Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 10 Temmuz 2001
Birikim Özgür

OKUMUŞ CAHİL OLMAYI KİM İSTER?

Bu haftaki yazı biraz uzun... Okuyucuyu yormamak için zaman zaman kullandığım ara başlıklar kullanma yöntemini uyguluyorum yine. Bu yazının özel birtakım amaçları da var. Bakalım amaçlara ne kadar yaklaşacağız. 

Öylesine Bir Giriş Değil Bu

Yazıyorum... Galiba Varım

Okumuş Cahiller ve Eğitimden Beklentiler

Yüksek Öğretimden Beklentiler

Politika Neden Önemlidir?

Politika ve Birey

Depolitize Edilmişliğimiz

Birey Neden Uzak Durmayı Tercih Ediyor?

Kıbrıs Türk Siyaseti ve Politikacı Olmak

Politikacı Nasıl Algılanmalı?

İki Zıt Politika Tanımlaması

Hümanist Yaşam Tarzı ve Politika

Öylesine Bir Son Değil Bu

 

 

Öylesine Bir Giriş Değil Bu                                                                [başa dön]

2 Ocak 1998 tarihli bir mektup yazmıştım Beran Dağtaş’a.

ÜTK Genel Sekreteri olduğum dönemdi. Beran, yürütme kurulu yedek üyesi idi o dönemde... Katılamadığı bir yürütme kurulu toplantısı sonrasında ayrıntıları tek tek ele alıp bilgi vermiştim O’na. Bunun yanında ÜTK içinde yaşanılan bazı gelişmeleri, son zamanlarda çeşitli birimlere yönelik hazırlamış olduğum raporları ve konuşma metinleri de mektuba katmıştım.

Sıcak bir mektup idi. Bazı sorunlarla ilgili yakınmıştım. Dergimiz ile ilgili sorunlar vardı.

Beran’a, “Gerek ÜTK içindeki sorunlarda olsun, gerek siyasete dair sorunlarda olsun, gerekse dergide son çıkan sorunlarda dikkat edilmesi, gözetilmesi gereken herzaman için ilkeler ve prensipler olmalıdır. Herhangi bir kaosda kimin daha çok lafazanlık yaptığına değil, kimin daha tutarlı olduğuna bakmalı” demiştim.

Herşeyin de ötesi sözkonusu mektup Beran’a duyduğum güveni de çok iyi ifade ediyordu. Potansiyelinin farkındaydım. O’nu işbirliğine, ÜTK’yı birlikte geleceğe taşımaya davet etmiştim.

Benden sonraki ÜTK Genel Sekreteri’nin ismi Beran Dağtaş’tı. Bu bir tesadüf değildi. Beran potansiyelini gereğince kullanamamış ve beklentilerim çerçevesinde bir görev anlayışı sergileyememişti.

“Hayal kırıklığı yaşamamıştım” dersem yalan olur...

O dönemi takip eden yıllarda bu hayal kırıklığı yönlendirdi beni. Buna rağmen Beran hep dosttu... İçtendi... Sevgisinden, saygısından hiç ödün vermedi.

Günler, aylar, yıllar geçti...

Beran bana hayatta unutamayacağım bir ders verdi, kapımı çaldı, kapılar araladı... “Birlikte üretmeliyiz” dedi.

Araladığı kapıdan içeriye girdim.

Hiçbir zaman kuşku duymadığım potansiyelini kullandığını, hızla geliştiğini gördüm. Politikayı üniversitede öğreniyor... Konulara uzman edasıyla yaklaşmayı beceriyor, bilgilerini paylaşmaktan büyük bir zevk alıyor.

Beran Dağtaş – Birikim Özgür (Ağustos 2000)

“Cam fanustaki gül” olmaktansa herkesle güzel iletişim kurmayı tercih ediyor oluşu bir arkadaşı olarak beni hem çok gururlandırdı hem de biraz endişelendirdi.

Bilmişlik taslamak değil niyetimiz... “Herkese güven, hiçkimseye güvenme”... Beran gibi insanlara iyi niyetle yaklaşan bir dostla paylaşılabilecek en güzel anıdır bu cümle.

Hamamböcüleri için bu hafta “okumuş cahiller” üzerine yazacaktım.

Yardım istedim... İkiletmedi...

Masanın başına oturduk. Kağıt, kalem... Kitaplar... Herşey hazırdı. O anlattı, ben not aldım.

Beran’ın bana verdiği etkileşimli ders, böyle bir ortamda hayat buldu...

 

Yazıyorum... Galiba Varım                                                        [başa dön]

Okumuş cahiller hakkında bir yazı yazmak istediğimi anlattım...

İnsanlar üniversite bitiriyor, fizikçi, matematikçi, mühendis oluyor ancak örneğin politikanın ne olduğunu bile tam olarak bilemeyebiliyorlar. Bu konuda ne düşündüğünü merak ediyordum.

Aslında bu konuyu birkaç gündür kurcalıyordum kendimce. Değer verdiğim bir arkadaşım sürekli politikayı sevmediğini, hatta politikadan nefret ettiğini söyleyip duruyordu... Ortada çok ciddi bir algılama sorunu vardı ve bu sorunu ortadan kaldırmak, en azından bu amaç için vakit harcamak gibi bir hedef belirlemiştim kendime. En güçlü silahım da kalemim olduğundan, konuyu yazarak daha kolay yorumlayabileceğimi düşünmüş, yazacaklarımı da hamamböcüleri için geliştirdiğim “sanki bir dostuma mektup yazarmış gibi, içten, içini döken, anlatarak rahatlayan” tarzıma uyarladım.

Yazıyorum...

Galiba varım...

 

Okumuş Cahiller ve Eğitimden Beklentiler                                        [başa dön]

Konuşmamızın başında ilk gündeme gelen nokta doğal olarak “eğitim” oldu.

“Okumuş” demek zaten bir süzgeçten geçmiş, eğitim sisteminin kapısından içeriye girmiş insan demek değil miydi?

Eğitim sisteminin süzgecinden geçmiş insanları iki kategoriye ayırdık doğal olarak... İdealde yetiştirilmesi beklenilen insan ve şu günkü haliyle eğitim sistemlerinin ürettiği insan... Yani bu yazının gündeme gelmesine sebep olan okumuş, “büyük adam olmuş” fakat en basitinden politikanın gerekliliği veya hayatındaki önemi üzerinde zerre kadar düşünmemiş insan...

Tabi ki sohbet eğitime kayınca adeta rahat bir nefes aldım... Benim alanım olmasını bırakın, defalarca yazılarımda çağdaş insanı yetiştirmenin önemini ve bunun da ötesinde bir eğitim sisteminin çağdaş hedeflerini saptamış ve yorumlamıştım.

Bunun da ötesinde, politik bilinci eğitimle bağdaştıran ve bunu çok iyi yorumlamış olan Paulo Freire üzerinde uzun süre çalışmış ve “Eleştirel Pedagoji” hakkında da defalarca yazmıştım. Kısaca Freire şunu diyordu: “Eğitim, ya yeni neslin sistemin mantığına entegre olmasına hizmet eder, ya da, insanların gerçekle eleştirel bir yaklaşım kullanarak, yaratıcı bir şekilde uğraşması ve dünyanın transformasyonuna katkıda bulunmasıdır”. Dünyanın transformasyonundan kasıt, dünyanın insancıllaştırılmasıdır.

