Görüş, 30 Temmuz 2002
Birikim Özgür
Deney ve Denekler
Son birkaç aydır haftada iki yazı hazırlamaktansa tek bir yazı hazırlayıp bunu hem Yeni Çağ hem de Hamamböcüleri okuyucuları ile paylaşıyoruz.
Bu hafta da aynısını yapacağız.
Gelecek yaşanmadan, kesin bir ifade ile gelecekte yaşanacakları ortaya koymak doğru olmaz. Eğer bir aksilik yaşanmazsa, 2 Ağustos 2002 tarihli Yeni Çağ gazetesinde yayımlanacak/ yayımlanmış yazının Hamamböcüleri okuyucularını ilgilendiren bir de hikayesi vardır.
Hasan Örek dostumuzun sürpriz Ankara ziyareti, bize aşağıdaki yazıya konu olan filmi izleme fırsatını da yarattı. Biz filmi beğenerek izledik. Size de tavsiye ederiz.
***
Kapitalist şartlarda hayat, ezen-ezilen ilişkileri üzerine kurulmuştur. Tarih boyunca da mücadele, ezen ile ezilen arasında olagelmiştir.Yeni dünya düzeni dediğimiz tek kutuplu düzene geçtikten sonra ezilenden yana olanlar sarsıntı yaşadılar.
Bunu Kıbrıs’ta da yaşadık.
“Artık dünya, sentezler dünyasıdır, ezileni korumak için çatışmalardan kaçınarak bugünkü sistemin dayattığı hiyerarşik düzende yükselebildiğimiz kadar yükselmeliyiz” diyen de var, “Ezenin ezen olduğunu ifade etmeden, ezenle işbirliği yaparak, bir arpa boyu yol katedemeyiz” diyen de var. Bu iki bakış açısının bir tabana yayılması ve ortak paydaların ön plana çıkarılarak toplum adına politikalar üretilerek bunların uygulanması imkansız mıdır? Bunun cevabını arıyoruz. Biz değil ancak bizim çocuklarımız bunun imkansız olup olmadığının cevabını verebilecek yeterli veriye sahip olacaklar. Bizim çocuklarımızın kim olacakları veya kimliklerinin ne olacağı gibi anlamlı bir sorunun cevabını da yine bizim yapacaklarımız ortaya çıkaracak...
***
Ezme eylemini gerçekleştirenleri bazen “faşist” diye de nitelendiriyoruz. Kullandıkları yöntemlere, “faşizan yöntemler” diyoruz.Peki hiç tarafsız bir gözle bakmaya çalışıp düşündük mü? Bu insanlar niye eziyorlar? Faşizmi seçenler niye insanca yöntemlerle değil de baskıcı, işkence içeren despot yönetim anlayışlarıyla varolabiliyorlar?
Şu sıralar, Ankara’da, “Deney” isimli bir film var gösterimde.
Mario Giardano’nun “Siyah Kutu” adlı romanından uyarlanmış bir Alman filmi... “Deney”, konusunu gerçek bir hikayeden, “Stanford Hapishanesi Deneyi”nden alıyor.
Film, kısaca şöyle:
“Eski bir gazeteci olan ve hayatını taksi şöförlüğü yaparak kazanan Tarek Fahd (Moritz Bleibtreu), gazetede gördügü bir ilanda yapılacak bir deneye katılanlara 4000 Alman Markı verileceğini öğrenir. Tarek, bu deneye katılarak hem para kazanmak hem de çalıştığı gazete ile arasını düzeltmek üzere bir plan yapar. Deneye katılanların arasına karışır.
Deneye katılan denekler genellikle orta sınıfa mensup erkeklerdir. Deneyi gerçekleştirecek profesörler bunları ikiye ayırırlar. Bir kısmı gardiyan diğerleriyse mahkum olacaktır. 10 gün süreyle tamamen gözetlenebilen bir hapishane ortamında baskı altındaki gardiyan ve mahkumların davranışlarını araştırmaya yönelik deney olacaktır.
İlk iki-üç gün her şey normaldir. Ancak bu süre sonrasında kişilik bölünmeleri, gruplaşmalar ve bazılarının içindeki bir şeyler uyanmaya başlar. Özellikle de gardiyanlardan bir tanesi çılgın ve kontrolsüz bir nazi haline dönüşür. Tarek ise bir süre sonra kural tanımaz tavırlari ve asi tavırları yüzünden gardiyanların bir numaralı hedefi konumuna gelir.
Zaman geçtikçe gardiyan rolü oynayanlarla mahkum rolü oynayanlar arasında büyük bir çatışma başlar. Onları kameralarla izleyen profesörlerin bile korkacağı ve pasif kalacaklari bir savaş baslamıştır artık.”*
İyi güzel de kıssadan hisse ne?
Bilimsel bir bakış açısıyla, faşizmin de bir neden-sonuç ilişkisine bağlı olduğunu iddia etmek bize göre akılcıdır. Demek ki faşizmi ortadan kaldırmanın yolu, faşist yöntemler kullananların sakinleşmeleri için gerekenleri yapmaktan ziyade, işin özünde, faşizmi gündeme getiren şartları değiştirmek olarak gösterilebilir. Meseleye “İki denekten hangisini destekliyoruz?” noktasından değil, “Deneyi nasıl ortadan kaldırabiliriz?” noktasından bakabilme yükümlülüğümüz vardır.
Faşizmin gündeme gelebileceği ortamları yarattığınız anda, faşist yöntemleri kullananlar zıvanadan çıkabiliyorlar. Zıvanadan çıkma gerekçesi olarak da ezilenin kurallara uymayışını gösterebiliyorlar... Karşılıklı suçlamalarla, iş çığırından çıkabiliyor ve ortaya çıkan ürün, insanlık dışı, barbarlığın kol gezdiği bir savaş oluyor.
Bu filmi değerlendirirken meseleyi toplumsal boyutta incelersek, “Ne yapmak lazım?” sorusunun cevabı şu olur:
Toplumumuzun bir “deney”deki gibi ikiye bölünerek çatıştırılmasını ister miyiz?
Kıbrıs Türkü, kendi ülkesinde, Kıbrıs Rum’u ile çatıştırılarak “denek” olma şanssızlığını yaşadı.
Toplumumuzda sağ-sol çatışması yaratılarak denek içindeki denekler gündeme getirilmedi mi?
Eğer hem toplumumuzun kimliğini hem de ülkemizi talep edebilmenin yöntemleri üzerine odaklanırsak, her türlü denek olmayı da reddetmiş olacağız.
Bugün dışarıdan bakıldığında, hem toplumumuz hem de partilerimiz birer denek konumuna sahiptirler. Deneyi yapanlar, içeride Denktaş rejimi, dışarıda ise Kıbrıs Sorunu’nun tarafları olan ülkelerdir.
Ne yapacağız?
Toplumu bir deneye kurban eden, bizi çarpıştıran Denktaş rejimini alaşağı edeceğiz.
Ne yapacağız?
Toplumsal erkimize sahip çıkıp kendi sorunumuzun çözümünü muhattaplarımızla birlikte kendimiz arayacağız.
Bunları yapamazsak olup olacağı nedir?
Kundakçılar, Özeryanlılar bizi dışladıkça biz onlara afedersiniz ancak yavşamaya devam edeceğiz, bunun adına da yeni sol deyip rahatlayacağız.
* İnternet adresi: http://sinema_vizyon.tripod.com/filmler/deney.htm