Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 4 Agustos 2001
Birikim Özgür

Akademik Molehiyalar ve Dayılar Derneği

Serin bir yaz akşamındayız, Kıbrıs’tayız...

10 kişiyiz. Napıyoruz?

Balkona dizilmişiz, molehiya ayıklıyoruz.

Ablam, “ Bunlar akademik molehiyalar...” diyor. Hep birlikte gülüyoruz.

Gerçekten de 10 kişi arasında hatırı sayılır sayıda akademisyen var.

Yasemin kadar özdeş molehiya Ada’yla.

Tepkileri göze alarak bir köşeden izliyoruz önce. Leğenler molehiya yapraklarıyla dolup dolup boşalıyor.

Kıbrıs’a özgü bir ortamı yaşıyor oluşun içsel coşkusu sözkonusu.

Denktaş’ın 10-20 kaleme indirgediği, bizlerin yurtseverlik adına bir mücadele olarak algıladığımız savaşımın özünü oluşturan coşkudan bahsediyoruz.

Gönül isterdi ki yaşanan tüm sıkıntılara rağmen molehiya ayıklayan gözlerde “Kıbrıs halkı mutludur!” ifadesi hayat bulsun...

Bugünlerde Kıbrıs’ta sağ kesimlerin diline doladığı bir anlayış var: “Tüm ekonomik sorunlarımıza rağmen Türklüğün yüzyıllardır adadaki varolma mücadelesinin ürünü olan genç devletimize sahip çıkmalıyız, askerimize dil uzatanlara da gereken dersi vermeliyiz”. Eğer bu anlayış gerçekten doğru temeller üzerine oturtulmuşsaydı, gerçekten de bu ülkede insanlar herşeye rağmen mutlu olabileceklerdi.

Gelin görün ki bu anlayış Kıbrıs’ta yaşayanların, özellikle de kuzeye hapsolmuş insanımızın adeta “anasını bellemek” dışında birşeye hizmet ettiği yok...

Çünkü bu anlayış, Ada’yı bölen, bütün sorunların kaynağını oluşturan esas sorunu yatsıyan (inkar eden, görmezden gelen) bir anlayıştır.

Resmi ağızlar ve yağdanlıklar dışında artık herkes, sağcı olsun solcu olsun, Kıbrıs sevdalısı olsun Türklüğü benimsemiş olsun, herkes, “Yeter artık! Eğer bir problem varsa çözülsün artık da kurtulalım” demektedir.

İnsanların politik görüşleri farklı olabilir. Tabi ki dünya görüşleri herkesin bir olmayacaktır. İçinde bulunduğumuz şartlarda sokaktaki insanın, tüccarın, bakkalın, öğretmenin, kısacası tüm toplum kesimlerinin “Bir problem varsa çözülsün” demeleri bahsedilen anlayışın içinin ne kadar boş olduğunun bir göstergesi değil midir?

Denktaş ve BRTK’nin 10-20 sütü bozuk kaleme indirgeyerek sembolize ettikleri savaşımın aslında kendi kendini yönetme hakkından, kişilikli, onurlu bir toplum özleminin dışa vurumundan başka birşey değildir. Toplumun demokratik bir anlayışla, askerlerin sivillerden üstün görülemeyeceği bir mentaliyle yönetilmesinden yana olanlara “Rum özlemiyle yanıp tutuşuyorlar”, “Anavatan’a hakaret ediyorlar” diyerek saldırmak kime ne kazandırır? Bu şekilde yürütülen bir politika toplumu nereye götürür?

Denktaş’a soracak olursanız, mesele “Türklük meselesidir”... O’na göre üretilen politikalar Türklüğe hizmet ediyorsa, gerisi önemsizdir. Kıbrıs Türkü’nün Ada’daki varlığını korumak, Türk kültürüne de yatsınamaz bir katkısı olan Kıbrıs’ta türkçe konuşan insanların ülkelerinde yaşamalarının, üretmelerinin, herşeyden önemlisi, kendi yerel kültürlerine sahip çıkma mücadelelerini vurgulamasının gereği yoktur onlara göre... Yüzyıllardır Ada’da yaşamış kültürlerin yoğrulmasıyla ortaya çıkmış özellikli, kendine has bir kültürü vurgulayıp da ne edeceğiz derler... Önemli olan Ada’daki Türk varlığı onlara göre...