Eleştirel Pedagoji’nin üzerinde durduğu nokta farkındalığın “bazıları” için yarattığı tehlike…

Kendi yazılarımdan birinden alıntılıyorum:

“Eğer öğrenci otoritenin buyruğu altında ezilen konumundan sıyrılırsa ne olur? Ezilmediği için konuşmaya başlar. Konuştuğu için düşünmeyi öğrenir. En son noktada ise ‘istenmeyen’ gerçekleşir. Düşünen insan, eleştirel yaklaşmayı da öğrenir. Ençok korkulan ise düzenin eleştirilmesidir. Bu nedenle eğitimde hala daha öğretmenin otoritesine dayalı olmayan bir ortamı hayal etmek bile mümkün değildir. Gücün karşısında boyun eymeyi öğrenmemiş bir toplum zıvanadan çıkabilir. Düzenin işine gelmeyecek bir durum... “

Sevgili Beran’ın üzerinde durduğu bir insan sınıflandırması vardı. Nesne ve özne olanlar...

Eleştirel Pedagoji bunu da çok iyi ele alıyor... Bir yazımda Kıbrıs’taki durumla bağdaştırarak nesne ve özne insanı şöyle anlatmıştım:

“Sisteme ayak uyduran, otoriteden çekinen, ezikliğinden kurtulmaya çalışmayan insanlar... Yani nesne olanlar..

Diğer tarafta ise sisteme eleştirel yaklaşan, otoriteye boyun eymeyen, ezikliği reddeden insanlar.. Yani özne olanlar...

Kıbrıs Türk Toplumu ne tür insan sınıfına girer?

Eğer toplum olarak sorunlarımızda özne olmak istiyorsak, eğitim sistemimizde revizyonların birinci hedefi olarak “özgürlük” belirtilmelidir. Kafalardaki özgürlük için önce sınıflarda özgürlük...

Bilinç üzerinde ençok durulandır. Eleştirel bilinç sahibi insanlar sorunlara tekil kazalar olarak yaklaşmaz, onları temelden yola çıkarak halletmeye çalışır.

Eleştirel bilinç, toplum içerisindeki sosyo-ekonomik terslikleri gerçeğin bir sonucu olarak görebilmeyi gerektirir.

Eleştirel bilinç sahibi topluma, eleştirel pedagojiyi eğitime entegre ederek ulaşabiliriz. Özgürlüğü sınıflardan başlayarak uygulamak gerekir.

Böyle bir ortamda yetişen bireylerin sorunlara bütünsel açıdan yaklaşmaları ve Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanılanın bir rejim sorunu olduğunu görmeleri daha kolay olur.”

Hatta daha da ileriye giderek bu bilincin önemini kesin ifadelerle açıklamaktan çekinmemiştik:

“Rejim sorununa değinilmeden yapılan eleştiriler, gerçek bir bilincin göstergesi değildir.

Eleştirel bilinçten bir önceki bilinç seviyesini Freire ingilizce “naive” kelimesi ile açıklıyor. Bu bilince sahip insanlar sorunların farkındadırlar ancak onları bireyselleştirmişlerdir. Bütünsel bir bakış açıları yoktur.

Sözlüğü açtık, “naive” kelimesinin türkçe karşılığını aradık. “Saf”, “bön” ve “toy” kelimelerine baktık, baktık, baktık...”

Şimdiki konumuzla bağdaştırmak açısından “okumuş cahilliği” gerçek bir bilince sahip olamama olarak ifade edebilir miyiz?

Galiba isabetli bir bağdaştırma sözkonusu…

Bir eğitimci olarak bizim diyeceklerimiz bunlar… Beran ile sohbetimizin hemen başında “sığ bir bakış açısı” üzerinde durmuştuk. Beran “sığ” olmayı olumsuz algılıyordu. Ben ise tam tersine bir yazının ne kadar sığ olursa o kadar başarılı bir yazı olacağını düşünüyordum. Üzerinde fazla durmadık. Ben “sığ” olmaya olumlu gözlüklerle bakıyordum sadece… Mesajın yerine ulaşabilmesi açısından “sığ” olmayı bir anlamda “kalıbını dolduran”, “doymuş” yani “saturated” anlamıyla algılıyordum.

