Görüş, 13 Agustos 2002
Birikim Özgür
CTP Tarihiyle İlgili Bir Yazı II
Geçtiğimiz hafta Nazım Beratlı’nın CTP ile ilgili bir yazısını bu partinin tarihi ile ilgilenenlerin arşivlerine girsin diye paylaşmak istedik. Bu hafta ise sözkonusu yazı üzerine Özker Özgür ve Mehmetali Talat’a yönelttiğimiz soruları, Özker Özgür’ün cevaplarını paylaşıyoruz. Sn. Talat’a gönderdiğimiz elektronik postaya cevap alamadık. Kullandığımız adresin (mat@defne.net) işlevsel olmayabileceğini düşünerek soruları yanıtlama hakkının her zaman için geçerli olduğunu belirtmek isteriz.
Özker Özgür’e Yöneltilen Sorular ve Cevapları:
Marxist-Leninist kime denir? Kısa bir tanım yapar mısınız?
Marxist-Leninist belli bir kalıbın adamıdır. Örneğin Marxist-Leninist, partisinde fraksiyon tanımaz. Azınlıkta olan görüş sahiplerine Marxist-Leninist partide yaşam hakkı yoktur. Bolşevikler’in Menşevikler’i ekarte etmeleri gibi. CTP’de biz de buna öykündük. CTP tam anlamıyla Marxist-Leninist bir parti değildi. Buna karşın Marxist-Leninist öğretiden esinlenerek Marxist-Leninistler gibi davranmaya kalktık. Bir çuval inciri berbat ettik. Oysa daha hoşgörülü davranabilir, daha az katı olabilirdik. Marxist-Leninist parti katı disipliniyle Sovyet Devrimi’ni gerçekleştirdi fakat sonunu getiremedi. Devrim sonrasında devrime katkı koyan partilerin tasfiyesi sosyalist demokrasinin önünü tıkadı. Bir de “Ben Marxistim” derken, Marxism’i bir çözümleme (analiz) yöntemi, bir düşünme tarzı olarak algıladığım ve yeterince nicel birikim olmadan dönüşüm olursa (Sovyetler’deki gibi) tarihsel sürecin normal mecrasından saparak kötü örnek oluşturacağını düşünüyorum.
Marxist olup Leninist olmayanlar gerçekten bugünkü sosyal-demokrat çizgide mi duruyorlar? Eğer bu doğru ise Beratlı içine düşülen çelişkiyi ortaya koyarken haklı değil mi? (Çelişki: Bir taraftan Marxist ama Leninist olmadığını ifade etmek diğer taraftan da bu akıma uygun olarak Sosyalist Enternasyonal’a başvuran CTP’yi sağcı olmakla suçlamak)
Marxist olup da Leninist olmayanlar neden sosyal-demokrat çizgide olsun? Sosyal-demokrat, kapitalizmi iyileştirmek isteyen kişiye denir. Oysa Marxist kapitalizmin yerini sosyalizmin alması için uğraş verir. Sosyalist Enternasyonal sosyal demokratların uluslararası örgütüdür. Hem Marxist hem sosyal-demokrat olunmaz. CTP’yi yöneten arkadaşlar Marxist-Leninist gelenekten olduklarını yadsımazlar. Sosyalist Enternasonal’e girmeyi Kıbrıs sorununa çözüm bulmada yardımcı olur umuduyla istediklerini sanıyorum. AB sürecine de sanırım böyle yaklaşılıyor. AB kapitalist, serbest piyasacı bir birliktir. Buna karşın sosyalistler olarak AB’ye katalizör olur umuduyla girilmesinde yarar görüyoruz. En azından ben konuya öyle yaklaşıyorum.
1990 kurultayında Beratlı parti meclisi üyesi olmaya hak kazanmış mıydı? Eğer kazanmışsaydı hangi gerekçelerlerle Beratlı’nın parti meclisine girmesi engelledi?
Anımsamıyorum. Beratlı’nın yakın arkadaşları Ömer Kalyoncu ile Mehmet Ali Talat bu konuda daha sağlıklı bilgiye sahip olabilirler. Onlara başvurmakta yarar vardır.
Sn. Beratlı, CTP’nin “tek ülke” politikasının KÖGEF kökenlilerin CTP’ye kazandırdığı bir politika olduğunu ifade ediyor. İlerleyen yıllarda sizin bu grupla yollarınızın ayrılması, 1990-1998 yılları arasında su yüzüne çıkmadı. Nedense, siz başkanlığı kaybettikten sonra bu durum net bir şekilde, CTP’yi yıpratacak düzeyde su yüzüne çıktı. Bu durum, Türkiye’deki Ecevit gibi “koltukta ben oturduğum sürece otobüs doğru yoldadır, ben şöför değilken girilen her yol yanlıştır” psikolojisine girdiğiniz saptamasını desteklemiyor mu?
KÖGEF ekibi ile DP-CTP koalisyon hükümeti döneminde anlaşmazlığa düştük. Hükümette idik fakat iktidarda değildik. Rejim CTP’yi yıpratmak için akla gelebilecek her yönteme başvuruyordu. Bu yetmezmiş gibi bizden sürekli ödün de isteniyordu. Elimizi verdikçe kolumuzu talep ediyorlardı. Hükümetten ayrılmamız gerektiği sonucuna vardım. KÖGEF ekibi “Sen git, biz kalacağız” dedi. Ben gittim. Onlar kaldı. Sonrasını anlatmaya gerek yoktur sanırım. Gelinen aşamada da CTP’yi yöneten KÖGEF ekibi, zaman zaman yalpalasalar da üst düzey anlaşmaları çerçevesinde federal çözümü, yani “tek ülke”yi savunuyorlar. Yalpaladıklarında eleştiriyoruz. Tek federal Kıbrıs tezinde ısrarlı olmak gerekir. Federal çözüm yanlıları dayanışma içine girdikleri oranda sürerdurumcuları gerileteceklerdir. Neden? Çünkü uluslararası toplumun da destek verdiği federal çözüm mümkün olan çözümdür...
Naci Talat 1983 sonrasında neden disipline verildi? Naci, sizin için gerçekten bir “bela” mıydı?
Naci Talat 1983 yılında disiplin kuruluna verilmedi. 1985 seçimlerinde Mağusa bölgesinde organize tercih çalışmaları yapıldı. İkinci sırada bulunan Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Celal’a organize tercihlerle seçim kaybettirildi. CTP geleneklerine aykırı bu sonuçtan kimlerin sorumlu olduğu araştırıldı. Sorumlular yargılandı. Sorumlular arasında Naci Talat’ın adı da geçmişti. Ancak kanıt olmadığı için yargılanmamıştı. Naci ile her konuda anlaşamazdık. Ancak birbirimizi tamamlayarak çalışıyor, emekçilerin ve toplumumuzun önünü açmaya çalışıyorduk.
Beratlı’ya göre, “Yıllarca CTP içinde bir korku ortamı yaratıldığı için self-determinasyon politikasını savunan bunca insan sustu”. Bu doğru mudur?
CTP’de korku ortamı yaratılmadı. Herkes organlarda, aktif toplantılarında görüşlerini özgürce dile getiriyordu. Ancak karar alındıktan sonra herkesin karara uyması esastı.
1990 sonrasında Sabit, Yektaoğlu, Erçakıca ve Kalyoncu’nun isimlerini de vererek self-determinasyon politikası doğrultusunda CTP’nin içinde çalışmalar yapıldığını ifade eden Beratlı, Talat’ı nedense yazısında bu gruptan ayrı tutmuş. Talat o günlerde bu politikaya karşı mıydı? Eğer öyle ise, toplumumuzda dürüstlüğü ve iyi niyeti ile tanınan Talat’ın da bu politikayı sonradan bile olsa benimsemiş olması sizi “Acaba hata bende mi?” sorusuna yönlendirmedi mi?
