Görüş, 7 Haziran 2005 Birikim Özgür | ||
Statükoyu ayakta tutan Talat'ın politikaları mı? Çok değil birkaç ay önce, Suriye Devlet Başkanı Esad Lübnan’da bulunan 14 bin askerinin çekilebileceğini açıklamıştı. Bu konuda Suriye’ye baskı yapan dünya devletleri yapılan açıklamayı yeterli bulmamıştı. Benzeri açıklamaların daha önce de çok yapıldığından hareketle dünya bekleyip gelişmeleri izlemeyi tercih etmişti.Halbuki bu kez Esad ciddiydi ve takvimler 26 nisanı gösterdiğinde tüm Suriye askerleri Lübnan’dan çekilmiş olacaktı. Henüz askerler çekilmeden, daha Esad’ın açıklaması duyulur duyulmaz, Lübnan’da halk sokaklara dökülmüş ve sevinç gösterilerinde bulunmuştu. Suriye askerleri 29 yıldır Lübnan’daydı. Lübnan'daki iç savaşın ardından Suriye 1976 yılında bu ülkeye Barış Gücü askerleri yerleştirmiş, 1990’da savaş bittikten sonra da 40 bin civarında asker bu topraklarda kalmıştı. Suriye, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’ye 14 Şubat’ta düzenlenen suikastın ardından, Lübnan topraklarını terk etmesi için uluslararası baskıya maruz kalmıştı.
*** Doğrusu bu gelişmeleri izlerken acaba Kıbrıs’ta da benzer bir süreç yaşanabilir mi diye içimden geçiriyordum. “Olacak iş değil” deyip gerçekçi bir tavır geliştirmenin önemine atıfta bulunuyordum. Halbuki olmayacak bir şey değilmiş. Olması mümkünmüş. Bunu “yeni politikalar” engellemiş. Bir anlamda yeni politikaların sembolü konumundaki Talat ve ekibinin de üstün çabaları sonucu Lübnan’dakine benzer bir sürecin yaşanması engellenmiş. Bunu açıklayan da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan oldu. İşin komik tarafı ise Türkiye’deki “muhaliflerin” Erdoğan’ı bu açıklamaları sonrasında topa tutmaları. Halbuki adamlar gerçekten de gelişmeleri iyi okumuşlar ve eski söylemlerle Kıbrıs’ta Türk askerinin varlığını devam ettirmesinin güçleşeceğini öngörerek Denktaş’ın da rızasını alıp söylem ve imaj bazında birtakım değişikliklere gitmişler. Bundan daha akıllıca, bundan daha faydalı bir iş olabilir mi Türkiye açısından? Bunu başarmışlar... Buna rağmen Erdoğan topa tutuluyor. Niye? Anlamak güç doğrusu. “Denktaş’ın rızası” konusu üzerinde durmakta fayda var. Denktaş, “Annan Planı’na evet diyenler hayır diyenler dönemi geride kalmıştır. Hükümete, Cumhurbaşkanına bu söylemlerinde yürüdükleri sürece yardımcı olmalıyız” diyerek memnuniyetini belirtmiş Hasan Keskin’e göre. “Bu söylemler” ile kastedilen Mehmet Ali Talat ve Ferdi Sabit Soyer’in güneyi ötekileştiren, ambalajında “barış” yazan ama temel hedefleri bağlamında kime hizmet ettiği anlaşılamayan söylemleri yatmaktadır. Bir tarafta Erdoğan’ın yeni politikaların temel işlevine vurgu yapan açıklamaları, diğer tarafta da Hasan Keskin’in kaleminden Denktaş’ın yeni duruma dair yaklaşımları... Her ikisi de insanı Kıbrıs’taki “devrimi” sorgulama ihtiyacına yönlendiren açıklamalar... Bunlara bir de Türkiye’de estirilen “Talat cumhurbaşkanı seçilebilir ama Denktaş kadar ağırlığı olamayacaktır” havalarını da eklemek gerekiyor. Belki bunda statükocuların parmağı var ama yine de pis kokular geliyor insanın