Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 17 Agustos 2001
Birikim Özgür

Bu da bir "Solda Birlik" Yazısıdır

Hamamböcüleri aşısı tuttu galiba.

Statistikleri inceleme fırsatımız olmadı ancak geçen haftadan itibaren birçok insandan yazılarımızla ilgili çeşitli yorumlar geliyor. Oluşturduğumuz liste sayesinde insanlar hamamböcüleri dergisini takip eder oldular. Geçtiğimiz haftalarda, hiç tanımadığımız insanlardan çeşitli tepkiler alıyorduk az da olsa. Arama motorları sayesinde de dergimiz büyük bir kitleye ulaşabiliyor demek ki. Örneğin Abdullah Cabaluz 19 Haziran 2001 tarihli “Jean Genet: Bir Sanat Düşü” başlıklı yazımıza bir şekilde ulaşmış.Cabaluz, bahsedilen yazıda da adı geçen “ODTÜ Oyuncuları” isimli tiyatro grubunun yönetmeniymiş. Aynı zamanda sahnelenen eserde de görev almış. Teşekkür etti, hazırladıkları oyunun izlendikten sonra da tartışılmasına, yaşatılmasına dair memnuniyetini ifade etti.

Hamamböcüleri gibi Kıbrıs’a yönelik bir derginin evrenselliğe verdiği önem ve bunun neticesinde aldığımız olumlu tepkiler gerçekten de doğru yolda olduğumuz hissini uyandırıyor.

Listemizin faaliyete geçmesinin ardıdan, “Akademik Molehiyalar ve Dayılar Derneği” başlıklı yazımız da birçoğunun ilgisiyle karşılaşmışa benzer.

Bireysel ve içeriğe dair pek çok tepki ulaştı görüş köşesine…

Kıbrıs’ın kuzeyinde git gide artan kamplaşma dikkatlerden kaçmadı.

***

Ülkemizde maalesef kamplara bölünme, bir kültür olarak benimsenmiş gibi görünmektedir. 1974’ten sonrasını ele alacak olursak, yönetimi elinde bulunduranların demokrasinin gereklerini yerine getirmeden aldıkları kararlar neticesinde insanımız iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Kararlar hep kapalı kapılar ardında alınmış, hiçbirşey ağızlı yüzlü tartışılmamış ve topluma empoze edilmiştir. Meclisimizde de tartışmalar hep göstermelik olagelmiştir çünkü kapalı kapılar ardında alınan kararların teyidinden öteye gidememiştir alınan kararlar…

Bay Denktaş’ın “Ben sorumsuzum, hükümetin yetki alanına giremediğim için işler bu kadar sarpa sardı” demesi de bu nedenle akıl dışı kabul edilmiyor mu?

1974’ten bu yana Denktaş hep yönlendirici konumundaydı. Toplumu ilgilendiren en küçük konular bile önce O’nun ağzında şekillenir, daha sonra hükümete, meclise yansırdı.

Takdir etmek gerekir; en güçsüz olduğu dönemlerde bile bunu başarabilmiştir Denktaş Bey… DP-CTP hükümeti döneminde de kararları hep O almıyor muydu? Hükümet programı veya protokolü şekillenirken bile her yarım saatte bir DP kanadı toplantılara ara verir, saraya gidip Denktaş’a danışırlardı. Bu yöntemle Denktaş, CTP’yi kullanmayı becerebildi. Zaten CTP’nin hükümete alınış nedeni olarak alınacak zor kararları sendikalarla ilişkisi olan CTP’ye aldırtmak ve CTP’yi yıpratmak olarak göstermemiş miydi?

Çok da başarılı oldu. CTP’nin % 30’a kadar çıkan oyları, öğretmenle dikleşmeler yüzünden bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde % 20’ye geriledi. Konumuz dışında olsa da, belirtmekte fayda vardır; CTP yönetimi Denktaş’ın bu oyunlarını hep görmezden geldi ve her seçimde oy oranı biraz daha düştü. CTP içinde bu konuda çıkan sesler “yara” olarak kabul edildi ve yaradan kurtulmak için siyasi veya ahlaki hiçbir ilke dikkate alınmadan elden gelen yapıldı. Yara temizlendi…

Gelin görün ki “yara”, aslında vücuda girmiş virüse karşı sağlıklı bir bünyenin verdiği tepkiden başka birşey değildi.

Sonuçta “yara” temizlendi fakat virüs vücutta kaldı. Virüsün adı Denktaşizm virüsünden başka birşey değildi…

İşte bu Denktaşizm virüsü sebep oldu ve barış yanlısı güçlerin de kamplara bölünmesi gündeme geldi. Toplum için çok daha vahim sonuçlar doğurduğu muhakkak sözkonusu bölünmelerin…

TKP de bünyesine aşılanan Denktaşizm virüsü nedeniyle bölünmemiş miydi?

Denktaş’a bravo demekten başka elden ne gelir?

Denktaş, işte böyle toplumsal muhalefeti yavaş yavaş eritti ve günün sonunda bölüne bölüne anlamını, gücünü yitiren toplumsal muhalefet, Denktaş’a % 30’luk bir destekle makam sahibi olma yolunu da kendisi açtı.

Bu noktada, gücünü bir çatı altında toplayamamış bir muhalefet Denktaş’ın ekmeğine yağ sürecek sonucuna varamaz mıyız?

***

Kamplaşmanın bir başka nedeni de yine yanlış veya çarpık olarak nitelendirilebilecek yönetim anlayışıdır. Toplumsal birlik sağlanacaksa, bunun çeşitli baskılarla gerçekleşmesini beklemek hayal ürünüdür.

Yönetime katılamamış bir toplum olmayı bırakın, yönetime talip olanları da çağdışı bir zihniyetle karalama yöntemi reva görülmedi mi bu topluma?

Anlatılmak isteneni Türkiye’deki güneydoğu sorunundan bir örnekle açıklayabiliz.

Can Dündar bir yazısında anlatıyor…

Diyarbakır’da Ticaret Odası Başkanı’nın bürosuna gitmiş PKK… Haraç istemiş… Bürodakiler de korkup o zamanın parasıyla 2 milyon vermişler.

Aradan 2 yıl geçmiş, bir PKK militanı yakalanmış. Örgütün mali kaynaklarını açıklarken Ticaret Odası Başkanı’nın da kendilerine 2 milyon verdiğini anlatmış.

Adam gözaltına alınmış hemen. PKK ile bağlantısını sormuşlar… Laf alamayınca işkence yapmışlar. İşkence yöntemi neydi bilir misiniz?

Adama kendi dıçkısını yedirmişler…

Yaşadığı iğrençliği beyninden söküp atamamış adam doğal olarak… Dişlerini sökmüş tıkıldığı hücrede bulduğu bir iple. Kanla temizleyebilmiş ancak damağındaki utancın lekesini…

Can Dündar, bölgede demokratik bir anlayışı tamamen gözardı eden, iletişimi reddededen Ankara, hatalıdır diyor ve ekliyor.

“Ankara duymasa da, Güneydoğu dün yediklerini kusmaya başladı.

Siz olsaydınız, kusmaz mıydınız?”

Gayet basit bir mantık… Siz bir insana dıçkısını yedirirseniz, o da yediklerini sizin üzerinize kusacaktır. Güneydoğu’da yaşananlar bu şekilde açıklanıyor birazda…

Kıbrıs’ın kuzeyinde de insanlar kendi kendilerini yönetemedikçe söylemler sertleşti, deyim yerindeyse iş çığırından çıktı.

CTP hükümet tecrübesini yaşayana kadar “işgal” veya “mandra rejimi” gibi tanımlamalar CTP yönetimince ağıza alınmazdı. Hükümete gelip işleri düzeltme hesapları yapılırdı.

Hükümet deneyiminden sonra anlaşıldı ki gerçekten bu toplumun kendi kendini yönetme hakkı elinden alınmıştır.

“Yapacağız” dedikleri hiçbirşeyi hayata geçirmelerine izin verilmedi CTP’nin.

Hükümet ortağı olmalarına rağmen CTP mensubu bakanların bilgisi dışında insanlar vatandaş yapıldı. Kısacası, toplumu yok etme, eritme maksatlı nüfus politikaları devam ettirildi. Birçok olayda halkın oylarıyla seçilmiş ve hükümet mensubu olmuş bakanların sözünün geçmediği, koltuklarının göstermelik olduğu ispatlandı.

Barış Burcu “Bu Bir TMT ‘B’ Hikayesidir” başlıklı yazısında CTP hükümette iken yaşanan vatandaş yazma olaylarını çarpıcı bir şekilde anlatır. Bu yazı çerçevesinde okuyucularla Barış Burcu’nun bahsi geçen yazısını paylaşmak faydalı olabilir. Kendi yazımın sonuna “italics” fontlarla ekliyorum yazıyı.

Okuduğunuz yazı tarihi bir yazıdır. Kıbrıslı Türklerin maalesef kendilerini yönetmeleri, kendi geleceklerini tayin etme hakları gasp edilmiştir.

CTP’nin hükümet deneyiminden sonra bu durum iyice su yüzüne çıkmıştır.

CTP hükümet deneyimi yaşamadan çok önceleri YKP (YBH kurulmadan önce) bazı şeyleri açıkça ifade ediyordu.

CTP hükümet deneyimini yaşadıktan sonra keşke CTP bir bütün olarak durumu olduğu gibi algılayıp kararlı bir şekilde tavrını ortaya koyabilseydi.

CTP’de “yara” temizlendi, durumu olduğu gibi algılayanlardan bazıları istifa etti, YKP ile biraraya gelip YBH’yi kurdular.

CTP gönül bağları çok güçlü olan bir parti idi.

Özker Özgür yargısız infaz yöntemiyle partiden ihraç edildiğinde çok insan evini ziyaret etti, çok insan ağladı, sızladı.

Ağlayıp sızlanmalarına rağmen istifa etmeyip CTP’de politik mücadeleyi sürdürmeyi tercih etti birçoğu. Bugün o insanlar, “Rejimi tanımlamadan bu ülkede politika yapılamaz” demektedirler. CTP’ni bugünkü Genel Başkanı’nın konuşmalarından memnun değildirler. CTP rejimle mücadele konusunda hem nala hem mıha tavrından dolayı adeta kaynıyor. Briçok CTP sempazitanı partilerinden memnun değildirler. Sağda solda partilerinin yöneticilerini çekiştirecek yerde kendi partileri çatısı altında biraraya gelip partilerine sahip çıkmaları, en azından doğru yolu gösterecek bir tavır ortaya koymaları onlardan beklenilendir. Bu nedenle CTP çatısı altında olup da dedikodudan öteye gitmeyen çekiştirmelerden fazlasını yapamayanları büyük bir tehlike bekliyor. Kişisel bütünlükleri zedelenmektedir.

CTP yönetimini beğenmiyorlarsa, değiştirmek için çaba sarfetmeliler. Bu çabayı sarfetmeden parti dışında konuşup partilerini yıpratmaları kime ne kazandırır? Unutmamak gerekir ki CTP bu toplumun en köklü partisidir ve akılcı yaklaşımlarla sahip çıkılması gereken bir yapılanmadır.

Bireysel olarak CTP üzerinde fazla duruyor olabiliriz. Sebebi bilgi dağarcığımızda daha fazla bu partiyle ilgili bilgi olmasıdır. Diğer partilerle ilgili eminiz ki başkalarının bizleri aynı noktalara getirecek pek çok anısı, pek çok politik tecrübesi vardır.

TKP de yaşanılan hükümet tecrübelerinden sonra “yaptığımız muhtarlıktan başka birşey değildi” diyebildi. Hükümetten dışlandıktan sonraki tavırları önemlidir.

Örneğin güçbirliği konusunda yapıcı bir tavırları olduğu gözlemlenebiliyor ancak zaman içinde gelişmeler hangi yönde olur, kestirmek şimdilik zor…

Nasıl ki Güneydoğu’da dıçkısı yedirilen insanlar bunları kusmaktadır, Kıbrıs’ta da kendi kendini yönetmesi engellenen Kıbrıslı Türkler söylemlerini sertleştirmişlerdir.

Demokratik olmayan bir yönetim anlayışının toplumu sürüklediği nokta budur.

Çok değil daha 20-30 yıl önce bu toplum 150 bin kişiden oluşurdu, Kıbrıs sorununa taraftı.

O dönemlerde Raif Denktaş’ın yaptığı aydın tanımlaması ilginçtir:

“Aydın insan”ı anlatırken, Raif, “Düşüncelerine, yargılarına ve hükümlerine tutsak olup bağnazlaşmayan, arayışı bırakmayan, kendi yarattığı düşüncelerin ve kanıların, sanıların, vehimlerin türbe bekçisi yapmayan, kafası düşünceye, eleştiriye, karşıt görüşlere açık ve hoşgörülü olandır, bahsimiz” demekteydi.

“… Yurtseverlik temeline, yani hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız, hepimiz aynı toplumun bireyleriyiz, kaderimiz birdir” diyebilmekten bahsederdi Raif.

Peki bugün sayıca 30 bin kadar kalan Kıbrıslı Türkler ne yapmalılar?

Peki bu kamplaşma bu kadar su yüzüne çıkmışken, hemen hemen tüm kesimler kendi kendimizi yönetemiyor oluşumuzu farketmişken, yapılması gereken ne olmalıdır? Aydın olabilmenin gereği ne derece değişmiştir?

Toplumumuzu yok etmeye yönelik polikaların meyveleri bir bir toplanıyor artık. Bugün artık gerçekten ülkeye sahip çıkma, toplumu yaşatma amacı taşıyanlar geçmişteki tecrübeleri ışığında biraraya gelebilmeliler bizce. Aksi takdirde toplumu eriten rejimin önüne çıkmak olanak dışıdır. Rejim küçük lokmaları bir bir yutar. Düşünen insanlar olarak bu kadar güçlü bir rakip karşısında güçbirliğinin kaçınılmazlığını görmezden gelemeyiz, gelmemeliyiz.

***

Herşeyin de ötesinde, toplumdaki umutsuzluğun umuda dönüştürülebilmesi gibi ağır bir sorumluluk da yine bizleri yani politikayı toplum çıkarlarını savunmak şeklinde algılayanları beklemektedir.

Toplumumuz rakipsiz kalmış bir ilkel politikacının kıskacındadır. Bunun bunalımı yaşanmaktadır. Güçbirliği, sokaktaki insanın ağzındadır. Herkes son umut olarak sol güçlerin biraraya gelip güvenilir bir yapılanmayla memlekette olup bitenlere ciddi şekilde muhalefet etmelerini beklemektedir.

Politik bir bakış açısıyla, “Bu momenti kaçırmamak gerekir” diyebiliriz. Aksi takdirde bütün söylemlerimiz, ideallerimiz, toplumda doğru dürüst destek bulamadan, sadece lafta kalacak, dolayısı ile de emekler boşa gidecektir denilebilir rahatlıkla.

Bu momenti görmezden gelenler, bir başka deyişle toplumdan gelen “birleşin” baskısını önemsemeyenler, kaybetmeye mahkumdurlar. Pek tabi ki kişilerin veya tek tek oluşumların oy kaybetmesi falan değil kasdetmeye çalıştığımız… Politik amaçlar hedefe ulaşamayacaktır.

Neydi ortak amaç?

Rejime karşı güçlü bir şekilde barışı savunmak, kimliğimizin yitip gitmesinin önünde bir bariyer oluşturmak… Bunu da ancak güçlerimizi birleştirerek, halka güveneceği bir alternatif yaratarak başarabileceğiz. Neden mi?

Toplum bunu istiyor da ondan…

Bu noktada anlaşabildikten sonra halkın güvenini kazanmak adına ciddi politikalar saptanmalıdır. Belkide bu yazı, kaybedilen zamanın da çok güzel bir göstergesidir. 2 yıldır Yeniçağ gazetesinde yazılarımızı güçbirliği fikriyle pekiştirdik. Hala daha bu konuda bir arpa boyu yol katedilmemişse, üstüne üstlük geçen yılki 18 Temmuz mitingindeki coşku da bir anlamda yitip gitmişse, sebep olarak bu konuda ağırdan alıyor oluşumuz ve biraraya gelip ciddi bir alternatifi “sadece tepkiye dayandırarak değil” yapıcı politikalarla süsleyememiş olmamıza da bağlayabiliriz.

Militarizme ve Türklük politikalarına dayandırılmış rejime alternatif ne olacaktır?

Fazla uzağa gitmeye gerek yoktur.

Türkiye’de de aynı tartışmalar yapılmaktadır.

Bir tarafta asker vardır diğer tarafta AB yanlıları.

YKP yıllar öncesinden AB alternatifini çok güzel bir şekilde topluma aktardı. Devamını getirmek gerekir.

Bizim tutunacağımız dal, AB dalından başka birşey olmayacaktır.

Karşı taraf karanlığı vaad ederken bizler AB’yi çok iyi analiz ederek topluma geleceği yani aydınlığı vaad edeceğiz. Bu konuda güçbirliğinden sonra oluşturulacak teorisyenler takımının ciddi kafa yormaları gerekecektir.

Topluma AB’yi vaad eden bir alternatif, ciddi ve güvenilir bir oluşum, insanımızın beklentisidir. Bunu beceremeyecek olduktan sonra politika yapmanın, enerji harcamanın, hatta para harcamanın hiç amaç hiç anlamı yoktur.