Sabit, Yektaoğlu, Erçakıca ve Kalyoncu’nun böyle bir çalışma içinde olduğunu Beratlı’nın yazısından öğrendim. Bugün bu arkadaşlara bu konuda soru yöneltseniz farklı yanıtlar alacaksınız. CTP yönetimi olarak “self-determinasyon” konusunu ön plana çıkarmamaya özen gösteriyorduk. Self-determinasyon hakkının Denktaş’ın elinde ayrı devlete, dolayısıyla taksime kapı açacağını düşünüyorduk. Bazı arkadaşlar “self-determinasyon” konusunda daha duyarlı ve daha taktiksel bir yaklaşım içinde olmamızı istemiş olabilirler. Ancak bu konu Beratlı’nın belirttiği boyutlarda parti içinde sorun olmadı.
Beratlı, “Hoca, Naci ölümcül hastadır diye, yalnız bundan dolayı yeniden genel başkan seçildi. Ve Ocak 1991’de, bizi partiden attırmak üzere Niyazi Düzgün’e kesin emir verdi...” diyor. Böyle bir emir-komuta sistemi CTP’de var mıydı? Beratlı’nın partiden dışlanmasının görünen ve görünmeyen sebepleri nelerdi?
CTP’de Beratlı’nın belirttiği gibi bir emir-komuta sistemi yoktu. Niyazi Düzgün hayattadır. Kendisine böyle bir emir verip vermediğim sorulabilir. Naci hayatta iken rejim aramızı açmak için çok uğraşmıştı. Beratlı aynı anlayışı Naci hayatta değilken de sürdürmek istiyor. 1976’da CTP genel başkanlığına Naci’nin uygun olduğunu düşünmüş ve genel başkanlık görevini kabul etmek istememiştim. Naci’nin ve diğer arkadaşların ısrarı üzerine kabul etmek zorunda kalmıştım. Politik yaşamımda koltuk sevdalısı olmadığımı sanırım kanıtlamış bulunuyorum.
“Kedinin kuyruğundaki maşrappa” ifadesine karşı sizin argümanlarınız nelerdi? CTP gerçekten de AKEL güdümünde, Kıbrıs Türkü’nün haklarını hiçe sayan bir politik araç mıydı?
Kıbrıs yeniden bütünleştirilecekse yurtseverlerin birliği ve dayanışması ile bütünleştirilecektir. Bütünleşme çerçevesi üst düzey anlaşmaları ve BM kararlarıdır. Kıbrıslı yurtseverlerin bu çerçevede dayanışması “kedinin kuyruğundaki marşabba” anlayışı ile ne küçümsenebilir ne de enegellenebilir. Kıbrıslı yurtseverlerin dayanışmasından rejimin ödü kopar. Dayanışmayı engellemek için her yönteme başvurur. Bu tür yakıştırmaları yapanların bugünkü konumlarına bakın. Bir zamanların hızlı devrimcileri bugün faşizan partilerden belediye başkanlığına aday olabiliyorlarsa fazla söze gerek kalmaz. Volkan gazetesi gibi ırkçı bir yayın organında yazarlığa soyunanların yazdıklarına itibar ederek bize bu tür sorular yöneltmenizi yadırgıyorum.
CTP’de eskiden yaşadığınız dostlukları ve mücadele anlayışını özlüyor musunuz?
Çok özlüyorum. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindik. Ocak 1988’de yaşadığımız destansı basımevi direnişini unutamam. Emek ve barış savaşımımız esastı. Çocuklarımız ikinci plandaydı. Kendi aramızda tartışırdık fakat kimse kimsenin içtenliğinden kuşku duymazdı. Hükümet olayı bütün değerlerimizi alt-üst etti. Rejim uzun yıllar dıştan saldırarak CTP’yi yıpratamamıştı. Rejim saldırdıkça CTP büyüyordu. Taktik değiştirdiler. CTP’yi hükümetin içine çektiler. Ters işler yaptırttılar. “Zararın neresinden dönülürse kardır” dedim, arkadaşları hükümetten çekilmeye ikna edemedim. Yaşananlardan dersler çıkarıp geleceğe yönelmek gerekir. Rejimin taksimci ve militarist olduğunu unutmadan politika üretmek gerekir. Yineliyorum. Kıbrıs’ı federal çatı altında bütünleştirip AB’ye yöneleceksek yurtseverler olarak birlikte davranmak zorundayız.
