Görüş, 1 Temmuz 2004

Birikim Özgür

 

Güç Oyunu ya da Toplumsal Varoluş

Seçimlerden hemen önce, 7 Kasım 2003 tarihli Ortam Gazetesi’nde şöyle bir saptama yapmışım:

Kıbrıs sorunun çözümü için iki toplum arasında ciddi bir müzakere süreci yaşanması gerekiyor. Yıllardır bu noktaya bir türlü ulaşılamıyor. Bugünlerde Kıbrıs’ın geleceği çokça konuşuluyor ancak Ada’da bütünlüğün ve bağımsızlığın olmazsa olmaz yapı taşlarından olması beklenen Kıbrıs Türk Toplumu dikkate dahi alınmıyor. Kıbrıs ile hiç alakası olmayan bir yabancı olsaydım, bu durumu Kıbrıslı Türkler açısından “onur kırıcı” olarak nitelendirirdim. Sanırım bu aşamada Kıbrıslı Türklerin önündeki pilav budur. Bu Memleket Bizim Platformu, önümüzdeki pilavın somut ürünüdür. Onurumuza, kimliğimize, kültürümüze sahip çıkmak ve Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili söz sahibi olmak istiyorsak, BMBP felsefesini ayakta tutmalıyız. Seçim sürecini de bu bağlamda değerlendirebilmeliyiz.

***

Seçimlerin üzerinden aylar geçmiş bulunuyor.

BMBP sorunsalımız ya da bu platformla özdeşleşmiş statüko karşıtı güçlerin birlikteliğinin önündeki engeller hala daha ağızlı yüzlü tartışılabilmiş değil. Böylesi sıcak bir dönemde, esas gündemimiz statüko karşıtlığı ortak paydasında buluşmak ve yapılabilecekleri birlikte yapmak olması gerekirken, bırakın seçimleri statüko karşıtı bir enstrümana dönüştürmeyi başarmayı, seçim sonrasında oluşan politik tablo nedeniyle statüko karşıtları arasındaki eski ilişkileri dahi özler olduk. Her geçen gün de bu yara depreşmekte üstelik!

Niye böyle oluyor?

Farklı kimliklere saygı duyup farklı kimliklere saygılı birlikteliklere yönelemediğimiz için...

Özellikle seçim sürecinde CTP’nin takındığı tavır, Kıbrıs’ın kuzeyinde çağdaş bir muhalefet anlayışı geliştirilmesi ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı. Sadece sol güçler değil, bugün AB ile ilişkiler ve bu bağlamda yapılması gerekenler konusunda uzman denilebilecek kadar bilgili olan Sn. Ali Erel ve arkadaşları da farklı bir kimlik olarak değer göremedi CTP yöneticilerince. Şimdi işte tüm bu kesimler fütursuzca (dikkatsizce) saldırıyor CTP’ye... “Gün olur devran döner” diyerek içlerinde biriktirdikleri o olumsuz duyguları şimdi her fırsatta hükümete yüklenerek ortaya seriyorlar...

CTP, bu sürecin daha en başından takındığı tavırla rüzgar ekmişti, şimdilerde ise fırtına biçiyor...

CTP’nin yıpratılması, hükümetin büyük ortağı olduğu bir dönemde statükonun devam etmekte olmasıyla ilgili yakınmaların CTP’ye yönelik bir kızgınlık yumağına dönüştürülerek “aile içinde bir kavga” izlenimi yaratılması noktasında CTP’nin bugüne kadarki yanlış ve bir o kadar da kendini beğenmiş tutumlarının etkisi çok büyüktür. Bu nedenle gelişigüzel eleştiriler karşısında kızmaya hakları olmadığını düşünüyorum. Yine de Ferdi Bey’in 20 yıl kendi partisini yönetmiş olan Özker Özgür’ün de dikkat çekmeye çalıştığı çok önemli bir konuda gündemi saptırmak adına “Afrikacılar Papadopulos’a ip atıyor” dediği bu dönemde, biz CTP’ye ip atalım ve diyelim ki:

“Önemli olan yıkmak, var olanı bozmak ya da küçültmek değildir. Önemli olan yapıcı yaklaşımlarla toplumsal gelişmenin önünü açabilmek ve farklılıkları zenginliğe dönüştürebilmektir”...

