Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 26 Haziran 2001
Birikim Özgür

Sol Başarılı Olacaksa...

Bugünlerde Taif’te Ölüm diye bir kitap okuyoruz. Mithat Paşa’yı anlatır. Osmanlı tarihinin son dönemleri…

Mithat Paşa’nın yenilikçi anlayışını zevk alarak öğreniyor insan kitabı okudukça…

Kitabı bitirmeden avukatlığına soyunmak gibi bir hataya düşmemek gerekir. Yinede yarattığı ilk izlenim, yeniliklerin, toplumu ileriye götürecek uygulamaların ve bunları uygulamaya çalışanların pek de öyle hoş karşılanmadıkları yönünde… Kitap böyle bir seyirde devam ediyor.

Kıbrıs Türk solunun da varolan milliyetçi söylemlere yani bir anlamda günümüz şartlarında katı ve hatta insanlık dışı politik akımlara karşı yeniliği, daha fazla çağdaşlığı, gerçekten çağdaşlığı savunuyor oluşundan kaynaklanıyor olsa gerek, sürekli baskılara maruz kaldığı bir gerçek…

Sami Abi, “Siz ne dersiniz?” diyerek bitirdiği için yazısını, beyin cimnastiğine bir katkı koymak gereğini hissediyoruz.

Bize göre Kıbrıs Türk solunun başarılı veya başarısız olup olmadığının kararını vermek için henüz erken.

Yıllardır bir mücadele yürütülmektedir. Verilen mücadelenin “gereksiz” veya “başarısız” olduğunu iddia edebilecek olana gülerler.

Elbette ki katkı yatsınamaz. Yılların birikimi hiçe sayılamaz.

Bütün zorluklara rağmen verilen mücadele saygıyı hak eder. Mücadelenin getirileri olduğu da su götürmez bir gerçek. Bunların başında hiç kuşkusuz bugün belki barış umutlarının değil ancak barış söylemlerinin ayakta kalabilmesi gelir. Yeterli midir?

Sami Abi’nin bahsettiği saygının “oy olarak geri dönmeme” durumu başarıyı gölgeleyen en büyük etmen olarak karşımızdadır.

Solun kendi içinde yaşadığı çelişkiler de başarı tartışmalarında dikkatle incelenmesi gereken bir noktadır. Birçok sorunun çözümünü “fi tarihi”ne havale etmekle etmemek arasında gidip gelen sol anlayış belkide gerçek benliğini yitirmiş de olabilir. Sorunları görüp çözüm üretmek adına idealist bir savaşım vermek solu temsil edenleri daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha çok iş yapmak güdüsüyle birlikte “fi tarihi” esas amacına katkı koymaktan alıkoymuş da olabilir. Bu noktada nedense Kıbrıs Türk solu ortak bir payda yakalayamamıştır.

Önceleri TKP “KKTCci” olmakla suçlanırdı. 1990lı yıllarından ortalarından itibaren su yüzüne çıkan CTP’nin “Rejime göz kırpma” eleştirilerine maruz kalışı…

Ekonomik konulardaki yanlışların üzerine giderek başarıyı oya dönüştürmek fikri de bu noktada ele alınmalıdır. Meseleleri “fi tarihi”ne yani çözümden sonrasına havale edenler bu noktada hiç söylemleri yokmuş gibi mi algılanmalıdırlar?

Çıkış noktası bu olmamalıdır. En ideal ekonomik çalışmalarla da halkın karşısına çıksanız, pek birşey edemezsiniz gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Zaten bu ekonomi denen zımbırtı da kapalı kutu birşey değil ki! Alanımız olmadığı için ne biliriz ne de iddia edebiliriz ancak sayıca göreceli olarak küçük bir toplumun ekonomisini düzlüğe çıkarmak bugünkü dünya şartlarında çocuk oyuncağıdır. Sol zaten bu alanda söyleyeceğini söylemiyor mu?

Stabil para birimini hayata geçirmeyi denemedik mi?

Bırakmadılar.

Nedense “İş yapmamıza izin verilmiyor!” diyenlere de hep kulak tıkadık!

