Raftaki kitapları karıştırıyorum.
Bir gonyak.... Bir tane daha... Kıbrıs’tan gelmiş olmasa, aklımın işi değil...
Sigara yakıyorum.
Ardarda.
Marlboro... Lights, kısa.
Sigara içmeye ilk başladığım günleri anımsıyorum. R harfini de söylemeye çalışıyordum ya, çok komik durumlara düşüyordum. “Bir maRlboro lights.. kısa” derdim hep bakkala. Malboro demenin daha kolay olacağını keşfetmem uzun süre gerektirmişti.
Kim bilir nerde okudum bugün. Herşeyimiz aynı... Dilimizden başka...
Sigaramız, yaşam tarzlarımız... Bir kullandığımız dil farklı Amerika’dakinden.
Bir yolunu bulup oralara göçsek bir süreliğine... Dil de amerikanlaşacak, başımız göğe erecek hepten.
Eser hamamböcüleri dergisi için yazda yapacağımız işleri hatırlattı bugün.
“Yazın ortasına geldik daha hiçbirşey yapmadık” mı demişti?
Yaz tatiline yeni adım attık Ankara’da.
Tatilleri amerikanlaştıramadık daha...
Aşklar da bir amerikalı, bir doğulu...
Gidip geliyoruz işte, bir o tarafa, bir bu tarafa...
Kızlar bazen siz istemeseniz de kucağınızda, bazen ne kadar çok isteseniz de “haram”...
Hırslarımız amerikan sonra...
Fırsatları kovalıyoruz. Mevkiler peşindeyiz. Ünvan herşeyden önemli...
Para yapmak lazım bu hayatta, çok çalışmak, binalara sahip olmak, araba almak...
Savaşmak lazım, yazı yazmak...
Çok okumak lazım, belki kitaplar, tezler yazmak...
Hepsi palavra. Ne yaptımsa daha güzel yaşamak için yaptım diyebilmeli... Dirlik ve düzeni için yaşamımın ve yaşamın...
Unuttunuz muydu yaşamı, yaşamınızı, kendi hayatınızı, yaşamamışsınızdır bu hayatı...
Unuttunuz mu yaşadığınızı?
Sebepsiz sevinçleri?
Tamam belki yenildiniz, yenildik. Belki sevdik, sevilmedik.
Belki sadece ümit ettik.
Dert çok...
Etrafta o kadar aptalca şeyler oluyor ki...
Yenildik mi? Teslim mi olduk?
Hayata dört elle sarılmanın tam zamanı şimdi.
***
Yukarıdaki birkaç satır insanları birşeylere davet eder... Yaşamlarına anlam katmaya... Hayattan tüm olumsuzluklara rağmen haz duymaya, yaşamaya bakmaya... Sorguladıkça bataklığa iyice saplansak da nefes alıp verişimizle bile mutlu olmanın sebebi kendiliğinden yarattığımıza parmak basar yukarıdaki kafa karmaşıklığı...
Tanımlama çabasından öteye de gidemez zaten benimkisi...
Örneğin dünya çapında bir sanatçı olmak için yetersizdir ifade, şekil itirabı ile...
Neden?
Yaşamak lazım önce...
***
Birkaç ay önce “Paravanlar” isimli bir tiyatro oyunu seyretmiştik.
“ODTÜ Oyuncuları” hazırlamıştı oyunu.
Yıl sonunda sahnelediler.
Bir yıl önceden 300-400 kadar öğrenci aday olur “ODTÜ Oyuncuları” mensubu olmaya...
O kadar yoğun çalışırlar ki 1-2 ay içerisinde çürüklerle sağlamlar kendiliğinden ortaya çıkar. Haftada 3-4 kez çalışmaya hazır olanlar ve tabi ki yetenekli olanlar ODTÜ Oyuncuları’nın sahnleyeceği tiyatro eserinde rol almaya hak kazanırlar.
Yıl sonunda izleyenler haliyle parmaklarını ısırır. Alkıştan avuç içleri ağrır oyun sonunda.
Performans mükemmeldir. Kurgular, dekorlar, kostümler... Eksiksiz...