Gençlere aynı dostluk ve mücadele anlayışı ile politikalar üretebilmeleri için önerileriniz nelerdir? Bu noktada yapacak herhangi bir özeleştiriniz var mı?
Umudumuz gençlerde. Biz yurtseverleri bütünleştiremedik. Gençler daha hoşgörülüdürler. CTP, TKP ve YBH’lı gençlerin zaman zaman birlikte hareket ettiklerine tanık oluyoruz. Parti yönetimleri gençlerin daha sık ve daha ilkeli biçimde biraraya gelmelerini teşvik etmelidirler. Biz birtakım hoş olmayan olaylar yaşadık. Yaşadıklarımız yurtseverlerin birliği çalışmalarında engel oluşturabilir. Gençlerin bu tür handikapları yoktur. Özeleştiri olarak, DP ile ikinci koalisyona gidilmesi aşamasında, Parti Meclisi’nde koalisyonun yeniden kurulmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerden çok fazla çıkınca, benim genel başkanlıktan o an istifa etmem gerekirdi. Genel başkan olarak ikinci koalisyonun kurulmasını istemediğim halde görevde kaldım, hatta bir süre de başbakan yardımcılığı yaptım. Bu son derece yanlış bir davranıştı. Şimdi, bu davranışımdan ötürü kendi kendimi eleştiriyorum.
Naci Talat bugün gerçekten de yukarlardan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülüyor mu?
Naci Talat, yukarıdan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülmüyor. Üzülüyor. “Neden her biriniz bir taraflara savruldunuz?” diye soruyor. “Paylaşamadığınız nedir?” diyor.
Talat’a Yöneltilen Sorular:
CTP’de şu veya bu nedenle Özker Özgür’ün ayrı düşmesinden sonra “sosyalizm” anlayışında herhangi bir değişiklik oldu mu? Olduysa bu değişiklik nedir?
CTP kurulduktan sonra kaç kişi ve hangi gerekçelerle partiden ihraç edildiler?
CTP içinde Naci- Özker çatışması var mıydı? Eğer varsaydı, bu durum neden 1994 sonrasında su yüzüne çıktı? Bunda Özker Özgür’ün başkanlığı kaybettikten sonra içine girmiş olabileceği psikolojinin de etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
CTP içinde bir korku ortamı varmıydı? CTP’yi bu bağlamda diğer partilerden farklı kılan nedir?
Sn. Beratlı’nın üzerinde durduğu self-determinasyon politikası, Özker Özgür partinizden ihraç edildikten sonra zafere ulaştı denilebilir mi? Eğer böyle bir durum sözkonusu ise bugünlerde Denktaş’ın sizi egemenliği tam olarak kabul etmemekle suçluyor oluşu bir çelişki değil midir?
Naci Talat hayatta olsa ve 1990 kurultayında genel başkan seçilseydi, CTP’de yaşanan ayrılıklar yine gündeme gelecek miydi?
CTP gerçekten de “kedinin kuyruğundaki maşrappa” mıydı?
Özker Özgür’ün CTP çatısı altında değil de başka bir partide politikalar üretmesi sizi memnun ediyor mu? Yoksa O’nun CTP’de kalmasını ve size omuz vermesini mi tercih ederdiniz?
Gençlere CTP’deki destansı dostluk ve mücadele anlayışı ile politikalar üretebilmeleri için önerileriniz nelerdir? Bu noktada yapacak herhangi bir özeleştiriniz var mı?
Naci Talat bugün gerçekten de yukarlardan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülüyor mu?