Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 7 Agustos 2002
Birikim Özgür

CTP Tarihiyle İlgili Bir Yazı

Mart 1998’de Kıbrıslı dergisinde DP’nin son yerel seçimlerde Mağusa Belediye Başkan adayı olan Nazım Beratlı’nın kaleme aldığı aşağıdaki yazı yayımlanmıştır.

İncelemekte, üzerinde durmakta fayda vardır.

Aynen aktarıyoruz:

Naci yükseklerden bize bakıyor... Gözleri ışıl ışıl

27 Ocak 1998 gecesi, CTP eski genel başkanın, Genç TV’de yeni CTP yönetimine veryansın ediyordu. Özker Hoca’ya göre bu genç ekip, koltuk sevdasına kapılmıştı, sağa kaymıştı, anti demokratikti v.s. Özker’in söyledikleri herhalde yeterli görülmekteydi ki, bir yandan sunucu Hasan Kahvecioğlu çanak sorular soruyor, beri yandan da Barış Burcu telefonla destek üstüne destek atışları yapmaktaydı...

Düşün dünyasında “şeyler” tarif edebildikleri kadar vardırlar. Özker ile bizim aramızda da eskiden kalma bir “niza” olduğu için iligenmezlik edemedik. Telefona sarılıp sorduk:

- Sen bunlar “sağa kaydı” diyorsun. Bugünkü sosyalizm anlayışın ne olacak?

Hoca, artık kapitalizmin en yukarı düzeninden, sosyalizme kendiliğinden geçecek, yani devrime ihtiyaç göstermeyecek, bir sosyalizm anlayışına sahip olduğunu söyleyip, iki defa üstüne basa basa, “Ben Marxist bir adamım ama Leninist değilim” Lenin’i beğenmiyorum. Marxist-Leninist derler ya!

Ben Leninist değilim...” dedi...

Dinleyenler şahittir.

Sevgili Özgür, her zaman olduğu gibi, sıkıştı mı kıvırtma manevrasını yapıyordu. Zira eğer CTP yönetimi ile arasındaki sorun bu iseydi, ardına “kızılları” takamazdı, bu bir... Kızıllar köküne kadar Marxist ve Leninist...

İkincisi, Özker hocanın adını andığı sosyalizm anlayışı II. Enternasyonal’de Berustein, Kautsky, Kreisky gibi önderlerin temsil ettiği anlayıştır ki, o anlayışın bugünkü adı sosyal-demokrasi, II. Enternasyonal’in bugünkü devamı ise, Sosyalist Enternasyonal olup; Özgür CTP yönetiminin oraya üyelik başvurusunu da sözde sağa kayma iddiasına argüman edinmektedir.

Yani, Özker Özgür, hem kendi Lenin’i reddediyor ve hem de başkalarını “bunlar Lenin’i reddedip, sosyalist enternasyonale girmeye hazırlanıyorlar...” diyerek şikayet ediyor. Niyeti, bu ayrıntıları kavrayamayacak olan CTP tabanını aldatıp ne koparırsa ardına takabilmek...

Bizim telefona sarılmamıza neden olan sözler, bunlar değildi...

Hoca, partisindeki sürtüşmenin kaynağında 1990 Kurultayı’nı göstermekteydi. Oysa, sözü geçen kurultayda, en keskin muhalefeti yapan, bu satırların yazarıydı ve Özker hoca o günlerde İbrahim Öz “bilmem ne” adlı bir kurşun askeri tutup, kapı kapı dolaştırarak, bizim ajan olduğumuzu ileri sürerek, türlü, çeşitli engellemerle kazandığımız seçimde bizi mağlup ilan ederek, parti meclisine girmemizi engelleyerek, beğenmezsek mahkemeye başvurmamızı tavsiye ettirmişti.

Suçumuz, kendimizi beğenmek ve genel başkanlık için, Naci Talat’ı önermeye kalkmaktan ibaretti.

Aynı programda sevgili Hasan Sarıca’nın da söylediklerini dikkate aldıktan sonra, artık şimdi CTP’deki kavganın ne olduğunu anlatmanın herhalde tam zamanıdır.

Kedinin kuyruğundaki maşrappa partisi:

Bilindiği gibi, CTP’yi Ahmet Mithat Berberoğlu ve bir grup işadamı kurmuşlardır. 1972’de Dev-Genç kökenli Naci Talat ve ekibi, CTP’ye üye olup, partiyi ele geçirirler. Nevar ki 1976’ya kadar parti önemli bir varlık gösteremez. 1976’dan sonra, Kıbrıs Türk halkı içinde önemli bir güç olarak ortaya çıkan CTP’nin bugünkü gücüne ulaşmasında, o zaman Türkiye’de yüksek öğrenimde bulunan Kıbrıslı gençleri örgütleyen KÖGEF Ada Gençlik Örgütünün, önemli rolü vardır. Bütün o dönem boyunca parti politikalarının oluşmasında epey etkili olan KÖGEF’in bu satırların yazarı dışındaki hemen tüm yöneticileri şu anda CTP yöneticisidirler.

O yılların koşulları içerisinde, CTP ve KÖGEF’in ulusal sorun hakkındaki çözümlemesi, Kıbrıs’ın tek bir ülke olduğu ve elbet birgün tekrar birleştirileceği, o birleşmeden sonra, işçi sınıfının devriminin de gerçekleştirilmesi ile, ulusal sorunun da çözüleceği idi. Bu bakımdan, bir ülkede iki komünist partisi olamayacağı için, CTP de bir kitle partisi olmalıydı. Gerçek parti, AKEL’di... CTP, o güne gelene kadar, durumu idare etmeliydi...

Bu anlayışa ilk karşı çıkıp tavır geliştirmeye kalkışan Tahir Seroydaş oldu. Söylentiye göre, Tahir’in arkasındaki asıl güç, Naci Talat idi... Naci saldırlamayacak kadar güçlü olduğundan, Tahir’in kellesi alındı... Ancak Naci Talat yaşamının sonuna kadar bütün dost sohbetlerinde Seroydaş’ı savunmaya devam etti...

Daha sonraları, Naci Talat’ın; “Biz kedinin kuyruğundaki maşrappa değiliz” sözleriyle tarif ettiği ve karşı çıktığı bu AKEL’e teslim olmuş solculuk anlayışına karşı CTP içindeki savaşım, hiç durmadı. Bunun sonucunda, Tahir’den sonraki kurbanlar, sıraya girdiler. Önce, “Doktorcular” diye anılan grup (Şefik Rifat, Yalçın Olcut, M. Kemal Arif v.s.) Sabahattin İsmail ikilisi ile, Hüseyin Kaba’nın ipleri çekildi. Adı geçenlerin hepsi de MYK üyeliğine kadar çıkan, partinin önemli yöneticileri idiler. En sonunda partinin önde gelen bir ismi; Ergün Vehbi de bu “Maşrappa” politikasına karşı olmasının bedelini, partiden dışlanmakla ödedi. AKEL’e bağımlı olmaya karşı çıkmakla partiden atılmak, özdeşleşmekte idi...

Öte yandan, rahmetli Naci Talat, “kıldan ince kılıçtan keskince” bir yolda, yürümeye devam etmekteydi. Meraklısı kısa bir araştırma ile Naci’nin hiç güneye geçmediğini Moskova yollarına düşmediğimi görecektir. Kıbrıs Türk Halkının yetiştirdiği en yetenekli insanlardan biri olan Naci Talat, AKEL ve KGB’nin afarozcusu idi. Zira, herşeyden önce kendi halkının varlığının garanti altına alınmasını savunmak gibi bir hedefi vardı... O günkü komünist ilkeler, böyle AKEL ve SBKP politikalarına karşıt solculuğa hazmetmezdi. Naci Talat’ın neler çektiğini, bilen bilir. 1983 seçimleri sonrasında Mağusa’da tercih yaptırılıp Ferdi Sabit’i kazandırdığı iddiası ile disipline verildi. Turgut Çavlan ve Hüseyin Amerikalı partiden geçici olarak ihraç edildiler. Onlar konuşmadığından Naci’ye isnat edilen suç kanıtlanamadı ve Özker Hoca Naci belasından öyle kurtulamadı...

“Kol yen içinde kırılıyor” kmauoyu hiçbirşey öğrenemediğinden Naci ve onun gibi düşünenler, silleyi iki taraflı yeyip, susup sineye çekerek, tevekkül ile yaşamayı öğreniyorlardı. Biz, 1986’da ihtisasımızı tamamlayıp adaya döndük. 1989’da kurulan Barış ve Federasyon için Temas Grubu toplantıları, gözümüzün açılmasına, yetti. Onca keskinliğimize karşın, Naci gibi düşünmeye başladık. İşin acı tarafı, onun da bizim gibi düşündüğünü, çok sonraları öğrendik. Kadim dostumuz Ferdi Sabit bile, kellesinin koparılacağı korkusu ile, düşüncelerini bie bile açmaktan çekinmekteydi.

1990 Kedi silkiniyor...

1990’a gelindiğinde Mağusa, Girne ve Güzelyurt’ta kendi düşündüğü gibi konuşan insanların parti örgütlerinde giderek güçlendiğini, eski KÖGEF kadrosunun artık doğru bir çizgi tutturduğunu gören Naci, o ünlü “kedinin kuyruğunda maşrappa değiliz” yani, “biz kendi işimizi kendimiz görürüz” konuşmasını yapar. Mayıs 1990 seçimleri öncesi, DMP macerasının da onaylandığı Bardak Düğün Salonu’nda toplanan Genişletilmiş Parti Meclisi’nde, ilk sözü alarak, artık partinin hedefinin hükümet olmak diye belirlenmesini ister. Anımsayanlar herhalde inkar etmezler, bu satırların yazarı da ondan sonra söz alıp, genel sekreterin ajitasyon yapmakta olduğununun sanılmamasını, o hedefin varılabilir olduğunu iddia eder.

1990 Mayıs seçimleri kampanyası esnasında, Köşklüçiftlik’teki DMP merkezinde hergünkü buluşmalarda, Kıbrıs Türk Halkının artık “Halk” diye anılmasından, egemenliğine kadar her konuda anlaşıldığı ve partinin yeni bir çizgi tutturması gerektiği üzerine fikir birliğine varılır. Mayıs 1990 seçim kampanyası esnasında CTP adaylarının çoğu, seçimi kazansak da yitirsek de, bu yeni çizgiyi gerçekleştirmek üzere Naci’nin ilk kurultayda genel başkan adayı olacağı bilinmekteydi... Şimdi inkar etmeye kalksalar bile, en azından M. Ferdi Sabit, Dr. Mustafa Yektaoğlu, Hasan Erçakıca ve Ömer Kalyoncu ile bu yolda çalıştığımızı açıklamakta artık bir keis yok. O günlerde M. Ali Talat, bana karşıydı! