Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 14 Agustos 2002
Birikim Özgür

CTP Tarihiyle İlgili Bir Yazı III

7 Ağustos tarihinde, Nazım Beratlı’nın Mart 1998’de kaleme aldığı bir yazıyı nakletmiştik. 14 Ağustos tarihinde ise şu notu düşerek sözkonusu yazıdan esinlenerek Özker Özgür’e yönelttiğimiz soruların cevaplarını aktarmıştık:

“Geçtiğimiz hafta Nazım Beratlı’nın CTP ile ilgili bir yazısını bu partinin tarihi ile ilgilenenlerin arşivlerine girsin diye paylaşmak istedik. Bu hafta ise sözkonusu yazı üzerine Özker Özgür ve Mehmetali Talat’a yönelttiğimiz soruları, Özker Özgür’ün cevaplarını paylaşıyoruz. Sn. Talat’a gönderdiğimiz elektronik postaya cevap alamadık. Kullandığımız adresin (mat@defne.net) işlevsel olmayabileceğini düşünerek soruları yanıtlama hakkının her zaman için geçerli olduğunu belirtmek isteriz.”

Aynı gün (14 Ağustos 2002), Sn. Talat, kendisine yönelttiğimiz soruların cevaplarını göndermiştir.

Kıbrıs’ta sol çok badireler atlattı, baskı hiçbir zaman azalmadı. Gelinen aşamada, bu mücadeleye katkı koymuş/ koymakta olan insanların düşünceleri ve geçmişte yaşanmış tecrübelerle ilgili aktaracakları, biz gençlere yol gösterecektir. Biz gençlerin üzerine düşen görev, akılcılıktan ödün vermeden bize aktarılanları değerlendirmek ve geleceğe yönelmektir. “Siyasette duygusallığa yer yoktur” denir. Doğru değildir. Akılcı bir mücadele, duygularla yoğrulabildiği zaman anlam kazanır. Şu veya bu şekilde, ön planda veya arka planda, Kıbrıs’taki baskıcı yönetimlere rağmen solun gelişmesi için katkı koymuş herkesin tecrübeleri altın değerindedir. Bugün itibarı ile Kıbrıs’ın kuzeyine hapsedilmiş toplumumuz kendi kendini yönetemiyorsa, ülkesinin geleceğine yönelik kararlara kendi iradesi doğrultusunda katkı koyamıyorsa, mücadelenin devamını getirmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız demektir. Gençlere bu noktada büyük bir görev düşmektedir. Geçmişte ne gibi hataların yapıldığını, gelecekte bu hatalara düşmemek için belirli durumlarda nasıl davranmak gerektiğini biraz da tarihi yazanlara/ yazmakta olanlara sormak, tecrübelerinden faydalanmak gerekir. Yapıcı katkılarından dolayı hem Sn. Talat’a hem de Sn. Özgür’e teşekkür ederiz.

Bu yazıda Mehmetali Talat’ın samimi düşüncelerini Hamamböcüleri okuyucuları ile paylaşacağız. Önceki iki yazımızın içeriğini oluşturan Özker Özgür’ün sorularımıza verdiği cevaplar ve Nazım Beratlı’nın kaleme aldığı yazıyı da bütünlüğü korumak açısından yeniden aktarıyoruz.

***

Sn. Talat’a yöneltilen sorular ve cevapları:

 

CTP’de şu veya bu nedenle Özker Özgür’ün ayrı düşmesinden sonra “sosyalizm” anlayışında herhangi bir değişiklik oldu mu? Olduysa bu değişiklik nedir?

Yanıtlarıma başlarken bazı küçük hatırlatmalar yapmayı yararlı buluyorum. Unuttuğum ya da başkasından duyduğum için zamanla belleğimde yanlış biçimlenmiş konular olabilir. Bu bakımdan yanıtlarımın bazı bölümlerinin başkasının doğrulamasına da gereksinimi olabilir. Bu bağlamda kuşkulu olduğum konulara değinmemeyi yeğleyeceğim için bazı eksiklikler de hissedilebilir. Ayrıca henüz anılarını en doğru biçimde yazacak ve bunun etkilerini düşünmeyecek kadar zaman aşımı avantajım olmadığı için de bazı bölümleri bilinçli olarak atlayabilirim. Gerek arkadaşlarıma, gerekse yazacaklarımdan sıkıntı duyabileceklere olan saygımı da yitirmemek zorundayım... Ayrıca yanıtlara geçerken, Beratlı ile genel ideolojimiz ve partililiğimiz dışında düşünsel yakınlığım olmadığından hiçbir zaman onun sırlarını bilebileceğim bir noktada bulunmadığımı da belirtmeden geçemeyeceğim[1]. Bu bağlamda anlattıklarının doğru ve yanlışlıkları konusunda fikir yürütmem elbette mümkün değil. Ancak adı geçenlerle konuşmak, söylenenlerin doğruluğunu ortaya çıkarmak bakımından önemlidir diye düşünüyorum. Kısacası Beratlı’nın sözünü ettiği olaylarda benim tuzum biberim olmamıştı. Şimdi yanıtlara geleyim:

Cumhuriyetçi Türk Partisi kuruluşundan bir süre sonra özellikle Türkiye’den öğrenci gençlerin akışıyla yepyeni bir nitelik kazanma yoluna girdi. Burada tartışmasız en önemli katkıyı yapan, mezun olunca Kıbrıs’a dönerek partiye katılan ve –ben uzun yıllar ilk sanıyordum- ikinci Genel Sekreter olan Naci Talat yapmıştı. Ben o sıralarda Türkiye’de daha üniversite yıllarımın başlarındaydım. Sol ideolojiyle yeni yeni tanışıyordum. 1972-73 yıllarında bir yandan sol ideolojiyi okuyor, öte yandan etraftaki gelişmeleri gözlüyordum. Kıbrıs’ta CTP’nin çizgisini okuduklarımla kıyaslayıp partiyi yeterli düzeyde “sol” bulmuyor, ancak siyasi mücadelenin, sınıf mücadelesinin partisiz olamayacağını da okuduklarımla beynime kazıyordum. CTP’ye üye olmayı, yaz tatillerinde Kıbrıs’a geldiğimiz zamanlarda CTP’de çalışmayı sol dünya görüşünün, Marksizm’in Leninizm’in bir gereği görüyor, ama CTP’de özlediğim sınıf partisi özelliklerinin bulunmamasından da hayıflanıyordum.