Türkiye’de bir ilde valiliğin emriyle turizm sezonunda insanların kalabalık olduğu merkezlerde sokağa çıkmaları yasaklanan inşaat işçileri insan değiller mi? Elbette insandırlar. Kimse onların insan haklarına sahip çıkmaz Türkiye’de. İnsan olan böyle bir haberi duyunca utanmaz mı? Gelin görün ki bu insanlar, insanlıklarından kaynaklanan haklarını kendi ülkelerinde kullanamazken, Kıbrıs’ta, sigortaları ödenmeksizin çalıştırıldıkları, rezil bir hayat sürdükleri halde Denktaş’ın baştacıdırlar... Çünkü onlar Türklük meselesinin birer neferidirler... İşte sevgili dostlar... Avrupa gazetesi bunları yazıyor... YBH bu insanlık dışı politikaları eleştiriyor. İnsanca yönetilen bir toplum, nerede doğmuş olursa olsun, insan gibi yaşayan ve yaşatılan insanlar görmek istemez miyiz ülkemizde?

Uzun sözün kısası, özünde insan olan bir mücadeleden, Türklük meselesi diye adlandırılan sahte bir mücadeleye karşılık olarak insanlığın mücadelesinden yanayız bizler...

Ve bizler... Avrupa gazetesi, YBH ve KTÖS gibi bu onurlu mücadelenin neferlerine ne kadar teşekkür etsek azdır herhalde... Cesaretlerinden dolayı kutlanası insanlardır onlar...

Birde sahte meseleler etrafında kenetlenmiş olanlar vardır bu topraklarda...

“Anavatan’ın parasıyla yaşarken Anavatan’a dil uzatanların karşısındayız” diyenler...

İnsanlığın mücadelesini evirip çevirip de birilerine karşıymışız gibi lanse ettirip vatan hainleri edebiyatı yapan, kıytırık bir devlet kurup insanları onun etrafında kenetlenmeye “zorlayan”, rejimin uydusu olmayı marifet sayanlar...

Gülsek mi ağlasak mı? Yoksa alay edip hafife mi alsak?

KTÖS “Denktaş bizi temsil etmiyor” demiş...

BRTK’nın ana haber bülteninde önemli haberlerden bir tanesi şöyle:

“Milli davaya sahip çıkmayan KTÖS yöneticilerini kınayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anneler Derneği, gerekirse çocuklarını okula göndermeyeceklerini açıkladılar!”

Anneler Derneği...

Kadını, anneyi nasıl bu kadar küçültebiliyorlar?

Kim annesinin böylesi uyduruk bir davaya alet edilmesini, gülünç duruma düşürülmesini ister? Haberi izlerken etrafımızda cıvıl cıvıl üç tane küçük çocuk...

Bir tanesi mızmızlanıyor... Karpuzu tabaktan değil de kabuğundan ısırarak yemek istiyormuş... Hemen o anda bir dernek hayat buluyor Kıbrıs sıcağında...

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dayılar Derneği...

Yanlış anlaşılmasın... Bu “dayı”, kabadayı anlamında kullanılmıyor... Nasıl ki Anneler Derneğimiz var ve KTÖS’ü kınar, bizim Dayılar Derneğimiz de var, yeğenlerin karpuz meselelerini çözmek için kurulan, dayı olmayanları dışlayan, dayı olma olasılığı olanlara (çocuk yapma olasılığı yüksek kız kardeş(ler)i olanlara) da aday üyeliği layık gören bir dernek işte bizimkisi de...

Derneğimiz hayat bulduğu andan itibaren yüz yüze kaldığı bir başka sorun daha var...

Acaba insanlığın mücadelesine mi katkı koysak yoksa Türklük meselesinde en önde koşup rejimin sırtımızı sıvazlamasını sağlayıp onurlu mücadelemize şan, şöhret ekleyerek televizyonlarda boy gösterme şansını da mı yakalasak?

Dayılar Derneği kurucu başkanı olarak saflarımızı belirliyoruz:

“Kıbrıs’ta canımızı dişimize takarak omuz verdiğimiz tatlı yeğenlerimizin büyüdüklerinde yaşadıkları ülkeden utanmamaları, göç etmek zorunda kalmamaları ve bu kültürün birer neferi olarak “bizi” yaşatabilmeleri adına insanlığın mücadelesinden sapmayacağımızı, hiçkimsenin akıl dışı politikalarına alet olmayacağımızı ve olanların da karşısında olacağımızı beyan eder, yeğenlerimizin yıllar sonra hangi mesleği seçerlerse seçsinler, zevkle molehiya ayıklayabilmeleri için elimizden geleni ardımıza koymayacağımıza yemin ederiz!”


Birikim Özgür|Ana Sayfa