Paravanlar adlı yapıt Jean Genet’nindir.

Bunu neye borçludur?
Bir “piç” olarak dünyaya gelmiş olmasına mı?
İşlediği suçlara mı?
Hırsızlığına ve bir mahkum oluşuna mı?
Bir direnişçi olmasına mı?
Genet, “tekil bir eylem olan hırsızlığa, daha evrensel bir işlem olan şiir yararına ihanet etmem gerekiyordu” derken anti-ahlakçı duruşundan taviz verişini, kendi ahlak anlayışının dünyanınkiyle keşimini anlatır.
“Paravanlar” dünyaca ünlü bir tiyatro yapıtıdır. Yedi saatlik oyunu üç saate indirgeyerek oynamıştır ODTÜ Oyuncuları...
Genet, bir sanatçıdır çünkü anlam katma, tanımlama gibi kaygıları aşmıştır. Zaten oyunun açıklamasında da “Bu, hiçliğin törenidir” deniyor.
Hiçliği anlatan yedi saatlik bir oyun...
İnsanlar anlatıyor saatlerce.. Koşuşturuyor... Anlatılan ise hiçlikten başka birşey değil! İşin garibi siz de oturup izliyorsunuz ve üç saat boyunca birşeyler anlamaya çabalıyorsunuz. O kadar hızlı akıyor ki oyun... Aklınızı sorguluyorsunuz bir noktadan sonra... Belki birşey anlayamayışınızı yorgunluğunuza bağlıyorsunuz.
Oyundan çıkıp da Genet hakkında birkaç satır okudunuz muydu, parçalar yerli yerine oturmaya başlıyor. Hele birde birkaç arkadaşınızla biraraya gelip olup bitene birde birlikte baktınız mıydı... Hiçliğin resmi çok güzel ortaya çıkıyor...
Sanat işte budur... Düşündürüyor. Zorlu bir süreci gerektiriyor. Oynaması değil, seyretmesi, yorumlaması...
Kafayı çalıştırmanızı sağlıyor. Hiçliğin silüetini görebildiğiniz an gelişme sürecinizin de farkındasınızdır. Değişim yaşanmıştır pekala.
***
Bizim için ilginç ve eğitici olduğunu düşündüğümüz bu tiyatro oyununun kısa bir açıklamasını, resmin bütününü görmenize belki yardımcı olabilir diye, yazının sonuna ekliyoruz:
“Paravanlar, genelevi, sömürgecileri, polisi, yargıcı ve misyonerleri olan bir Arap köyünde geçer. Değerleri, Avrupalı sömürgecilerin tam tersi olan, sinmiş, kokmuş Araplar kendilerini efendilerinin gözünden görmekte, çürümüş cesetleri ve çocuklarının gözlerini istial eden sinekleriyle birlikte yaşamaktadırlar. Alçalma ve çürümenin bir milli miras, haksızlığın ise olağan olduğu bir ortamda bile Araplar hala, hakça kendilerine ait olanı çalabilmenin umuduyla, nefret ettikleri sömürgecilerin hakkından gelme hayallerini diri tutmaktadırlar. Öte yandan yoksullar yoksulu Said, çirkinler çirkini karısı ve “bir sokak köpeği kadar değersiz” olan annesi ise köylüler tarafından dışlanmakta, yalnız bırakılmakta, kurdukları hayaller ve oynadıkları ‘oyun’larla diğer Araplara benzemeye, hayatı katlanır kılmaya çalışmaktadırlar. Said, hırsız olarak suçlandıktan ve hapishaneyle tanıştıktan sonra “gudubet” karısının da desteğiyle “hepten çürümüşlüğe” doğru giden varoluş yolculuğuna başlar. Artık O, “kötülüğü, daima kötülüğü” seçecek, sevgiyi reddedecektir. İşte bu yolculuk ve onun Said’e kandırdığı “ün”, Arap isyanının ilhamı olacak, köylüler Avrupalılara benzemekten vazgeçip Said’leştikçe bağımsızlık younda büyük adımlar atacaklardır.”