Sosyalist sisteme bağlı, işçi sınıfının ideolojisine inanmış kadroların egemen hale geldiği partinin bir sınıf partisi olmaması o günlerin koşullarında, o günlerin pratiğinde ancak bir kitle partisi olması; ‘emekçi halkın kitle partisi’ olarak anılması, programıyla, tüzüğüyle bunun gereklerine göre ilkelerini belirleyip örgütlenmesini yürütmesi, bir büyük uzlaşma olarak kabul ediliyordu. Parti içinde zaman zaman tartışmalar olsa da 1974 ile yepyeni bir boyut kazanan Kıbrıs sorununun varlığı ve sorunun çözümünün ana strateji olarak belirlenmesi, öte yandan da başını Sovyetler Birliği’nin çektiği sosyalist sistemin yapıştırıcılığı, CTP’yi kendine özgü nitelikleriyle sağlamlaştırıyordu. Kadrolarının işçi sınıfı ideolojisine bağlılığı ama Kıbrıs’ın koşullarında –gerek Kıbrıs Türk toplumu gerekse tüm Kıbrıs ve bölgede- kitle partisi olarak bulunmanın zorunluluğu, CTP’nin sosyalizm anlayışını –en azından uygulama bakımından- etkiliyordu[2].

İşte CTP’nin sosyalizm anlayışının üzerinde geliştiği zemin buydu. Sayın Özker Özgür de o dönemlerde –yani 1970’lerin ortalarında- partiye katılıyor ve bilindiği gibi parti başkanı oluyordu. Adı sıkça geçen KÖGEF’lilerin de katılımıyla –ben de bunlardan biriydim- yapılan aktif partililer toplantısında Özker Özgür’ün parti başkanlığına getirilmesi kararlaştırılmıştı. Emekçi halkın kitle partisi olarak CTP, Kıbrıs’ta çözümü savunan ve bunu kendisine misyon edinen, Kıbrıs Türk halkının ve bir bütün olarak yurdumuzun ve bölgemizin çıkarlarını çözümde gören bir partiydi. Sosyalist dünyanın değerlerini benimseyen, Amerikan ve İngiliz emperyalizminin dünyasal ve bölgesel çıkarlarını reddetmekle birlikte, Kıbrıs sorununun çözümü için emperyalist devletlerden gelebilecek katkıları dahi kabul eden bir çizgi izliyordu. Yani bir yandan anti-emperyalist politikalar güdüyor, öte yandan ise barış için mümkün olan tüm olanakları kullanmaktan yüksünmüyordu.

Bu gelişme çizgisinden de görülebileceği gibi CTP, değişen dünyaya ayak uydurmayı becerebiliyor ve aslında sosyalizmin, Marksizm’in-Leninizm’in gereğini yerine getiriyordu[3]. Diyalektik ve tarihsel materyalizm CTP’ye ışık tutuyordu. Bu süreçte Sayın Özker Özgür de CTP’nin başındaydı ve sözkonusu değişimi birlikte yaşıyorduk. Dünya değiştikçe CTP de değişiyordu. Dünyadaki sosyalizm anlayışı değiştikçe CTP’ninki de değişiyordu. Diyalektiğin gereği de zaten buydu.

Bu gerçekler ışığında Sayın Özker Özgür’ün parti ile sosyalizm anlayışı nedeniyle ayrıştığını kabul etmem mümkün değil[4]. Sayın Özgür ayrıldıktan sonra partinin çizgisinin değiştiğini söylemek de mümkün değil. Ama elbette parti politikalarının sabit kaldığını hiç kimse iddia edemez. Ederse CTP’yi değişmez, gerici veya muhafazakar kategoriye koyar demektir. Tüm dünya gibi, evren gibi, insanlık gibi ve sosyalizm gibi CTP de değişti ve üstelik hala değişmeye devam ediyor.

CTP kurulduktan sonra kaç kişi ve hangi gerekçelerle partiden ihraç edildiler?

Bu sorunun muhatabı ben olmamalıyım herhalde. Ancak anımsayabildiğim ölçüler içinde çok fazla bir sayı olmadığını sanıyorum. İhraç edilenler disiplinsizlik, partiyi parçalamaya yönelme ve parti politikalarına aykırı davranma gibi nedenlerle ihraç edilmiş olmalı. Partiden ihraç edilen ya da çeşitli cezalara çarptırılanlar genelde onur kurullarının kararları ile cezalandırıldılar. Ancak Parti Tüzüğünün 5f maddesine göre üyelik vasıflarının sonradan kaybedilmesi nedeniyle kaydı MYK kararıyla silinen az sayıda partili de oldu[5].

CTP içinde Naci- Özker çatışması var mıydı? Eğer varsaydı, bu durum neden 1994 sonrasında su yüzüne çıktı? Bunda Özker Özgür’ün başkanlığı kaybettikten sonra içine girmiş olabileceği psikolojinin de etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Ben Naci-Özker kavgası olarak görmüyorum. Ama Naci ile Özker Özgür arasında zaman zaman bazı hoşnutsuzluklar yaşandığını biliyorum. Bu konuda birçok iddialara ben de tanık oldum. Ama profesyonel olarak çalışan, bu nedenle de parti merkezinin gündelik yaşamını yakından izleyen bir partili olmadığım için bu çatışmaların ciddi olup olmadığını bilemiyordum ve ciddiye de almıyordum. Bazan arabuluculuk yapmaya soyunduğum da oldu. İkisiyle de ayrı ayrı –tabii bazan başka sorun yaşayanlarla da- görüştüğüm ve sorunlarını çözmeye çalıştığım olayları anımsıyorum. Arkadaşlar, yaşça benden büyük olanlar da, genelde bana güvenirler ve problemi açıkça anlatırlardı. Parti içindeki -şimdi benim de unuttuğum- bazı çatışma konularını bir sır olarak kendime sakladığımı da biliyorum.

CTP içinde bir korku ortamı var mıydı? CTP’yi bu bağlamda diğer partilerden farklı kılan nedir?

CTP’de korku ortamı olduğunu iddia etmek insafsızlıktır. CTP’nin en temel ilkeleriyle çatışır duruma gelenler zaten partide bağlasanız da duramazlardı. Aslında bugün de aynıdır. Yalnız bugünün farkı, belki eskiden daha sıkça başvurulan disiplin işlerinin azalmasıdır. Bugün Onur Kurulu marifetiyle değil, parti ile bağların kendiliğinden sona ermesi şeklinde ortaya çıkan partiden uzaklaşma olgusu geçmişe göre daha sıklıkla yaşanmaktadır.