Bahsedilen politik duruşun ve eğitimde uygulamasının “hayal” olmadığını biliyoruz. Zaten herhangi bir okulun hedefleri masaya yatırıldığında, eğer sözkonusu okul çağdaşlığa birazcık önem veriyorsa bunu izlerini görmek pekala mümkün… Tabi ki bunların uygulaması bir süreci gerektirecek… Zamana ihtiyaç vardır…

Bilkent Üniversitesi Türkiye’de çağdaşlığı yakalama gayretini gösteren bir kurumdur. Üniversitenin genel hedeflerine bakacak olursak, pek amaca ulaşılabildiğini iddia edemesek de yetiştirilmeye çalışılan bireylerin yani “okumuşların” hangi özelliklere sahip olmaları üzerinde somut veriye sahip olmuş oluruz.

Üniversitenin hedefleri üç ana başlıkta toplanmış. Öğrencilere kazandırılacak “yetenekler”, genel, öğrencilerin sahip olmaları beklenilen özelliklere dair hedefler ve öğrencinin mutlu olabilmesi, bir anlamda “tatminli” olabilmesi için ortaya konmuş hedefler…

Bunlardan bazıları şöyle:

  • bilgiye ulaşma, yazma, okuma becerilerini geliştirmek

  • düşünme becerilerini/yeteneklerini geliştirme

  • iletişim becerilerini geliştirme

  • bilgisayar ve teknoloji kullanımı becerilerini geliştirme

  • çalışırken, öğrenirken zamanı iyi kullanabilme becerilerini geliştirme

  • geçmiş tecrübeleri farklı kişilerle birlikte çalışabilme

  • öğrencilerin evren, insanlık hakkında bilgili olmaları ve diğer kültürleri anlayabilmeleri için genel bilgilerini genişletme

  • insanlığın entellektüel, sanatsal yönünüyle ilgilenen, evrendeki varlığını hayat boyu irdeleyen, değişik kültürler, toplumlar ve değerleri de algılayabilen öğrenciler yetiştirmek

  • toplum sorunlarına duyarlı, dünya-insanlık ve çevre sorunlarına duyarlı öğrenciler yetiştirmek

  • öğrencilerde tolerans, farklılıklara saygı gösterme, açık fikirlilik aşılama

  • öğrencilerde kendilerini bilmede yardımcı olma

  • Öğrencilerin beklentilerinin karşılanması, tatmin olmaları da onların şu beklentileri üzerinden hareketle irdeleniyor:
  • Üniversite onları iş hayatına hazırlamalı

  • Üniversite onları eğitmeli

  • Kendilerini ve başkalarını anlayabilmeliler

  • Özetleyecek olursak, “eğitim”den beklenilen açık fikirli, ne istediğini, ne yaptığını çok iyi bilen, çevresinden haberdar, gerçek anlamda “bilinçli” bireyler yetiştirmesi…

    Yüksek Öğretimden Beklentiler                                                                    [başa dön]

    Peki Beran ne diyor? Bir politika uzmanı adayı olarak konuya nasıl yaklaşıyor?

    İdeal insanı “eğitim” yetiştirecek. O’na göre “ideal insan” politikadan anlayabilmeli. O’nu tanımlayabilmeli. Zaten sorgulamaya çalıştığımız da bu değil miydi?

    Beran’ın da görüşleri var eğitim üzerine.

    O’na göre yüksek öğretimden beklentiler yanlış şekillenmiş.

    “İdeal insanı yetiştirirken eğitimden beklenileni sen açıklarsın zaten” diyor. Yukarıda açıklamaya çalıştım zaten.

    Şöyle diyor devamla:

    “İnsanlar hayatlarını idame ettirmek, bir iş sahibi olmak için yüksek öğretime dahil oluyorlar. Bir zorunluluk sözkonusu… Halbuki bunu bir tercih olarak değil de kendilerini yaşam pratiklerinde daha iyi algılayabilmek için geçtikleri bir süreç olarak kabul etseler…”

    Katılmamak mümkün değil bu görüşe.

    Politika Neden Önemlidir?                                                                          [başa dön]

    “Bir birey neden politikayı bilmeli?” sorusunu cevaplandırmak için bir başka soruya yöneldik hemen…

    “Politika neden önemlidir?”

    Beran tam da istediğim gibi kavram kargaşalarını çözümlemeye yöneldi hemen. “Anakronizm”den bahsetti. Galiba terimlerin anlamını saptırma anlamında kullanıldı bu kelime.

    Biraz araştırdım. Anakronizm gelişmeler sonrasında günü geçmiş görüş veya açıklamalar olarak kabul ediliyor anladığımız kadarı ile. Bir başka kaynakta anakronizm “kendi zamanına ait olmayan” olarak tanımlanmış. Mona Lisa’nın kol saati takması gibi bir durum örnek gösterilmiş.

    Bu durumda anakronizm kavram karmaşı anlamına gelmiyor. İstenileni ifade edecek teorik bilgiden yoksunuz bu durumda…

    Siyaset ile politika arasındaki farkı tartışıyoruz.

    Siyasetin hayatın içinde olmadığı, hayatın kendisi olduğu noktasına varıyoruz. Politika ise daha çok işin pratiği…

    “Siyaset hayata dıştan bakan teoriler bütünü değildir, hayatın içinden çıkar ve toplumlar varolduğu için siyaset vardır”diyor dostum.

    Bir de kitap veriyor Beran bana… Politikanın tanımına bakıyorum kitaptan… Türkçedeki anlam kargaşası devam ediyor. “Politics” yani “siyaset” şöyle tanımlanıyor:

    “Siyaset, en basit ifadeyle, amaçlar ve amaçlara ulaşırken kullanılan metotlar hakkında bir anlaşmazlık olduğu durumlarda hayat bulur”.

    Anlaşmazlıkları çözme süreci, evde, okulda veya ülkede, politik bir süreçtir. Gruplar, bireyler ve ülkeler ne tür bir değişimin gerekli olduğu konusunda farklı fikirlere sahip olabilirler. Toplum nasıl gelişmeli? Toplumlar birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olmalı?

    Zaten Beran politikayı veya siyaseti tanımlarken bunları söylüyor:

    “Politika toplum-devlet ilişkilerini, toplum-birey ilişkilerini, devlet-birey ilişkilerini hatta devlet-devlet ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır”.

    Politikanın en temel tanımında bile “birey” vurgulanıyorsa, bir bireyin politikadan anlamıyor oluşunu, politikayı sevmediğini ifade etmesi onun için büyük bir handikap olsa gerek.

     

    Politika ve Birey                                                                            [başa dön]

    Politikanın hayatın kendisi, bireyin geleceği ile doğrudan ilişkili bir bilim olduğunu kabullenmeden yaşamak, gündelik yaşamak anlamına gelir ki “okumuş” bir insanla “okumamış” bir insan arasında sadece “üniversite bitirmiş olmak” ve “üniversite bitirmemiş olmak” gibi bir fark sözkonusu olur. Halbuki “okumuş” insanın geleceğe dair söyleyecek bir sözü olması gerekmez midir?

    Geleceğe dair bir sözü olmayan bir okumuşa, “okumuş cahil” tanımlamasını yakıştırmak nesnel yaşayan “birey” tarafından sadece kişiliğine bir saldırı gibi algılanacak, beklentiler çerçevesinde bir gelişimi bırakın, kişisel kırgınlıklar sözkonusu olacaktır. Halbuki bizim istediğimiz, toplumsal bir sorunun üstesinden gelmek adına fikirlerimizi paylaşmaktan başka birşey değildir.

    Bireyin farkında olması gereken en önemli nokta toplumsal bir varlık olduğuna göre gerçekleştirdiği her eylemin siyasetin bir konusu olduğu… Zaten bireyin her eylemi toplum içinde gerçekleştiği için toplumun yapısını da etkiler.

     

    Depolitize Edilmişliğimiz                                                            [başa dön]

    Kaldı ki “birey”, “apolitik” olduğunu söyleyedursun, Beran’a göre “Apolitik olmak diye birşey yoktur. Depolitize edilmişlik vardır”.

    Yerinde bir saptama…

    Apolitikliği de “uygulanan hegemonya” ile bağdaştırıyor Beran. Tam da istediğim gibi… Aydınlatıyor beni. Gramschi’den bahsediyor.

    Birey üzerinde herhangi bir direk baskı yoktur. İdeolojik devlet aygıtları kullanılarak bireyin depolitize edilmişliğinden bahsediyoruz.

    “Bireyin rızası var farkındalığı yok” diyor Beran.

     

    Birey Neden Uzak Durmayı Tercih Ediyor?                            [başa dön]

    Politikadan uzak duran kitlelerin, depolitize olmuşlukları bir tarafa bırakılırsa, kendilerince ortaya koydukları sebepler akıl dışı mıdır?

    Değildir.

    Devletin güven vermediği, eşitlik ilkelerinin uygulanamadığı bir ortamda her birey “gemisini kurtaran kaptan” rolündedir.

    Gemiyi kurtarmak da öyle kolay iş değil hani... Çevresi geniş olmalı insanın, babası, dayısı olmalı. Milletvekili, bakan tanıdıkları olmalı.

    Düzen bu şekilde kurulmuşsa, tıkanıklık başgösterir. Ne milletvekili olmuş, bakan olmuş insanlar sorunu çözebilecek gücü kendinde görür, ne de yaptığının yanlış olduğunu bilerek ya da bilmeyerek el etek öpen, işlerini kapalı kapılar ardında halledebilmeyi bir “güç gösterisi” olarak gören birey yanlışı ortadan kaldırmak adına bir sorumluluk üstlenir.

    Kıbrıs Türk Siyaseti ve Politikacı Olmak                                [başa dön]

    Kıbrıs Türk siyasi tarihinde de mutlaka bu sorunları görmüş ve çözüm üretmeye çalışmış “gerçek liderler” vardır.

    Politikacıyı kötüleyenlere hep Lincoln’un şu sözünü hatırlatırım: “Unutmayınız ki her yalancı, düzenbaz politikacıya karşılık kendini adamış lider vardır”.

    Partidaşlarını kırmamak, üzerinde durduğu zeminin kaymasını önlemek adına, böylesi eylemleri “araç” olarak görüp elinden geldiğince kendisine ulaşanlara yardımcı olan politikacı çürük elmaların olduğu sepete atılır mı?

    Beklenti büyük... Beklentiyi karşılamak gerekir. Amaçlara ulaşabilmek için doldurulan makamın hakkını vermek gerekir... Gelin görün ki böylesi çevreyi hoş tutacak araçlar amaç halini aldığı anda olaya “dur” diyebilmeli “politikacı”.

    Bu gibi konuları değerlendirirken hep babamdan esinleniyorum. En yakın çevremde yaşanılanlara göre şekilleniyor düşüncelerim.

    Özker Özgür’e gelip gidenin haddi hesabı yoktu...

    Yaşlı kadınlar öğle vakti demez, yemek saati demez kapımızı çalarlardı.

    “Oğluma bir iş, bir de gelin isteriz” derlerdi. Vatandaş umut ederdi. O’nu dinlemek, elden geleni yapmak sorumluluk gereğiydi.

    Ne zaman ki araçlar arkadaşlarınca amaç olarak algılandı, partisinin elden gidiyor olduğunu, böyle işlerle uğraştırılarak federal çözüm yani barış ülküsünün ikinci plana itildiğini, rejimi sorgulamayı bırakın, halka karşı rejimle işbirliğine gidilmeye başlandı, “Artık silkelenelim” diyecek oldu.

    Onurlu bir davranıştı.

    Partili arkadaşları O’nu parti disiplinine uymamamış olmakla suçladı. Parti içi demokrasi gereği “kafasına göre” çıkışlar yapmamalıydı...