Toplumsal gelişme, sadece statükoyu yıkmayı kapsamıyor; tartışma düzeyimizden tutalım da uzun soluklu toplumsal projeler üretilmesine kadar pek çok konu, toplumsal gelişme bağlamında ele alınabilir... UBP’nin alternatifi olarak seçmen karşısına çıkan ve % 35 de oy alan CTP’yi eleştirirken “temel güdü” bu olmalıdır; yani toplumsal gelişme! Yoksa diğer çözüm yanlısı güçler “CTP’dir vuralım” anlayışı ile her Allah’ın günü CTP’ye saldırırlar ve bu partiyi alabildiğine yıpratırlarsa, hem belli başlı konularda Volkan ile aynı potaya düşmüş olurlar hem de sağlıklı alternatifini geliştirmeden CTP’nin çaptan düşürülmesi sonrasında statükocular yine aradan sıyrılıp şimdi beğenmediğimiz ve burun kıvırdığımız bu yapıyı da bize özlettirirler!

Statüko karşıtı güçlerin bir ortak paydada buluşamamalarının temel sebebi CTP’nin politik vizyonudur. CTP’yi yönetenler bugünlerde ciddi anlamda UBP’nin oylarına yönelmiş durumdadırlar. Bir tarafta % 20 bilemediniz % 25 düzeyindeki sol dünya görüşlü, bağımsızlık yanlısı hayalcilere kulak asanlar, diğer tarafta ise % 75-80 dolaylarındaki sağ ya da “Türkiye ile beraber bu yolu yürümekten yana olanlar” takımı var... Toplumun % 65’lik iradesi meclise yansıtılacaksa, bunların özellikle UBP’den kayan büyük bir çoğunluğunun aslında “Rum’a kötülük olsun diye” evet oyu kullandığı saptaması ile hareket ediliyor ve statüko karşıtı diğer güçlerin uyarıları pek de dikkate alınmıyor... “Türk Dışişleri ile ortak payda oluşturma ve yasaklı parti değil dost parti olabilme” kaygılarının sigortası konumundaki “DP ile uzlaşma ve bunu yaparken de topluma hizmet edebilmek için bazı ilkelerden ödün verme gerekliliği” de UBP’nin oylarına yönelme politikaları ile örtüşmekte. Bu da bir yönüyle “farklı amaçları olan partiler” olma durumunu yaratmakta... Göz göre göre politik bir başkalaşım yaşayıp ondan sonra da diğer statüko karşıtlarına “Farklı amaçları var” diye sataşmak da meziyet gerektiriyor doğrusu...

İşte bu çarpık vizyon nedeniyle bir türlü statüko karşıtı güçler arasında özlenen o birlik ve bütünlük sağlanabilmiş değil. Aksine, bir dağınıklıktır almış başını gidiyor. Peki CTP’nin yürütmekte olduğu bu politika ya da güç oyunu (Kuzey Kıbrıs’ta UBP ile sidik yarışı) nereye kadar gidecek? CTP, “Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki güvenilir ‘çözüm yanlısı görünen’ dostu” olmak istedi ve oldu. Bu yola girilmişse, geriye dönüşü çok zordur... Herkes çok iyi biliyor ki, Türkiye, Kıbrıs sorunun çözümünü hiç bir zaman istemedi ve istemeyecektir de! Ta ki AB üyesi olana kadar. O halde CTP’nin “güneş kadar güçlü olmak istiyorum” deyip bunu da başardıktan sonra insanımızın güneşin altında yanıp kavrulduğunu görünce bu kez de toplumu biraz serinletmek adına “Bulut kadar güçlü olmak istiyorum” psikolojisine bürünüp yeni bir “son tarih” afyonu üreterek Cumhurbaşkanlığı makamına yöneleceğini de öngörmek mümkün... Bunun için yine Aralık 2003 seçimlerinde olduğu gibi hükümete gelmenin önünü açan “meleklerin” devreye girmesi ve güneşi buluta dönüştürmesi gerekecek!

Bu da sorunlarımızı ortadan kaldırmayacak aksine daha da depreştirecek...