burnuna.... Kıbrıs Türkü “devrim” yapa dursun, Türkiye’de bu devrim biraz farklı algılanıyor olsa gerek ki Sn. Talat bir lider gibi değil de Türkiye’de Recai Kutan ya da Yıldırım Akbulut ile özdeşleşmiş siyasi figürü çağrıştıran bir politikacı gibi karşılanıyor Ankara’da. Adeta küçük düşürülüyor. Kıbrıs Türkü, O’nun nazarında hafife alınıyor... Gözlerden kaçan bir şey daha var ki o da Abdullah Gül’ün Ankara’da hazırlanan yeni Kıbrıs paketini açıklamadan önce Denktaş ve Aydan Karahan ile görüşmüş olduğudur. Saf barışsever Kıbrıslı Türkler arasında “Bizim barış yanlısı yeni cumhurbaşkanımıza ve hükümetimize danışmadan yeni plan hazırlamak da ne demek oluyor?” anlamına gelen yakınmalar yükselirken, kim bilir belki de bunun vahamet açısından bir adım ötesi yaşanıyor; Rauf Denktaş ve Aydan Karahan Ankara’da 23 Mayıs 2005’te kırmızı halılarla karşılanıp büyük bir ihtimalle “görüşleri” alındıktan sonra yeni plana son şekli veriliyor. Denktaş’ınki öylesine bir sivil ziyaret iseydi, TC Lefkoşa Büyükelçisi’nin O’nun yanında işi neydi? Demek ki ortada “resmi” bir fikir toplantı vardı ve Kıbrıs’ı bu esnada temsil etme görevi bu ekibe düşmüştü. Belki abartı kokuyor bu yazılanlar. Ancak gündemi yakalamak açısında da şunu açıklıkla ortaya koymak gerekiyor: Denktaş’a KKTC Devleti yatlar, katlar versin... Hizmetlerinden dolayı el üstünde tutsun... Hayatının sonuna kadar Denktaş’ın bir eli yağda bir eli de balda olsun... Hiç umurumda değil! Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış nasılsa... Bunlardan ziyade esas üzücü olan yaşanan birtakım gelişmelerin Denktaş tarafından onaylanıyor oluşudur... Esas beni üzen, Denktaş’ın yıllarca Kıbrıs Türkü’nü bir tarafa iterek uyguladığı Kıbrıs düşmanı politikaların şimdi çözüm yanlısı kisvesi altında özde aynen devam ettirilmesi ve Kıbrıs’ın Kıbrıslılarca yönetilebileceği bir momentumun yaratılamaması hatta engellenmesidir... Statüko dimdik ayakta duruyor hala! Ve eğer yıkılacaksa da yine halk tarafından, halkın desteğiyle, halkın iradesiyle ve tabi ki bunu temsil edecek siyasi güçlerin çabaları sonucu yıkılacaktır...
*** Bu nedenlerledir ki Kıbrıs’ın kuzeyinde ideolojik duruşu, siyasi tavrı hatta siyasi makamı ne olursa olsun tüm barışseverlerin torbaya doldurulmuş kediler misali birbirlerine zarar vermekten kaçınmaları ve statüko karşıtı mücadeleyi birlikte sürdürmeleri önemlidir. Güneyi ötekileştirmeyen ve güney ile karşılıklı etkileşimi barışın olmazsa olmazı olarak görenlerin bu cephede daha etkin olabilmeleri için siyaset üretilmelidir. Güneyde ve kuzeyde bu siyasi bilince sahip politikacıların ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin günlük siyasette ağırlıklarını hissettirebildikleri oranda Kıbrıs’ın birleşmesi ve iki toplumun gerçek anlamıyla yakınlaşması gündeme gelebilecektir... Gün, meydanı boş bırakıp sorumsuz bir siyaset anlayışıyla sağa sola saldırma ya da politik rant elde etmek için akbabalar gibi büyüklü küçük barış yanlısı partilerin başarısız olmalarını bekleme günü değildir...
copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
| ||