    “Tek başıma bile kalsam partimin çizgisini eski onurlu, başımız dik dolaştığımız günlerdeki çizgiye çekmek durumundayım” dedi ve siyasi hayatında çok önemli bir dönemeci bu şekilde yaşadı.

    Başbakan Yardımcılığı’ndan, ilkesel sebeplerle istifa eden ilk kişi oldu. Hükümet olanaklarını elinin tersiyle itti ve üzerinde durduğu zemini ortadan kaldırdı.

    Bu tarihi olaydan kimin ne şekilde bir ders çıkaracağını bilemeyiz. En azından bizim için “olumlu örnek” olarak akıllarda kalacak, çocuklarımıza gururla anlatacağız. Eminiz ki yıllar geçtikçe bize göre “olumlu örnek” olan bu davranışı hala daha manipule etmeye çalışan 3-5 yoldaş da kişisel hırslarından kurtulacak ve “yiğidin hakkını yiğide verecektir”.

    Özker Özgür’e, “oğlunun puan işlerini halletmediği için” arkasından demediğini bırakmayan eski dünürü... “müdür koltuğuna oturması için partisinde yumruğunu masaya vurmamak” suçlamasıyla O’na küsen bacanağı... Daha kim bilir geçmişte, mücadele yıllarında omuz omuza savaştığı ve sonradan malum sebeplerler arası açılan arkadaşları...

    Onları da “okumuş cahiller” kategorisine koymak ne bana ne size düşer. Hepimize düşen tarihin saptırılmadan ortaya konmasıdır. Zaman ne gösterir bilinmez...

    Politikacı Nasıl Algılanmalı?                                                        [başa dön]

    Bu noktada Beran’ın “politikacı” üzerine söylediği bir çift söz kulaklara küpe olmalıdır.

    “Apolitik birey politikacıyı tıpkı bir aktörü değerlendirirmiş gibi duygusal değerlendirir. Kriteri yanlıştır. Politikacı sadece toplumsal ve akademik ilişkiler yumağında, dolayısı ile yaşamın her alanını şekillendirmede birer araç olan politikaları, kararları alandır”

    Politikacının işlevi bu olmalıdır. Politikacıyı değerlendirirken “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” diyerek, kaşına, gözüne, keline, göbeğine, boynundaki fotograf makinesine bakmadan, toplumuna ne kazandırdı, toplumuna kaybettirdikleri var mı bu politikacının diyebilmeli birey...

    İki Zıt Politika Tanımlaması                                                        [başa dön]

    “Kendini adamış liderler” ile diğerlerinin ayrımını iyice yaptıktan sonra politikanın algılanışı üzerine tekrardan kafa yorabiliriz.

    Politikayı, “kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini” belirleyen bir faaliyet olarak nitelendiredebilirsiniz (sanırım Lasswell’in bir sözü idi bu) veya insanlığın ortak iyiliği için yapılan bir faaliyet olarak da kabul edebilirsiniz.

    Yani bir tarafta iktidarı ele geçirerek onun sağladığı yararları (nimetleri) paylaşma amacı taşıyanlar diğer tarafta ise özel çıkarlara karşı koyanlar ve politikayı herkesin yararına bir toplum düzeni kurma çabasından başka birşey olarak görmeyenler vardır.

    Biz ikinci yaklaşımı yani ütopik tanımlamaya, idealist duruşa destek veririz. Bir köşe yazarı olarak çıkarcılara, politikayı kişisel menfaati için kullananlara karşı çıkarız.

    Toplum içinde çoğunluk muyuz?

    Sebebini çözebilmiş değiliz ancak maalesef azınlıktayız!

    Herkes kendi menfaatleri sözkonusu olunca mangalda kül bırakmayan tavrını bir tarafa bırakıp işlerini kısa yoldan halledebilme yolunu seçer.