Hala daha “Acaba ekonomi silahını kullanarak oylarımızı artıramaz mıyız?” diye sorup duruyoruz. Bu toplumda esas sorun rejim sorunudur. Rejimle uğraşmayı bir tarafa bırakıp halka “Ekonomik sorunlarını biz şu formülü kullanarak çözeceğiz!” dediğiniz anda çuvalla riskini artırmış da olursunuz. Bunu yapabilmek için öncelikle göz kırmaya devam etmek gerekecek.

Fazla uzatmamak gerekir. Açık ve net: Yaşadık ve gördük! Bu memlekette solun başarı hanesine barış söylemlerini veya umutlarını (bir görüşe göre barış umutlarının sönmesinin altında esas yatan bizim solun ödünleridir) yaşatabilmekten başka birşey yazılamamıştır şimdiye kadar… Bunu saptayabildikten sonra zaten başarıyı ileriye taşımanın da ancak barış umutları ve insanca bir düzen sağlayacak olmanın sözünü verebilmekten geçer herhalde. Rejimin analizini yapmadan iş yapar gibi görünmek adına ve bunu safça, oy oranını artırmak gayretiyle yapmak… Pek gerçekçi gibi görünmemektedir.

Bu durumda tek çıkış yolu güçbirliği ve ses birliğidir. Başarının tek anahtarı olarak bundan başka birşey göremiyoruz yurtdışından. Kim bilir Kıbrıs’ta olsak, yaşasak… Kendine güvenen, bilgisine güvenen herkes gibi göreve talip olmaktan kaçınmayı korkaklık sayabilir, durumun düzelebilmesi için kendimizce ne kadar çok gayret gösterirsek o kadar faydalı bir insan oluruz düşüncesiyle hareket edebilirdik. İşte bu bireysel düşünme sistemi resmin bütününü görmemize engel olmaktadır. Sol olarak bunu defalarca yaşadık ve gördük… Hatta birçok ucundan tutsak daha iyiye götürürüz dediğimiz alanda pek de yetişmiş insanımızın olmadığını da yaşadık. Buna rağmen ısrarla halkçı olmayı hükümete gelip halka daha çok hizmet götürmek gibi lanse etmeye çalışıyoruz.

Dürüst olmak gerekirse bu konuları yazmaktan bıkıp usandık artık. Hükümetçilik oyunun yanlış olduğunu yazmaktan, güçbirliğinin önemini vurgulamaktan… Eminim ki bizi okuyanlar da bıkıp usanmışlardır.

Buna rağmen, böylesine kritik bir konuda yaratıcı, yeni fikirler sunmak pek bir marifet gibi görünmemektedir. Israrla vurgulamaya devam edeceğiz.

Varacağımız noktada Kıbrıs Türk solu diye nitelendirilen kitlenin ortak bir paradigmada buluşmasına tanıklık edeceğiz. Bunun meyvelerini de oy olarak almak yakın gelecekte yaşanacak bir tecrübe olarak öngörülebilmektedir.

Aşağıda Paradigma ve Paradigma II başlıklı 2 tane yazıda bıkıp usandığımız fikirleri yaratıcı bir tarzla anlattığımızı sanıyoruz. Her iki yazı da Yeniçağ gazetesinde 1 yıl kadar önce yayımlanmışlardı.

***

Paradigma

“Paradigma” tuhaf bir kelime... Güçlü, modern, popüler ve belki şaşırtıcı ama anlaması kolay bir kelime olmasına rağmen anlatması zor…

Sözlüğe bakacak olursanız paradigma bir kalıp, örnek, model… Günlük dilde kullanılan paradigma ile bu tanımlamaları uyuşturmak son derece zor ve bir bakıma mantıksız. Genelde insanlar paradigma kelimesini kullanarak belirli bir görüş veya buna benzer bir unsur çerçevesinde davranmayı kasdediyorlar.

Daha da açacak olursak, paradigma, aslında bireyler, gruplar hatta milletlerin neyi nasıl algıladıklarını, neyi benimseyip neyi benimsemediklerini belirler. Kelimeyi bireye indirgeyecek olursak, paradigma bireyin gelecekteki hayatının nasıl olacağının bir ozaliti (ayrıntılı tasarısı), gelecekte ne yapıp ne yapmayacağının bir monitörü.

Benim paradigma kelimesini duyduğumda veya okuduğumda anlamamı kolaylaştırsın diye anlık çağrışım yöntemini kullanırken yüklediğim anlam, “Dünya görüşü”… Yani bir insanın paradigması, o insanın dünya görüşüdür… Sonra aklıma hemen iki tane çok güzel cümle gelir.

“Nereye baktığın değil nereden baktığın önemlidir” diyerek açıklayabiliriz kelimeye yüklenmiş olan anlamı… Bu sözü aynı anlama gelecek şekilde farklı bir cümleyle ifade edecek olursak da “Paradigmadan bağımsız gözlem olmaz” deriz. İkisi de aynı anlama gelir.

Yani paradigma çok basit bir ifadeyle insanların olaylara, konulara bakış açısıdır denilebilir. Bir olayı, bir kavramı ya da durumu yorumlarken insan mutlaka kendinden birşeyler katarak olayı ‘kendince’ ifade eder.

Bana soracak olursanız bireyin toplum içerisindeki duruşunu, saygınlığını o insanın paradigması doğrudan etkiler. Galiba biraz da bu yüzden seviyorum bu kelimeyi. Paradigmaları hesaba katılmazsa, insanları değerlendirmek de son derece zorlaşır çünkü herkes sürekli konuşur…

İnsanlar konuşur ama bir cümleyi örneğin Denktaş söyleyince başkadır, İzcan söyleyince başkadır çünkü bu iki insanın paradigmaları apayrıdır. Örneğin “Kıbrıs sorununu çözmenin zamanı gelmiştir” dediklerinde ikisi de iki farklı yönü işaret etmiş olurlar.

Solun yaşadığı biraraya gelememe çıkmazını paradigmaları irdeleyen bir perspektifle inceleyecek olursak belki doğru bir tahlil yapmamız kolaylaşır.

Şu bir gerçek ki bazı insanlar vardır ki, bu insanların ağzından bal damlasa diğer insanlar söylediklerine rağbet etmezler. Bu bir paradigma sorunudur. Söylenenler doğrudur, güzeldir, kulağa hoş gelir ama paradigmalarda bir terslik vardır.

Yaşamsal amaçlarda ortak payda var mıdır? Paradigmalarda yani sorunlara nerden, hangi noktadan yola çıkılarak bakıldığı konusunda bir benzeşme sözkonusu mudur? “Barış ve Demokrasi”, benimsenen söylemdir. Paradigmalar aynı olsaydı, yürünen yol da aynı olacaktı. Demek ki çıkış noktaları farklıdır.

Maalesef politika biliminde her yol Roma’ya çıkmayabiliyor. Ülkemizin bulunduğu şartlarda hükümete gelme isteğiyle barış ve demokrasi istemi birlikte yürütülemeyebiliyor. Birinci yol Ankara’ya, ikinci yol ise birleşik Lefkoşa’ya çıkıyor.

Şimdiye kadar hem Ankara hem de Lefkoşa’ya gitmek isteyenler akdenize düşüp boğuldular.

Şimdilerde Akıncı’nın paradigması tuzlu suda eriyor. Çıkmazlar içerisinde çözüm üretememenin çaresizliği O’nu ortağıyla “açık kalplilikle konuşma”ya sevk ediyor.

Paradigması Akıncı’yı yönlendirecek. Acaba yaşadığı tecrübelerden sonra hala daha ölüyü diriltmeye yani KKTC’yi geliştirmek ve güzelleştirmek için çaba sarfetmeye devam mı edecek?

Eğer Akıncı’nın gittiği yol Lefkoşa’ya çıkacak olursa paradigmalar arasındaki uçurum gittikçe azalıyor demektir.

Doğru hedefi topluma göstermek, toplumu hedeflerden sapmadan ileriye götürmek güdüsüyle hareket etmesini beklemek saflık olur mu?

Yaşadığı tecrübeler ışığında Sn. Akıncı’nın paradigmasını revize edip enerjisini demokratik güçlerin dayanışmasına yöneltmesi mümkün olacak mı?

CTP bunu başaramamıştı. Oy oranına % 200 şeklinde yansıyan bir çöküş yaşadı. (% 30’dan % 10’a) Akıncı aynı hataya düşecek mi?