Bu bağlamda CTP’yi diğer partilerden ve özellikle sağ partilerden ayıran en temel farklılık, CTP’liliğin sona ermesinin politik farklılaşmadan kaynaklanmasıdır. Halbuki sağ partilerde partililiğin sona ermesi çoğunlukla çıkara dayalı nedenlerle olmaktadır. Elbette çok sayıda sağ parti mensubunun kanarak o partilerde durmaları ve gerçekleri gözlemleyince ayrılmaları da sıklıkla rastlanan olaylardır.

Sn. Beratlı’nın üzerinde durduğu self-determinasyon politikası, Özker Özgür partinizden ihraç edildikten sonra zafere ulaştı denilebilir mi? Eğer böyle bir durum sözkonusu ise bugünlerde Denktaş’ın sizi egemenliği tam olarak kabul etmemekle suçluyor oluşu bir çelişki değil midir?

Sayın Beratlı’nın söyledikleri bazı entellektüel tartışmalardan ibaret olsa gerek. Self determinasyon ve egemenlik gibi konuların partide bilimsel ve entellektüel düzeyde tartışıldığına birçok kez tanık oldum. Hatta ben de katıldım. Ama zaten CTP’nin bir başka özelliği de buydu. Her türlü fikir organlarda tartışılabilirdi ve tartışılırdı da. Bu tartışmalar bazan çok sert de olabilirdi. Ama bu türden tartışmalar asla parti ile bağların sona ermesine yol açmazdı. O eski günlerin koşullarında bile, CTP’nin temel ilkelerine aykırı konular dahi organlarda enine boyuna, bazan günlerce tartışılır, karar alınır ve artık herkes buna uyardı.

Self determinasyon politikası zafere ulaştı ya da yenilgiye uğradı demek anlamsızdır. CTP’nin bu konulardaki politikaları -bugün egemenlik konusunda olduğu gibi- oldukça belirgindi ve sağ çevrelerin öfke duymalarına karşın gayet netti. CTP Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon hakkını kullanmaya muktedir olduğuna ve bunu da kullandığına inanırken, bu hakkın kullanımının her akla geldiğinde olamayacağını da açıklıkla vurguluyordu[6]. Denktaş’ın –bugün egemenlik konusunda olduğu gibi- self-determinasyon konusunda da samimi olmadığını ve bu hakkı defalarca kullanarak anlamsızlaştırmak niyetini taşıdığını belirtirken, yine bunun Türkiye’ye bağlanmak amacıyla kullanmak istendiğinden de emindi.

Naci Talat hayatta olsa ve 1990 kurultayında genel başkan seçilseydi, CTP’de yaşanan ayrılıklar yine gündeme gelecek miydi?

Olabilirdi belki de. Bu konuda konuşmak ancak varsayımlara dayalı olabilir. Belki ayrılıklar o günden yaşanırdı, belki de hiç yaşanmazdı, bilemiyorum doğrusu... Bu yüzden bu konuda spekülasyon yapmamın bir yararı olacağını sanmıyorum.

CTP gerçekten de “kedinin kuyruğundaki maşrappa” mıydı?

Çok mantıksız bir tartışma. Soğuk savaş döneminin koşullarında, o günün ideolojik formasyonu içerisinde, partinin kendi politikalarını belirlerken sosyalist sistemle zıtlaşmaya girmemesi gerektiği konusundaki gereksinimleri ifade ederken kullanılan hoş bir deyim. Bugünün doğruları o günle çelişebilir ama en genelde aynı dünya görüşüne sahip partilerin çelişmemeye çalışması da herhalde en doğru olanıdır. Bunu ne abartmayı ne de küçümsemeyi doğru bulmuyorum.

Özker Özgür’ün CTP çatısı altında değil de başka bir partide politikalar üretmesi sizi memnun ediyor mu? Yoksa O’nun CTP’de kalmasını ve size omuz vermesini mi tercih ederdiniz?

Bu konuda bir tartışma açmamam gerektiğinin bilincindeyim. Bunun yararı olmayacağı gibi gene spekülasyon olarak da algılanabilir. Elbette Sayın Özgür’ün başka partide olmasından hiçbir şekilde hoşnut olamam. Birlikte olmak ve omuz omuza bulunmak en büyük arzumdu. Bu noktada şu hususun altını çizmek istiyorum. Ben parti başkanlığına seçilir seçilmez Sayın Özgür’ü arayarak o ana kadar kullanmakta olduğu başkanlık odasını kullanmaya devam etmesini ve partinin dış ilişkilerini yürütmesini rica etmiştim. Sayın Özgür bu ricamı kabul etmiş, ancak sözkonusu odanın parti başkanının makam odası olduğunu ve orayı benim kullanmam gerektiğini söylemişti. Nitekim sonradan birkaç ilgili toplantıya da birlikte katılarak düşman çatlatmıştık[7].

Ama sonra olmadı. Neden olmadı? Başka zamanlarda tartışmak daha doğru olur inancındayım.

Gençlere CTP’deki destansı dostluk ve mücadele anlayışı ile politikalar üretebilmeleri için önerileriniz nelerdir? Bu noktada yapacak herhangi bir özeleştiriniz var mı?

Hem önerilerim var hem de özeleştirim. Öncelikle gençler ideolojik olarak yetişmeli ve yoldaşlık ilişkileri kazanmalıdırlar. Bunun için de okumak ve eylemlere katılarak birlikte hareket alışkanlığı kazanmalıdırlar. Dünyayı daha uzun yaşayanlardan fazla görmeseler bile bu iletişim ve küreselleşme çağında görmekten de fazla olunabiliyor. Bu bağlamda karakteri gereği, çıkarı değil özveriyi paylaşan gençlerin, kendileriyle aynı karakterdeki CTP’de bütünleşmeleri ve politikalar üretmeleri, üretime katkıda bulunmaları en büyük dileğimdir.

İşte bu noktada kendimi bu yeterli olanakları gençlere sağlayamamaktan dolayı eleştirmeyi de gerekli görüyorum. Biz, gençliğimizin koşullarının bugün var olmadığını doğru kavrayarak gençlere yeni ve uygun olanaklar sunabilmeliydik. Bu elbette sadece bizlerin yapabileceği bir düzenleme olamazdı ama. Gençlerin de istekliliğinin objektif koşulları bir zorunluluktu. Nitekim bugünlerde yaşadığımız gelişmeler şeytanın bacağının yeniden kırıldığını gösteriyor. Gelecekten umutlu olmamız için yeterli nedenlerimiz oluştu. Gençler artan sayı, kararlılık ve yeterlilikle saflarımıza katılıyorlar.

Naci Talat bugün gerçekten de yukarlardan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülüyor mu?

Gülümsüyor ama mahzunlaştığı da gözden kaçmıyor. Mahzunlaşıyor, çünkü hala daha yurdumuz barışa ve huzura kavuşamadı. Demokrasi dışı gelişmeler, ekonomik, sosyal ve siyasal yıkım devam ediyor. Kıbrıs Türk halkı iradesindeki ipoteği henüz kıramadı.