İnsan hayatında inanç herşeyden önemlidir. Önce kendiniz inanırsınız, sonra toplum size ve inancınıza güvenir, sahip çıkar. Sahip çıkma, öyle soyut bir kavram da değildir. Somut birçok örnekleri yaşanmıştır. Şener Levent’e bu toplum meydanlarda sahip çıkmıştır. Yenidüzen gazetesine bu toplum “matbaa direnişi” ile sahip çıkmıştır. 200 milyon para cezasına çarptırılan Özker Özgür’e eşinin bileziklerini, varını yoğunu satıp bu cezanın üstesinden gelmek için gerekli desteği sağlayabileceklerine dair vatandaşlardan mektuplar gelmişti.

Bütün mesele önce kendiniz inanmalısınız politikalarınıza… Halk arkanızdan gelir.

CTP’nin kapısını çalanların haddi hesabı yoktu eskiden. Bugün limon ağaçlarının altında kendileri oturuyorlar sadece.

YBH’nın politikaları bize göre doğrudur. YBH bugün güçbirliğinden yana olduğunu beyan etmiştir. Politikalar doğru olduğu halde pek de arkadasında bir yığınsal destek olduğu söylenemez. Parti meclisi toplantılarında bile doğru düzgün bir katılım sağlanamıyor gözlemleyebildiğimiz kadarı ile.

TKP’nin hükümet deneyiminden sonra durumu kadı karısından hallice.

Bu toplum, “Ya birleşirsiniz ve adam gibi bir güç oluşturursunuz ya da sizi desteklemeyeceğiz” demektedir zaten.

Daha ne bekleniyor?

Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz.

***

Güçbirliği konusunda kendi fikirlerimizi özetledikten sonra Turgut Durduran’ın “Hayvanlar Adası” isimli köşesinde 6 Ağustos tarihinde yayımladığı yazıya değinmek isteriz.

Hamamböcüleri dergisinde bazı şeyleri paylaşmak, tartışmak gibi bir avantajımız varsa, bunu değerlendirmemek enayilik olur. Umalım da birkaç aklı evvel kalkıp “Birikim, Turgut’a cevap yazdı” falan gibi havalara girmesinler.

Konuya “seçim ittifakı” penceresinden bakılması ne derece sağlıklı olacaktır?

Bize soracak olursanız, yapılacak en büyük hata güçbirliğinin temelindeki felsefeyi “seçim ittifakı” tanımlaması pek de ifade edemez. Konu % 3-5 oy daha fazla alıp mecliste veya belediyelerde biraz daha çok insanla temsil edilmek şeklinde algılanmamalı. Solda birlik olacaksa, rejimin dayattığı yönetime karşı bir halk hareketini başlatmak amacıyla olacaktır. Madem ki “Bu memleket bizim” diyenler koalisyonlarda başarılı olamıyorlar, tek başlarına yapabilecekleri bir iş kalmamıştır demektir. Halka bir bütün olarak seslenip insanlara güven verecekler ve rejimin en azından alternatifsiz olmadığına dair bir umut ışığı yakalayacaklar. Dünya da bunu böyle algılayacak. % 30-40 oy almış bir “Kıbrıslı” kesim, tüm dünyaya çok daha kolay mesajlarını iletebilecektir.

Türkiye’deki solda birlik tartışmaları ile Kıbrıs’taki tartışmalar aynı kefeye konabilir mi?

Türkiye’nin sorunları bizdekinden çok daha farklıdır. Türkiye’de 1923 yılında, batılılaşmayı savunanların kesilip biçildiği bir Osmanlı döneminden sonra yeni bir cumhuriyet kurulmuştur. Bugün dıştan bakıldığı zaman bu devlete “cumhuriyet” demeye bin şahit istediği kesin… “Halkın da onayladığı?” anayasadan çok farklı kurallarla yönetilen bir ülke Türkiye. Kararları seçilmişlerin değil, kapalı kapılar ardında askerlerin aldığı kolayca gözlemlenebiliyor. Kısacası Türkiye’nin de demokrasi sorunları diz boyudur. Düşünce ve anlatım özgürlüğü hala daha kısıtlıdır. Kürt sorunu üzerine “konuşmak” yasaktır. Atatürk, “Ulusal sınırlar içinde Kürt, Türk, Laz, Çerkes hepsi ortak çıkarlar için birlikte çalışmaya karar vermişlerdir. Hiç şüphe etmeyiniz ki Kürt, Laz, vesaire, reyi sorulduğu zaman bu reyi verecektir” demişti. Referandumdan bahsediyordu yani. “Anayasamızda zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” de demişti Atatürk. Bugün bu cümleleri dile getirecek olanın vay haline. Türkiye işte 81 yıl önce Atatürk’ün ifade ettiği noktadan, demokrasi anlamında çok çok gerilerdedir.