Güneş ya da bulut olmaya heveslenmektense insan kalmak ve bileğinin gücüyle, kolektif bir çabayla Kıbrıs’ta çözümü zorlamak en akıllıca yöntemdir. Tüm diğer güç endeksli çabalar, insanın özünden uzaklaşmadan ortaya koyacağı çabalardan daha değerli değil... Bu nedenle Kıbrıslı Türkler kendi öz güçlerini devreye sokmayı denemeli, BMBP felsefesini mümkün olduğunca düştüğü çukurdan çıkarak gelişmeci bir anlayışla uzun vadeli projeler üretebilmeli, bunları kolektif bir anlayışla kovalamayı denemelidir. Bu yapılmadığı için şimdilerde AB ile değil Türkiye ile imzalanan anlaşmalar insanımızın midesini bulandırıyor. Tüm bunlar bir şeylere inanmış insanlarımızın çok ağırına gidiyor. Eğer birazcık kalmışsa, bu tür tutarsızlıklar insanımızın içindeki Türkiye sevgisini de tüketiyor. Bu insanlara yazık ediliyor.

“Hani bir ‘evet’le dünyaya bağlanacaktık?” diye soruyorlar haklı olarak. Annan’ın Kıbrıs raporunda ortaya koyduğu şartlara rağmen, izolasyonların kaldırılması çabalarını toplumlararası yakınlaşma çabaları ile eş zamanlı olarak hayata geçiremeyecek kadar Birleşik Kıbrıs felsefesinden uzaklaşmış olan Sn. Talat ve arkadaşları yüzünden çok önemli bir fırsat heba edilmek üzere. Kıbrıslı Türklerin dünyaya açılmasını, bugünlerde, yakınlaşma karşıtı söylemleri ve Rumları ötekileştiren üslubuyla Sn. Denktaş değil Sn. Talat engellemekte... Halbuki BMBP felsefesi çerçevesinde hareket edilse, “güneş” ya da “bulut” olma sevdalıları “insanı” da bir değer olarak algılasa ve “Ben güçlüyüm, en doğrusunu ben bilirim” diyerek ortalığı kasıp kavurmaktan yana bir tavır geliştirmese, izolasyonların kaldırılması da dünya ile bağlanmamız da çözüm de içten bile değil! Yeter ki isteyelim ve özümüzden vazgeçmeyelim!

***

Satır aralarında bolca kullanılan güneş, bulut ve melek gibi benzetmeler İnternet’te dolaşan anonim bir hikayeden ödünç alınmıştı. Bütünleyici olması açısından hikayeyi de aktarıyorum:

İnsan Olmak

O, yoksul bir taşçıydı.

Her gün kayaları parçalıyordu.

İşi çok ağırdı ama çok az aylık alıyordu.

Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.

“Ben başkalarından daha çok çalışıyorum; benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur” diye düşünürken o anda gökten bir melek indi.

Ona, “Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak” dedi...

Taşçı hemen zengin oluverdi.

Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi.

Günün birinde, kral, onu sarayına davet etti.

O, sarayın güzelliğine hayran oldu.

Kral ondan daha zengindi.

Bu yüzden üzüldü.

“Ben de kral olmak istiyorum” dedi.

Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı.

Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.

Çok sıcak bir gündü.

Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu.

Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki?

Yaşamı yine sevmez olmuştu...

“Güneş olmak istiyorum” dedi.

Melek onu bu kez de güneş yaptı.

Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu.

Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi.

Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu.

Güneş kızdı; “Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum” deyince, melek onu bu kez bulut yaptı.

Az sonra bulut yağmura dönüştü.

Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı.

Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı.

Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar, hayvanlar, tarlalar perişan oldu.

Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu.

Bulut öfkelendi.

“Bu kadar çok su nasıl olur da kayaları aşamaz...”

Ama kayalar sulardan daha güçlüydü.

Bulut bağırdı:

“Kaya olmak istiyorum”.

Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı.

Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü.

Aradan çok zaman geçmedi.

Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.

“Aman! Bu da nesi?” dedi kaya. “Ben bu adamdan zayıfım” ...

Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı:

“İnsan olmak istiyorum!” .

Melek onun bu dileğini de yerine getirdi.

Kaya insana dönüştü.

Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor.

İşi ağır ve aylığı az ama yaşamı seviyor ve mutlu.

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org