Ama gülümsüyor da... Çünkü ufukta çözüm var. Kuruluşuna ve gelişmesine büyük emekler verdiği partisi ve ilerici hareket, halkıyla geçmişte hiç olmadığı kadar bütünleşiyor. CTP gerçekten halkın kitle partisi haline geldi. Politikaları halkın sorunlarına yanıt veriyor. Bu da O’nun en büyük ideallerinden birisiydi.

***

Özker Özgür’e Yöneltilen Sorular ve Cevapları:

 

Marxist-Leninist kime denir? Kısa bir tanım yapar mısınız?

Marxist-Leninist belli bir kalıbın adamıdır. Örneğin Marxist-Leninist, partisinde fraksiyon tanımaz. Azınlıkta olan görüş sahiplerine Marxist-Leninist partide yaşam hakkı yoktur. Bolşevikler’in Menşevikler’i ekarte etmeleri gibi. CTP’de biz de buna öykündük. CTP tam anlamıyla Marxist-Leninist bir parti değildi. Buna karşın Marxist-Leninist öğretiden esinlenerek Marxist-Leninistler gibi davranmaya kalktık. Bir çuval inciri berbat ettik. Oysa daha hoşgörülü davranabilir, daha az katı olabilirdik. Marxist-Leninist parti katı disipliniyle Sovyet Devrimi’ni gerçekleştirdi fakat sonunu getiremedi. Devrim sonrasında devrime katkı koyan partilerin tasfiyesi sosyalist demokrasinin önünü tıkadı. Bir de “Ben Marxistim” derken, Marxism’i bir çözümleme (analiz) yöntemi, bir düşünme tarzı olarak algıladığım ve yeterince nicel birikim olmadan dönüşüm olursa (Sovyetler’deki gibi) tarihsel sürecin normal mecrasından saparak kötü örnek oluşturacağını düşünüyorum.

Marxist olup Leninist olmayanlar gerçekten bugünkü sosyal-demokrat çizgide mi duruyorlar? Eğer bu doğru ise Beratlı içine düşülen çelişkiyi ortaya koyarken haklı değil mi? (Çelişki: Bir taraftan Marxist ama Leninist olmadığını ifade etmek diğer taraftan da bu akıma uygun olarak Sosyalist Enternasyonal’a başvuran CTP’yi sağcı olmakla suçlamak)

Marxist olup da Leninist olmayanlar neden sosyal-demokrat çizgide olsun? Sosyal-demokrat, kapitalizmi iyileştirmek isteyen kişiye denir. Oysa Marxist kapitalizmin yerini sosyalizmin alması için uğraş verir. Sosyalist Enternasyonal sosyal demokratların uluslararası örgütüdür. Hem Marxist hem sosyal-demokrat olunmaz. CTP’yi yöneten arkadaşlar Marxist-Leninist gelenekten olduklarını yadsımazlar. Sosyalist Enternasonal’e girmeyi Kıbrıs sorununa çözüm bulmada yardımcı olur umuduyla istediklerini sanıyorum. AB sürecine de sanırım böyle yaklaşılıyor. AB kapitalist, serbest piyasacı bir birliktir. Buna karşın sosyalistler olarak AB’ye katalizör olur umuduyla girilmesinde yarar görüyoruz. En azından ben konuya öyle yaklaşıyorum.

1990 kurultayında Beratlı parti meclisi üyesi olmaya hak kazanmış mıydı? Eğer kazanmışsaydı hangi gerekçelerlerle Beratlı’nın parti meclisine girmesi engelledi?

Anımsamıyorum. Beratlı’nın yakın arkadaşları Ömer Kalyoncu ile Mehmet Ali Talat bu konuda daha sağlıklı bilgiye sahip olabilirler. Onlara başvurmakta yarar vardır.

Sn. Beratlı, CTP’nin “tek ülke” politikasının KÖGEF kökenlilerin CTP’ye kazandırdığı bir politika olduğunu ifade ediyor. İlerleyen yıllarda sizin bu grupla yollarınızın ayrılması, 1990-1998 yılları arasında su yüzüne çıkmadı. Nedense, siz başkanlığı kaybettikten sonra bu durum net bir şekilde, CTP’yi yıpratacak düzeyde su yüzüne çıktı. Bu durum, Türkiye’deki Ecevit gibi “koltukta ben oturduğum sürece otobüs doğru yoldadır, ben şöför değilken girilen her yol yanlıştır” psikolojisine girdiğiniz saptamasını desteklemiyor mu?

KÖGEF ekibi ile DP-CTP koalisyon hükümeti döneminde anlaşmazlığa düştük. Hükümette idik fakat iktidarda değildik. Rejim CTP’yi yıpratmak için akla gelebilecek her yönteme başvuruyordu. Bu yetmezmiş gibi bizden sürekli ödün de isteniyordu. Elimizi verdikçe kolumuzu talep ediyorlardı. Hükümetten ayrılmamız gerektiği sonucuna vardım. KÖGEF ekibi “Sen git, biz kalacağız” dedi. Ben gittim. Onlar kaldı. Sonrasını anlatmaya gerek yoktur sanırım. Gelinen aşamada da CTP’yi yöneten  KÖGEF ekibi, zaman zaman yalpalasalar da üst düzey anlaşmaları çerçevesinde federal çözümü, yani “tek ülke”yi savunuyorlar. Yalpaladıklarında eleştiriyoruz. Tek federal Kıbrıs  tezinde ısrarlı olmak gerekir. Federal çözüm yanlıları dayanışma içine girdikleri oranda sürerdurumcuları gerileteceklerdir. Neden? Çünkü uluslararası toplumun da destek verdiği federal çözüm mümkün olan çözümdür...

Naci Talat 1983 sonrasında neden disipline verildi? Naci, sizin için gerçekten bir “bela” mıydı?

Naci Talat 1983 yılında disiplin kuruluna verilmedi. 1985 seçimlerinde Mağusa bölgesinde organize tercih çalışmaları yapıldı. İkinci sırada bulunan Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Celal’a organize tercihlerle seçim kaybettirildi. CTP geleneklerine aykırı bu sonuçtan kimlerin sorumlu olduğu araştırıldı. Sorumlular yargılandı. Sorumlular arasında Naci Talat’ın adı da geçmişti. Ancak kanıt olmadığı için yargılanmamıştı. Naci ile her konuda anlaşamazdık. Ancak birbirimizi tamamlayarak çalışıyor, emekçilerin ve toplumumuzun önünü açmaya çalışıyorduk.