Herşeye rağmen Türkiye’de AB tartışmaları başlamıştır ve demokratikleşme konusunda ağırdan da olsa bir kıpırdanma vardır.

Türkiye’deki solun birincil görevi varolan bir cumhuriyete sahip çıkıp onu yeniden yaratmaktır. Kıbrıs’taki solun birincil görevi ise olmayan bir cumhuriyetin varmış gibi gösterilmesine dur diyebilmek, eritilmekte olan bir toplumu yalanlardan kurtarmak ve ülkenin bütünlüğü için topluma ciddi vaadlerde bulunabilmektir. Bunu başarabilmek, laf olsun diye değil, somut kazanımlar elde etmek niyetiyle adım atmak, umutları tekrardan yeşertebilir ve kendi kendimizi yönetebilme konusunda ciddi bir talebin olduğunu ortaya koyabilir.

Türkiye’de AB yolunda normalizasyon çabaları vardır. Örneğin Yunanistan halkı ile dialog başlatılmıştır, sempati artmıştır. Bizimde yapmamız gereken AB yoluna çıkabilmek için ciddi bir toplumsal kesim yaratmaktır. Bunu başarmak da solun güçbirliğini gerektirir.

DMP konusuna gelince…

Bize göre DMP, “Solda Birlik” denemesi değildi ki! 1990 seçimleri öncesinde iktidardaki Ulusal Birlik Partisi seçim sistemini kendi lehine olacak şekilde değiştirmişti. Yapılan değişikliğe göre birinci gelen parti diğer partilerden aldığı her % 1 oy için avantadan bir milletvekilliği kazanacaktı. Bu çok adaletsiz bir yasaydı. Böyle bir yasadan kurtulmanın tek yöntemi vardı. Muhalefet birleşerek UBP’den fazla oy almaya çalışacak, hükümeti kuracak ve ilk ve tek iş olarak seçim yasasını değiştirecekti. 3 ay içinde seçimleri yenileme sözü verilmişti halka. Demokrasinin katledilmesini önlemek adına bir deneme yapılmıştı. Neticede % 45 oy alınabildi. UBP % 55 oy alarak meclisteki sandalyelerin % 70’ini kazanmıştı. Hedefe ulaşılamamıştı. Türkiye askeri ve elçiliğiyle seçimlere müdahale etti gerekçesiyle meclis boykot edildi. Normal şartlar altında UBP seçimi kazanamayacaktı. Bu durum gözardı edilerek herşey güllük gülistanlık, çok demokratik bir seçim süreci yaşandı diyerek gidip mecliste % 45’lik desteğe rağmen birkaç kişiyle muhalefeti temsil etmek olmazdı. Onurlu bir yöntem denendi ve başarılı da olundu. UBP yasayı değiştirip erken seçim yapmak zorunda kaldı.

Türkiyeliler’in partisi olan YDP ile yapılan ittifak bu şekilde algılanmalıdır. Kısa süreli bir işbirliği… 3 ay sonra yeniden seçim… Tek hedef, seçim yasası… Bunun solda güçbirliği ile ne gibi bir alakası olabilir ki? DMP olayında rejime karşı bir halk hareketi alternatifi yaratmak gibi bir hedef yoktu.

Bunun dışında DMP mükemmel bir örnektir elimizde. Eğer 2-3 parti biraraya gelirse ve halkın karşısına güçlü bir şekilde çıkarsa, halkın yarısından oy olabilir belkide. Ne demektir % 45 oy? Bugün hayalini bile göremeyiz bunun… Olası bir seçimde kurulacak yeni oluşumun % 30-40 civarında bir oy aldığını düşünün… Kıbrıslılar’ın zaferi olmayacak mıdır bu? Varsınlar yine 1981’de olduğu gibi hükümeti kurmamıza izin vermesinler… O zaman alternatif bir mücadele yöntemi saptanabilir. Belki yine bir meclis boykotu… Arkasında halk desteği olan bir mücadele… Bugünkü % 5-10 oylarınızla meclisi, seçimleri boykot etmişsiniz, kim takar sizi?

Farklılıklara gelince… Ortada ciddi bir toplumsal beklenti varken ve tabanlar bütün farklılıkları gözardı edip birlikte hareket etme konusunda tavanlara baskı yaparken, tavandakilerin “Şu yönlerimiz farklıdır” falan gibi safsatalarla beklentileri karşılayamazlarsa pek de hayırlı bir iş yapmış olmazlar herhalde… Kimse kusura bakmasın ancak bugün itibarı ile farklılıkları tartışacak durumda değiliz. “Peki bu demek midir ki 3 parti bir arada çalışamaz? Hayır. Önemli olan belirli konularda ana prensipleri belirleyip ortaklaşa çalışmayı başarmaktır” diyor Turgut. Doğru yaklaşım bu olmalıdır bize göre. Ana prensip olarak memlekete sahip çıkma ve işgal yönetimine karşı bayrak açma belirlendikten sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Bu noktada buluştuktan sonra diğer konularda uzlaşma çok zor olmasa gerek.

Birde kafama takılan şu soru vardır: “Acaba seçimler demorasinin tek göstergesi midir?” Eğer öyle ise, seçimlere katılmamak gerekir. Seçimlere katılıp da halka, “Sizi sadece biz temsil edebiliriz!” demek ve temsil etmenize izin vermedikleri zaman arkanızdaki halk desteğiyle sesinizi dünyaya duyurmak ciddiyetsizlik midir?

Bize göre halka güvendiği bir alternatif yaratmadan, halkın belirli bir oranda bile olsa desteğini arkanıza almadan, laf olsun torba dolsun diyerek politika yapmak ciddiyetsizliğin en büyüğüdür. Savunduğunuz değerlere saygısızlıktır bunları halka benimsetmeyi başaramazsanız… Galiba bu birazda “sanat için mi sanat yoksa halk için mi sanat” vs gibi tartışmalara benzer. Politika maskaralık değildir, toplumun geleceğini tayin eden alandır. Toplumun geleceği konusunda söz söyleyip toplumun desteğini talep etmezseniz boşuna politika yapmış olursunuz. İşin kötüsü, kimse sizi kaale de almaz o zaman…

Seçime ayrı ayrı girildiğinde kazanç daha fazla olur görüşüne de katılmadığımızı yazıdaki birçok noktadan çıkarabilirsiniz. Gerçek kazanç güçlü, yumruğunu masaya vurduğu zaman ses getiren bir Kıbrıslı kesimi canlandırmaktır. Ayrı ayrı seçime girmek, şöyle veya böyle birkaç milletvekilliği kazanmak, zerre kadar değeri yoktur bunların… Zaten milletvekillerinin, bakanların bu rejimde göstermelik olduğunu biliyoruz. Eğer halka güven vermezseniz, onun oyunu alamazsanız, yaymaya çalıştığınız görüşleriniz pek birşey ifade etmeyecektir… % 5-10 destekle rejime karşı çıkan bir YBH ile % 20-40 destekle rejime karşı çıkıp bu ülke Kıbrıslılar’ındır diyen bir yapılanma topluma hangi oranlarda katkı sağlarlar? Bunu düşünmek gerekir. “Küçük olsun da benim olsun, istediklerimi söyleyim ben ve tatmin olayım” deme zamanı değil artık.

Kıbrıs çapında bir birliktelik ideal olanıdır. Galiba anlamlı bir çözüme ulaşmanın gereğidir de bu aynı zamanda. Bugünkü şartlarda böyle bir birliktelik veya bunun açıklıkla ifade edilmesi yarar mı sağlar yoksa zararlı mı olur? Politikada herzaman dürüst olmak, doğru bildiğini söylemek durumundır bize göre insan… Şunu da gözönünde bulundurmak şart: “Her doğru bildiğini her yerde ve her zaman söylemek zorunda da değilsin”…

Kısacası, Rum tarafında da Kıbrıs’ın bölünmüşlüğüne karşı çıkan bizim görüşlerimize yakın çok insan vardır. Kuzeydekilerle güneydekilerin etkileşimli bir iletişime girmelerinden Kıbrıs kazanır. Sonuçta iletişim anlayışı doğurur… Her iki toplumun da öncelikleri, kaygıları, vs çok daha kolay anlaşılır karşı tarafta ve çözüme yaklaştırır bu durum bizi…

***

Aslında bu kadar satırı (eğer okumuşsanız) boşuna okudunuz. Bu yazı tek bir cümle ile özetlenebilirdi.