    Gariptir ki “Ben apolitik bir insanım” diyen herkes de birinci gruba bilemeden destek vermiş olur. Politik bilinçsizlik bireysel tepkilerin toplumsal yığınlara dönüşmesinin önündeki en büyük engeldir.

    Galiba bu birazda kapitalizm-sosyalizm karşılaştırmalarına benziyor. Sosyalizm bilinç gerektirir. Diğer taraftan her türlü ideolojik devlet aygıtına sahip olanlar insanları sürüler halinde yönetmek ve yönlendirmekten çekinmezler.

    Uzun lafın kısası, eğer toplumunuz için veya insanlık için güzel şeyler hayal ediyorsanız, biliniz ki politik bilinç ve buna dayandırılmış politik duruş “olmazsa olmazlar” kategorisindedirler. Bunu göremeyen her birey maalesef insanlık tarihinin geçmişten bugüne her aşamada biraz daha yaklaştığı “daha çok akılcılık”, “daha çok özgürlük” hedefine doğru ilerlerken çürük bir tuğla olarak katkı koyuyor olacaktır. İşin bu yönünden bakıldığında ortada bir de “sorumluluk” vardır.

    Tek sorumluluğumuz üniversiteler bitirip çok para kazanmak mıdır? Bunların yanında insanlık tarihinde çürük bir tuğla olarak geçip giden sıradan insanlar sınıflandırmasına girmemek gibi bir sorumluluğu da kendimizde görmemiz gerekmez mi?

    Hümanist Yaşam Tarzı ve Politika                                          [başa dön]

    Bir arkadaşımla bu konuda tartışıyoruz.

    Bana diyor ki, “Bana soracak olursan ne sağcı ne solcu olmak lazım... Ben hümanistim!”

    Özellikle 12 Eylül sonrası depolitizasyonun hat safhaya ulaştığı bir Türkiye’de, politikanın çirkefleştirildiği bir ortamda, Osmanlı zihniyeti ile kendini adamış liderlerin hep sürgüne gönderildiği, öldürüldüğü, politikadan dışlandığı bir düzende bu şekilde bir söylem geliştiren genç haksız mıdır?

    Elbette yerden göğe kadar haklıdır.

    Beran’ın çok güzel ifade ettiği gibi aslında gencin rızası vardır, farkındalığı yoktur.

    Beran’a soruyorum: “Apolitikliği tercih edenleri nasıl kazanmalıyız?”

    Genel konuşmalar tekrarlanıyor, politikanın önemini vurgulamanın ve insanları bilinçlendirmenin tek alternatif olduğu gibi izlenim doğuyor bende.

    Hümanizm’i nasıl yorumladığını soruyorum Beran’a.

    Anlatıyor.

    “Hümanist olmak, herşeyin iyisini istemektir” diyor.

    Arkasından söylenilene bende kendimce katkı koymaya çalışıyorum: “Herhalde buna ulaşmak için de çok ciddi bir politik mücadele süreci yaşanmalı”...

    Katılıyor Beran söylediklerime...

    Yorumumu destekler şekilde devam ediyor konuşmasına:

    “Unutma ki bir toplumda demokrasi kelimesi çok fazla dile getiriliyorsa o toplumda demokrasi yoktur! Leo Çe adlı bir Çinli düşünür söylemişti bunu. Aynı şey hümanizm için de geçerlidir. Bir toplumda ben ne solcu ne sağcıyım, ben hümanistim diyenlerin sayısı çoksa demek ki bu toplumda insana verilen değer eksiktir ve ‘insancı’ olma ihtiyacı da buradan doğar”.

     

    Öylesine Bir Son Değil Bu                                                [başa dön]

    Ağzına sağlık Beran...

    Ve...

    Teşekkürler sevgili arkadaşım.

    Beni düşündürdün. Araştırmaya sevk ettin. Öğrendim, geliştim, değiştim.

    Sende bana teşekkür edecek misin?


    Birikim Özgür|Ana Sayfa