Eğer Akıncı ve diğer tüm demokrasi ve barış mücadelesine katkıda bulunmak amacıyla hareket eden Kıbrıslılar “Nereye baktığın değil nereden baktığın önemlidir” sözüne göre adımlarını atacaklarsa, “nereye” ve “nereden” baktıkları konusunda birleşmeleri şarttır.

Nereye bakıyoruz?

Barış ve demokrasiye, federal bir çözüme bakıyoruz…

Nereden bakıyoruz?

Hükümetlerimizin göstermelik olduğu, davulun bizim boynumuzda, tokmağın ise başkalarının elinde olduğu gerçeğini bilerek ve bunu reddederek hareket etmemiz gerekir. Çıkış noktamız da bu olacaktır.

***

Paradigma II

Bir önceki hafta yazdığımız “Paradigma” başlıklı yazı ilgi çekti.

Araştırmaya ve yorumlamaya devam ettik.

“Paradigma” kelimesinin Yunanca kaynaklı olduğunu ilk başta belirtelim.

Doğan Cüceloğlu bir kitabında paradigmayı şöyle açıklıyor: “Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını algılayıp yorumlamasında etkili olan tüm faktörleri kapsar. Algılama, yorumlama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sisteme algı düzeneği ya da paradigma adı verilir. Paradigma, farkına varmadan taktığımız bir psikolojik gözlüktür; iç dünyamızı olduğu kadar dış dünyamızı da bu gözlük aracılığıyla görürüz”.

Doğan Cüceloğlu’nun verdiği basit bir örnek yapılan açıklamayı daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir.

Örnekte küçük bir kedi yavrusu bir evin önünde oturmuş, yoldan geçenlere miyavlıyor.

Eve sol tarafından yaklaşan çocuklara bir “sözcü” kedinin sahipsiz, zavallı, sevgiye muhtaç olduğunu söylüyor. Diğer taraftan yaklaşanlara ise “sözcü” kedinin kuduz hastalığına yakalanmış olduğunu, ona yaklaşanları tırmalayacağını söylüyor.

Bu örnekte iki farklı mesaj, iki farklı davranışa yol açacaktır.

Birinci gruptaki çocuklara “şefkat paradigması” gözlüğü takılmıştır. Öte tarafta ise çocuklara “korku paradigması” aşılanmıştır.

Bu açıklama ve örnekten sonra varacağımız sonuç şu olabilir:

Büyürken ana-babamız, okulda öğretmenlerimiz, siyasi partiler, devlet ve hatta haftalık olarak size ulaşan elinizde tuttuğunuz gazete, belirli paradigmaları size öğretmeye çalışıyor.

Paradigmayı bir “harita” olarak da kabul edebiliriz. Bizi geleceğimize götürecek bir harita…

Haritanın işlevi nedir? Örneğin Lefkoşa’da bilmediğiniz bir yere gitmek çabası içerisindeyseniz ve etrafınızda adresi soracak kimse yoksa, bir haritaya başvurursunuz. O harita şehrin küçük bir modelidir.

Elindeki Güzelyurt haritası ile Lefkoşa’da bir adrese ulaşmaya çalışanlara ne demeli? Bu insanlar öylesi bir “paradigma tutkunluğu” geliştirmişler ki ellerindeki haritanın ulaşmaya çalıştıkları adrese kendilerini götürmediğini yüzlerce defa gördükleri halde suçu haritada değil, Lefkoşa’da bulurlar.

“Bu sokaklar ve evler yanlış yere konmuş, yanlış isim verilmiş; esasında bu haritada gösterildiği gibi düzenlenmeliydi” derler.

Kıbrıs’ta bir toplum yok olurken günü geçmiş anlayışlara dayandırılmış güvensizlik, düşmanlık politikalarının doğru harita olmadıkları bir gerçek. Paradigmasal bir sorunla karşı karşıyayız. Sorunu çözecek erke de sahip değiliz maalesef.

Erkimizin olabilmesi için toplumumuzun önüne iki harita koyabilmemiz gerekir. Önlerinde hem Lefkoşa hem de Güzelyurt haritası olursa, adresi bulmaya çalışanlara “Senin elindeki harita yanlış kardeşim, sen beni istediğim adrese götüremezsin” diyebilecekler.