“Kıbrıslı insanların üzerindeki baskılar o derece su yüzüne çıkmış ve yok etme politikaları o kadar belirginleşmiştir ki buna dur diyebilmenin tek yolu olarak ‘Ben Kıbrıslı’yım ve kendi ülkemi kendim yönetmek istiyorum’ diyenlerin biraraya gelmesi, sadece tepki politikaları ile değil ciddi projelerle halka AB alternatifini sunması görülmektedir çünkü farklı partilerde dahi olsalar barışsever insanımız umudunu buna bağlamıştır”

Haftaya buluşmak ümidiyle…

***

Barış Burcu (Bu bir TMT “B” Hikayesidir!”)

Sanırım 1994 yılıydı.

Vatandaşlıklar, silah izinleri ve TMT "B" ile ilgili ciddi duyumlar almıştım.

O esnada henüz CTP yönetiminde bulunuyordum.

Bana gelen duyumlara göre TMT "B"nin çekirdek kadrosu da olmak üzere çok sayıda özel olarak eğitilmiş insana yasa dışı vatandaşlık verilmişti.

Çünkü TMT "B"nin yalnız kumanda merkezi değil çekirdek yapısı da Türkiyelilerden oluşturulmak istenmiş.

Bu yeni ve özel vatandaşların doğum yerleri değiştirilerek güya Kıbrıs’ın değişik yerlerinde doğmuşlar gibi belgeler düzenlenmiş.

Kontrolsüz bir biçimde dağıtılan silah ruhsatlarının kaçı bu amaç için dağıtıldı?

Allah bilir!

Belki de bu zevatın taşıdığı herhangi bir silah yoktur.

Eski teşkilat günlerinde olduğu gibi;

- Gün ola, harman ola!

Diyerek silahlar yerin altına gömülmüştür.

***

Anlaşılan o ki eşref saat geldi.

Veya bu saatin gelip gelmediği hakkında teşkilatçılar arasında bir fikir ayrılığı var.

Savaş baltaları gömülü oldukları yerden çıkartılacak.

Kime karşı?

İçe karşı..

Polisin de peşinden koştuğu veya koşar gibi göründüğü bu tehdit ve şantaj dolu çatlak seslere bakıp da böyle bir öngörüde bulunmak mümkün.

Vatandaşlıklar, silah izinleri ve TMT "B" ile ilgili aldığım duyumları birlikte değerlendirebilmek amacıyla durumu en yakınımdaki sorumlu siyasi kadrolara aktardım.

O günlerde Devlet Bakanı Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten CTP Genel Başkanı Özker Özgür ve mensubu bulunduğum CTP Merkez Yönetim Kurulunu keza parti meclisini durumdan haberdar ettim.

Durumun aydınlığa çıkması için partinin hükümeti ve rejimi zorlaması gerektiğinin altını çizdim.

CTP Merkez Yönetim Kurulunda pek karşıt görüşler sunulmamakla birlikte bu konuyu açıklığa çıkartabilecek yeterli ve kararlı bir arzuyu gözlemleyemedim.

Özker Özgür hariç..

İyi sıhhatte olsun Özker Özgür bu işin peşini bırakmadı.

Devlet Bakanı Başbakan yardımcısı ve koalisyondaki bir partinin genel başkanı olarak resmi makamlardan ısrarla bilgi talep etti.

Bu bilgiler resmi makamlar tarafından inatla gizlendi.

Neden?

KKTC yurttaşlarının yeni vatandaş yapılanların sayıları ve nitelikleri hakkında bilgi edinme ve süreçleri denetleme hakları yok mu?

Yok.

Ya Başbakan’a vekalet eden Başbakan Yardımcısının?

Onun da yok.

Bu durumu içine sindiremeyen Özker Özgür parti yönetimini ikna edemeyince hükümetten tek başına çekildi.

Özker Özgür Devlet Bakanı Başbakan Yardımcılığından istifa ettiğini partide düzenlediği bir basın toplantısıyla açıkladı.

Bu açıklamanın içeriği Kıbrıs Türk siyasi tarihinin belki de en değerli resmi belgesidir. Rastlantı bu ya!

O günlerde "federasyon" tezini terketmek ve entegrasyon politikalarını taçlandırmak için Saray’da toplantı üstüne toplantı yapılıyordu.

Ve yine bir rastlantı olmalı, TC Dışişleri Bakanı Erdal İnönü’nün sivil siyaset adına benimsediği ve desteklediği “Güven Artırıcı Önlemler Paketi” Denktaş’ın bizzat kendisi tarafından sivil olmayan güçlerin de katkısıyla bertaraf ediliyordu.

Bu bir TMT "B" hikayesidir!


Birikim Özgür|Ana Sayfa