Beratlı’ya göre, “Yıllarca CTP içinde bir korku ortamı yaratıldığı için self-determinasyon politikasını savunan bunca insan sustu”. Bu doğru mudur?

CTP’de korku ortamı yaratılmadı. Herkes organlarda, aktif toplantılarında görüşlerini özgürce dile getiriyordu. Ancak karar alındıktan sonra herkesin karara uyması esastı.

1990 sonrasında Sabit, Yektaoğlu, Erçakıca ve Kalyoncu’nun isimlerini de vererek self-determinasyon politikası doğrultusunda CTP’nin içinde çalışmalar yapıldığını ifade eden Beratlı, Talat’ı nedense yazısında bu gruptan ayrı tutmuş. Talat o günlerde bu politikaya karşı mıydı? Eğer öyle ise, toplumumuzda dürüstlüğü ve iyi niyeti ile tanınan Talat’ın da bu politikayı sonradan bile olsa benimsemiş olması sizi “Acaba hata bende mi?” sorusuna yönlendirmedi mi?

Sabit, Yektaoğlu, Erçakıca ve Kalyoncu’nun böyle bir çalışma içinde olduğunu Beratlı’nın yazısından öğrendim. Bugün bu arkadaşlara bu konuda soru yöneltseniz farklı yanıtlar alacaksınız. CTP yönetimi olarak “self-determinasyon” konusunu ön plana çıkarmamaya özen gösteriyorduk. Self-determinasyon hakkının Denktaş’ın elinde ayrı devlete, dolayısıyla taksime kapı açacağını düşünüyorduk. Bazı arkadaşlar “self-determinasyon” konusunda daha duyarlı ve daha taktiksel bir yaklaşım içinde olmamızı istemiş olabilirler. Ancak bu konu Beratlı’nın belirttiği boyutlarda parti içinde sorun olmadı.

Beratlı, “Hoca, Naci ölümcül hastadır diye, yalnız bundan dolayı yeniden genel başkan seçildi. Ve Ocak 1991’de, bizi partiden attırmak üzere Niyazi Düzgün’e kesin emir verdi...” diyor. Böyle bir emir-komuta sistemi CTP’de var mıydı? Beratlı’nın partiden dışlanmasının görünen ve görünmeyen sebepleri nelerdi?

CTP’de Beratlı’nın belirttiği gibi bir emir-komuta sistemi yoktu. Niyazi Düzgün hayattadır. Kendisine böyle bir emir verip vermediğim sorulabilir. Naci hayatta iken rejim aramızı açmak için çok uğraşmıştı. Beratlı aynı anlayışı Naci hayatta değilken de sürdürmek istiyor. 1976’da CTP genel başkanlığına Naci’nin uygun olduğunu düşünmüş ve genel başkanlık görevini kabul etmek istememiştim. Naci’nin ve diğer arkadaşların ısrarı üzerine kabul etmek zorunda kalmıştım. Politik yaşamımda koltuk sevdalısı olmadığımı sanırım kanıtlamış bulunuyorum.

“Kedinin kuyruğundaki maşrappa” ifadesine karşı sizin argümanlarınız nelerdi? CTP gerçekten de AKEL güdümünde, Kıbrıs Türkü’nün haklarını hiçe sayan bir politik araç mıydı?

Kıbrıs yeniden bütünleştirilecekse yurtseverlerin birliği ve dayanışması ile bütünleştirilecektir. Bütünleşme çerçevesi üst düzey anlaşmaları ve BM kararlarıdır. Kıbrıslı yurtseverlerin bu çerçevede dayanışması “kedinin kuyruğundaki marşabba” anlayışı ile ne küçümsenebilir ne de enegellenebilir. Kıbrıslı yurtseverlerin dayanışmasından rejimin ödü kopar. Dayanışmayı engellemek için her yönteme başvurur. Bu tür yakıştırmaları yapanların bugünkü konumlarına bakın. Bir zamanların hızlı devrimcileri bugün faşizan partilerden belediye başkanlığına aday olabiliyorlarsa fazla söze gerek kalmaz. Volkan gazetesi gibi ırkçı bir yayın organında yazarlığa soyunanların yazdıklarına itibar ederek bize bu tür sorular yöneltmenizi yadırgıyorum.

CTP’de eskiden yaşadığınız dostlukları ve mücadele anlayışını özlüyor musunuz?

Çok özlüyorum. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindik. Ocak 1988’de yaşadığımız destansı basımevi direnişini unutamam. Emek ve barış savaşımımız esastı. Çocuklarımız ikinci plandaydı. Kendi aramızda tartışırdık fakat kimse kimsenin içtenliğinden kuşku duymazdı. Hükümet olayı bütün değerlerimizi alt-üst etti. Rejim uzun yıllar dıştan saldırarak CTP’yi yıpratamamıştı. Rejim saldırdıkça CTP büyüyordu. Taktik değiştirdiler. CTP’yi hükümetin içine çektiler. Ters işler yaptırttılar. “Zararın neresinden dönülürse kardır” dedim, arkadaşları hükümetten çekilmeye ikna edemedim. Yaşananlardan dersler çıkarıp geleceğe yönelmek gerekir. Rejimin taksimci ve militarist olduğunu unutmadan politika üretmek gerekir. Yineliyorum. Kıbrıs’ı federal çatı altında bütünleştirip AB’ye yöneleceksek yurtseverler olarak birlikte davranmak zorundayız.

Gençlere aynı dostluk ve mücadele anlayışı ile politikalar üretebilmeleri için önerileriniz nelerdir? Bu noktada yapacak herhangi bir özeleştiriniz var mı?

Umudumuz gençlerde. Biz yurtseverleri bütünleştiremedik. Gençler daha hoşgörülüdürler. CTP, TKP ve YBH’lı gençlerin zaman zaman birlikte hareket ettiklerine tanık oluyoruz. Parti yönetimleri gençlerin daha sık ve daha ilkeli biçimde biraraya gelmelerini teşvik etmelidirler. Biz birtakım hoş olmayan olaylar yaşadık. Yaşadıklarımız yurtseverlerin birliği çalışmalarında engel oluşturabilir. Gençlerin bu tür handikapları yoktur. Özeleştiri olarak,  DP ile ikinci koalisyona gidilmesi aşamasında, Parti Meclisi’nde koalisyonun yeniden kurulmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerden çok fazla çıkınca, benim genel başkanlıktan o an istifa etmem gerekirdi. Genel başkan olarak ikinci koalisyonun kurulmasını istemediğim halde görevde kaldım, hatta bir süre de başbakan yardımcılığı yaptım. Bu son derece yanlış bir davranıştı. Şimdi, bu davranışımdan ötürü kendi kendimi eleştiriyorum.

Naci Talat bugün gerçekten de yukarlardan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülüyor mu?

Naci Talat, yukarıdan bir yerlerden, bize bakarken, gözleri gülmüyor. Üzülüyor. “Neden her biriniz bir taraflara savruldunuz?” diye soruyor. “Paylaşamadığınız nedir?” diyor.

***

Nazım Beratlı’nın Mart 1998’de Kıbrıslı Dergisi’nde yayımlanmış yazısı:

 

Naci yükseklerden bize bakıyor... Gözleri ışıl ışıl

27 Ocak 1998 gecesi, CTP eski genel başkanın, Genç TV’de yeni CTP yönetimine veryansın ediyordu. Özker Hoca’ya göre bu genç ekip, koltuk sevdasına kapılmıştı, sağa kaymıştı, anti demokratikti v.s. Özker’in söyledikleri herhalde yeterli görülmekteydi ki, bir yandan sunucu Hasan Kahvecioğlu çanak sorular soruyor, beri yandan da Barış  Burcu telefonla destek üstüne destek atışları yapmaktaydı...

Düşün dünyasında “şeyler” tarif edebildikleri kadar vardırlar. Özker ile bizim aramızda da eskiden kalma bir “niza” olduğu için iligenmezlik edemedik. Telefona sarılıp sorduk:

-                     Sen bunlar “sağa kaydı” diyorsun. Bugünkü sosyalizm anlayışın ne olacak?

Hoca, artık kapitalizmin en yukarı düzeyinden, sosyalizme kendiliğinden geçecek, yani devrime ihtiyaç göstermeyecek, bir sosyalizm anlayışına sahip olduğunu söyleyip, iki defa üstüne basa basa, “Ben Marxist bir adamım ama Leninist değilim” Lenin’i beğenmiyorum. Marxist-Leninist derler ya!

Ben Leninist değilim...” dedi...

Dinleyenler şahittir.

Sevgili Özgür, her zaman olduğu gibi, sıkıştı mı kıvırtma manevrasını yapıyordu. Zira eğer CTP yönetimi ile arasındaki sorun bu iseydi, ardına “kızılları” takamazdı, bu bir... Kızıllar köküne kadar Marxist ve Leninist...

İkincisi, Özker hocanın adını andığı sosyalizm anlayışı II. Enternasyonal’de Berustein, Kautsky, Kreisky gibi önderlerin temsil ettiği anlayıştır ki, o anlayışın bugünkü adı sosyal-demokrasi, II. Enternasyonal’in bugünkü devamı ise, Sosyalist Enternasyonal olup; Özgür CTP yönetiminin oraya üyelik başvurusunu da sözde sağa kayma iddiasına argüman edinmektedir.

Yani, Özker Özgür, hem kendi Lenin’i reddediyor ve hem de başkalarını “bunlar Lenin’i reddedip, sosyalist enternasyonale girmeye hazırlanıyorlar...” diyerek şikayet ediyor. Niyeti, bu ayrıntıları kavrayamayacak olan CTP tabanını aldatıp ne koparırsa ardına takabilmek...

Bizim telefona sarılmamıza neden olan sözler, bunlar değildi...

Hoca, partisindeki sürtüşmenin kaynağında 1990 Kurultayı’nı göstermekteydi. Oysa, sözü geçen kurultayda, en keskin muhalefeti yapan, bu satırların yazarıydı ve Özker hoca o günlerde İbrahim Öz “bilmem ne” adlı bir kurşun askeri tutup, kapı kapı dolaştırarak, bizim ajan olduğumuzu ileri sürerek, türlü, çeşitli engellemerle kazandığımız seçimde bizi mağlup ilan ederek, parti meclisine girmemizi engelleyerek, beğenmezsek mahkemeye başvurmamızı tavsiye ettirmişti.

Suçumuz, kendimizi beğenmek ve genel başkanlık için, Naci Talat’ı önermeye kalkmaktan ibaretti.

Aynı programda sevgili Hasan Sarıca’nın da söylediklerini dikkate aldıktan sonra, artık şimdi CTP’deki kavganın ne olduğunu anlatmanın herhalde tam zamanıdır.

Kedinin kuyruğundaki maşrappa partisi:

Bilindiği gibi, CTP’yi Ahmet Mithat Berberoğlu ve bir grup işadamı kurmuşlardır. 1972’de Dev-Genç kökenli Naci Talat ve ekibi, CTP’ye üye olup, partiyi ele geçirirler. Nevar ki 1976’ya kadar parti önemli bir varlık gösteremez. 1976’dan sonra, Kıbrıs Türk halkı içinde önemli bir güç olarak ortaya çıkan CTP’nin bugünkü gücüne ulaşmasında, o zaman Türkiye’de yüksek öğrenimde bulunan Kıbrıslı gençleri örgütleyen KÖGEF Ada Gençlik Örgütünün, önemli rolü vardır. Bütün o dönem boyunca parti politikalarının oluşmasında epey etkili olan KÖGEF’in bu satırların yazarı dışındaki hemen tüm yöneticileri şu anda CTP yöneticisidirler.

O yılların koşulları içerisinde, CTP ve KÖGEF’in ulusal sorun hakkındaki çözümlemesi, Kıbrıs’ın tek bir ülke olduğu ve elbet birgün tekrar birleştirileceği, o birleşmeden sonra, işçi sınıfının devriminin de gerçekleştirilmesi ile, ulusal sorunun da çözüleceği idi. Bu bakımdan, bir ülkede iki komünist partisi olamayacağı için, CTP de bir kitle partisi olmalıydı. Gerçek parti, AKEL’di... CTP, o güne gelene kadar, durumu idare etmeliydi...

Bu anlayışa ilk karşı çıkıp tavır geliştirmeye kalkışan Tahir Seroydaş oldu. Söylentiye göre, Tahir’in arkasındaki asıl güç, Naci Talat idi... Naci saldırlamayacak kadar güçlü olduğundan, Tahir’in kellesi alındı... Ancak Naci Talat yaşamının sonuna kadar bütün dost sohbetlerinde Seroydaş’ı savunmaya devam etti...

Daha sonraları, Naci Talat’ın; “Biz kedinin kuyruğundaki maşrappa değiliz” sözleriyle tarif ettiği ve karşı çıktığı bu AKEL’e teslim olmuş solculuk anlayışına karşı CTP içindeki savaşım, hiç durmadı. Bunun sonucunda, Tahir’den sonraki kurbanlar, sıraya girdiler. Önce, “Doktorcular” diye anılan grup (Şefik Rifat, Yalçın Olcut, M. Kemal Arif v.s.) Sabahattin İsmail ikilisi ile, Hüseyin Kaba’nın ipleri çekildi. Adı geçenlerin hepsi de MYK üyeliğine kadar çıkan, partinin önemli yöneticileri idiler. En sonunda partinin önde gelen bir ismi; Ergün Vehbi de bu “Maşrappa” politikasına karşı olmasının bedelini, partiden dışlanmakla ödedi. AKEL’e bağımlı olmaya karşı çıkmakla partiden atılmak, özdeşleşmekte idi...

Öte yandan, rahmetli Naci Talat, “kıldan ince kılıçtan keskince” bir yolda, yürümeye devam etmekteydi. Meraklısı kısa bir araştırma ile Naci’nin hiç güneye geçmediğini Moskova yollarına düşmediğimi görecektir. Kıbrıs Türk Halkının yetiştirdiği en yetenekli insanlardan biri olan Naci Talat, AKEL ve KGB’nin afarozcusu idi. Zira, herşeyden önce kendi halkının varlığının garanti altına alınmasını savunmak gibi bir hedefi vardı... O günkü komünist ilkeler, böyle AKEL ve SBKP politikalarına karşıt solculuğa hazmetmezdi. Naci Talat’ın neler çektiğini, bilen bilir. 1983 seçimleri sonrasında Mağusa’da tercih yaptırılıp Ferdi Sabit’i kazandırdığı iddiası ile disipline verildi. Turgut Çavlan ve Hüseyin Amerikalı partiden geçici olarak ihraç edildiler. Onlar konuşmadığından Naci’ye isnat edilen suç kanıtlanamadı ve Özker Hoca Naci belasından öyle kurtulamadı...

“Kol yen içinde kırılıyor” kmauoyu hiçbirşey öğrenemediğinden Naci ve onun gibi düşünenler, silleyi iki taraflı yeyip, susup sineye çekerek, tevekkül ile yaşamayı öğreniyorlardı. Biz, 1986’da ihtisasımızı tamamlayıp adaya döndük. 1989’da kurulan Barış ve Federasyon için Temas Grubu toplantıları, gözümüzün açılmasına, yetti. Onca keskinliğimize karşın, Naci gibi düşünmeye başladık. İşin acı tarafı, onun da bizim gibi düşündüğünü, çok sonraları öğrendik. Kadim dostumuz Ferdi Sabit bile, kellesinin koparılacağı korkusu ile, düşüncelerini bie bile açmaktan çekinmekteydi.

1990 Kedi silkiniyor...

1990’a gelindiğinde Mağusa, Girne ve Güzelyurt’ta kendi düşündüğü gibi konuşan insanların parti örgütlerinde giderek güçlendiğini, eski KÖGEF kadrosunun artık doğru bir çizgi tutturduğunu gören Naci, o ünlü “kedinin kuyruğunda maşrappa değiliz” yani, “biz kendi işimizi kendimiz görürüz” konuşmasını yapar. Mayıs 1990 seçimleri öncesi, DMP macerasının da onaylandığı Bardak Düğün Salonu’nda toplanan Genişletilmiş Parti Meclisi’nde, ilk sözü alarak, artık partinin hedefinin hükümet olmak diye belirlenmesini ister. Anımsayanlar herhalde inkar etmezler, bu satırların yazarı da ondan sonra söz alıp, genel sekreterin ajitasyon yapmakta olduğununun sanılmamasını, o hedefin varılabilir olduğunu iddia eder.

1990 Mayıs seçimleri kampanyası esnasında, Köşklüçiftlik’teki DMP merkezinde hergünkü buluşmalarda, Kıbrıs Türk Halkının artık “Halk” diye anılmasından, egemenliğine kadar her konuda anlaşıldığı ve partinin yeni bir çizgi tutturması gerektiği üzerine fikir birliğine varılır. Mayıs 1990 seçim kampanyası esnasında CTP adaylarının çoğu, seçimi kazansak da yitirsek de, bu yeni çizgiyi gerçekleştirmek üzere Naci’nin ilk kurultayda genel başkan adayı olacağı bilinmekteydi... Şimdi inkar etmeye kalksalar bile, en azından M. Ferdi Sabit, Dr. Mustafa Yektaoğlu, Hasan Erçakıca ve Ömer Kalyoncu ile bu yolda çalıştığımızı açıklamakta artık bir keis yok. O günlerde M. Ali Talat, bana karşıydı! Saçlarım uzunmuş ve çok konuşuyormuşum...

Mayıs 1990 seçimlerini bilindiği gibi Özker Hoca’nın ipe sapa gelmez konuşmaları ile yitirdik. Seçimden sonra hazreti eleştirmememiz için konuşmamızı yasaklattı. Biz de kalkıp, Bozkurt gazetesinin bir muhabirine konuştuk. Doğan Harman tutup, o sohbeti demeç diye yayınladı... Neyse... Tarih 19 Mayıs 1990 idi.

CTP’nin o günkü genel başkanının AKEL ile ilişkilerini eleştiren o konuşmaya karşı, hoca bize birşey yapmadı. Zira arada Naci faktörü vardı, kurultay ufukta idi..

Eylül 1990’da yapılacak olan kurultaya giderken Naci Talat’ın hastalığı ilerledi ve aday olamayacağı ortaya çıktı. Bu koşullarda o güne kadar bizimle beraber çalışıp, deyim yerinde ise bize gaz vermekte olan ekip, Özgür’den korkup, desteğini geri çekiverdi. Biz artık limandan geri dönülemeyecek kadar açıldığımız için Özgür’ün önünde bir başımıza kaldık. Bu defa da, Londra’dan gönderilen “keraneti kendiliğinden mankul” adamlar sahneye çıkarak, yakın çevremize saldırıp, bizi yalnız bırakmaya giriştiler. Zira bizi “ikna” etme eylemleri, sonuç vermemekteydi.

Yönetimle ilgili anlaşmazlıklar bir yana, o kurultayda üstünde tartışılan ana konu programa, “Kıbrıs Türk Halkının self-determinasyon hakkı vardır” yani, egemen bir halktır ibaresinin konulup, konulmayacağı idi. Genişletilmiş parti meclisi toplantılarında, konuyu ısrarla savunanların başında bizim olduğumuz, sonradan yazıp yayınladığımız kitaptan bellidir. Özkan Murat ve Hasan Sarıca da dillerinin döndüğünce bunları anlatmaya çalıştılar. Naci Londra’da; Ferdi Moskova’da hastalıkla boğuşmaktaydılar. Erçakıca, Kalyoncu ikilisi ellerinden gelen desteği veriyorlardı. Bir şartla, partideki pozisyonlarına göz dikilmemeliydi. Öyle bir durum var sanıp, sonradan aslan kesildiler...

O kurultayda bizim en önemli savunucusu olduğumuz program değişikliği gerçekleşti ama Hoca, Hasan ve Ömer bizim parti meclisine girmemizi engellediler. Salih Usar da kalkıp bize söverek alkış almakla, partiyi kurtacağını sanmaktaydı. Partilerinin birliğini ne de güzel korumuş!

Hoca, Naci ölümcül hastadır diye, yalnız bundan dolayı yeniden genel başkan seçildi. Ve Ocak 1991’de, bizi partiden attırmak üzere Niyazi Düzgün’e kesin emir verdi... Niyazi, o zaman Disiplin Kurulu başkanı idi... Suç, Mayıs 90’da verilmiş demeçti...

Biz de partilerini kendilerine bırakıp, ayrıldık...

Ama, artık kedi kuyruğunu sallamaktaydı...

Maşrappa sizin olsun

Şimdi olan, Naci’nin erken ölümü ile ertelenen “bir memleket, bir halk, bir işçi sınıfı partisi” tezini savunanların etkinliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Söz konusu programda, Hoca’ya “Kıbrıs Türk Halkı egemen bir halk mıdır?” sorusunu, soramadık...

Meraklısı, sormalı... Çünkü “evet” diyemez. “Çözüm dediğin düzeni bize anlat!” diyemedik... Gördüğünüzde siz deyin...

Özker Özgür’ün CTP’nin hükümete girmesine karşı çıkması o eski anlayış etkisi ile CTP’nin hükümete girmesinin, KKTC’nin varlığına meşruyyet kazandıracağı kaygısıdır. Bu da böyle biline...

1990 yılında, yüzünün yarısı ameliyatla alınmış Naci Talat, bir gece evinde yüzündeki peti yırtıp atarak, Kemal Emirzade, Özkan Murat ve Erkan Borat’ın önünde bana:

“Bak ne hale geldim! Kıbrıslı Türk bir tek ben miyim? Niye siz de birşeyler yapmıyorsunuz?” diye bağırdıydı...

Yaptık, sevgili Naci... O güzel yüzünle, artık devamlı gülebilirsin...

Eminim ki Naci yukarlardan bir yerlerden, o ışıldayan yüzüyle bizlere bakmaktadır.

Gülen gözleriyle...

 



[1] Nitekim kendisi de “O günlerde M. Ali Talat, bana karşıydı! Saçlarım uzunmuş ve çok konuşuyormuşum” diyor. Benim için elbette saçlarının uzunluğu veya fazla konuşması değildi sorun. Sıkıntım herhalde kendisinin de anlattığı ve benim pek hoşlanmadığım organ dışı çalışmalarıydı.

[2] Örneğin bir yandan burjuvazinin diktatörlüğü olarak burjuva demokrasisi küçümsenirken barış ve demokrasi mücadelesi partinin ana ilkelerindendi. Örgütlenme modeli sınıf partisi gibi değil, kitle partisi gibiydi ve üye yapısı da ağırlıklı olarak aydın küçük burjuva kesime dayanıyordu.

[3] Bu noktada bir şeyi daha belirtmek gerekiyor sanıyorum. Marksist olmak ve yanında Leninist olmak ya da hatta Troçkist olmak, içerisinde yaşadığınız koşulları yorumlarken kullandığınız ana mantık ve dünya görüşünüzle ilgilidir. Yani örneğin ben hem Marksist’im, hem de bu genel çizgiye bağlı olarak Lenin’in Marksizm’e bir katkısı olan emperyalizm analizini doğru bulmak yanında; Marksizm’i günümüz koşullarında yorumlarken Troçkist çizgiyi de son derecede yararlı ve değerli görürüm. Bunların tümünün bir bütünlük oluşturduklarına inanırım. Karl Marks’tan sonrakilerin yaptıklarının, Marks’ın analizlerine dayalı ve Onun ardılları olarak, bulundukları günün koşullarına uygun, ideolojiye katkı yapan ama daha ziyade hareket stratejileri olarak algılanmaları gerektiğine inanırım... Yani Marksist olup da Leninist olmamayı o eskimiş kalıpların günümüzdeki yansıması olarak değerlendiririm.

[4] Hatta zaman zaman Sayın Özgür’ün günün koşullarına uyumda aşırıya kaçtığını –ve kısa süre önce söylenenlerle çeliştiğini- bile söylemek mümkündür. Bu soru-yanıt kapsamında, konu ile ilgili örneklemelere gitmek yarar sağlamaz inancındayım.

[5] Bu türden kayıt silmeler ivedilik durumunda ender olarak yapılmaktadır. Örneğin Sayın Özker Özgür’ün kaydının silinmesi de bu madde çerçevesinde yapılmıştır. Bu şekilde kaydı silinenlerin diğer ihraçlar gibi ilk Kurultaya başvurma hakları da saklıdır.

[6] Yani self-determinasyon hakkı seçim gibi her belli yılda kullanılan bir hak değildir. Üstelik bu hakkın kullanılabilmesinin bölgesel ve evrensel etkileri de dikkate alınmak durumundadır. Aksi halde amip gibi çoğalan devletçiklerle uluslararası ortam tam bir kaos ve anafor ortamı olur. Kaldı ki sadece ilkesel olarak bile Kıbrıs özelinde askeri güç kullanılarak oluşturulan iki bölgelilik, diğer tarafın ve uluslararası toplumun da onayı ile nihai hale gelmeden self-determinasyon hakkı yeniden kullanılarak örneğin Kıbrıs Türkü için yeni bir statü yaratılamazdı. İki bölgeliliğin nihai hale gelebilmesi için ise Kıbrıs Türk halkı yeniden self-determinasyon hakkını kullanarak yapılan anlaşmayı onaylamak durumundaydı. Yani sözkonusu hakkın kullanılabilmesinin zeminini hazırlamak için zaten anlaşma önkoşuldu. Bu hak kullanıldıktan hemen sonra bir kez daha kullanılarak oyuncak haline getirilemezdi... Ve bu tartışma, aslında kısır döngü, böylece uzayıp gitmeye mahkumdu.

[7] Nitekim Kurultaydan hemen sonra Cumhurbaşkanlığında yapılan bir toplantıya Özker Özgür’le birlikte katıldığımızda Denktaş ve diğer katılımcıların gıpta ifade eden sözleriyle karşılaşmıştık. Ve işte CTP bu, dedirtmiştik.


Birikim Özgür|Ana Sayfa