Peki doğru harita kimde?

Kimsede!

Sol güçlerin elinde Lefkoşa’nın gerçek haritasının parçaları vardır. Harita bir bütün değildir. İnsanlar parçalanmış bir haritayla karşılarına çıkanlara “Bak diğerlerinde pırıl pırıl kocaman bir harita var. Sizdeki harita, harita değil, müsvette parçası” der.

Yurtsever aydınlara düşen görev, ellerindeki müsvetteleri biraraya getirip temize çekmek. Bütünüyle bir harita ortaya koymak.

Diyelim ki bunu başardık. İş bitti mi?

Tabi ki bitmez.

Hangi haritanın doğru hangisinin yanlış olduğunu yine toplum seçecek. Toplumun doğru seçimi yapabilmesi için gerekli olan nedir?

Çocuk yetiştirme paradigmalarına göz atalım.

Çocuk yetiştiriken iki ana paradigma ön plandadır. Bunlar “kalıplanmış” ve “gelişmiş” insan paradigmalarıdır.

Kalıplanmış insan paradigmasına sahip ana-baba, çocuğunu bildikleri, gördükleri şekilde yetiştirirler. Çocukları da “kalıplanmış” olur.

Çocuğun “gelişmiş” insan paradigmasıyla yetiştirilebilmesi için ana-babanın bu paradigmadan haberdar olması şartı vardır. Bunun koşulu nedir?

Kendini geliştirmek… Çok okumak…

Eğer ana-baba kendini geliştirmiş ve iki farklı paradigmanın (kalıplayıcı ve geliştirici) varlığından haberdar olmuşsa, çocuklarını yetiştirirken hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna da karar verebilecektir.

Ana-baba az gelişmiş ise, doğrunun varlığından haberdar bile olamayacak, kendi bildiklerini okuyacaklardır.

Dönelim harita örneğine…

Tekrar ediyorum! Öncelikli konu doğru haritayı sapasağlam toplumun önüne çıkarmak. Bunun için solun güçbirliğine gitmesi şart.

İkinci nokta ise toplumun doğru harita ile yanlış harita arasındaki farkı görebilmesi ve doğru seçim yapabilmesi meselesi. Nasıl ki kendini geliştirememiş ailenin çocukları “gelişmiş” insan paradigmasından haberdar olunmadığından dolayı “kalıplanmış” insan paradigmasıyla yetiştirilir, bizim toplumumuz da nereye gitmek istediğini tam olarak bilemeden, hangi haritanın doğru hangisinin yanlış olduğu konusunda karar veremez.

Bunun da eğitim ile üstesinden geleceğiz. Doğru haritanın oluşturulması herşeyi kolaylaştıracaktır. Doğru haritanın parçalanmış olmasındandır ki birçok değerli insan elini ayağını herşeyden çekmiş, ümitsizliğe kapılmıştır. Değerler paradigmasında çelişkiler yaşanmaya başlamıştır.

“Kendimi düşünüp lüks içinde bir hayat mı süreyim yoksa eğitim vakfına katkıda mı bulunayım?”

Bu soruya insan değerler paradigmasına göre karar verir. Eğer doğru harita toplumun önüne bir bütün olarak konmuşsa sözkonusu değerler paradigmasındaki çelişkiler çok daha kolay giderilebilir.

Yurtseverler olarak güçlerimizi birleştirdik mi, doğru haritayı ortaya bir bütün olarak koyabildik mi ki insanları lükse düşkün oldukları için suçlama hakkını kendimizde görüyoruz?

Solun birleşmesinin faydaları sanılandan çok daha fazla olacaktır.

***

Sevgili Sami Abi,

Kıbrıs Türk solunun başarı veya başarısızlığını sorgulayacaksak, en son ve en önemli “görev” sahiplenilmeli ve her fırsatta dikkate getirilmelidir.

Bu, hepimiz tarafından yapıla!

Eğer başarıyı oy ile ölçeceksek başka çıkış yolumuz yok gibi… Bu böyle biline!..


Birikim Özgür|Ana Sayfa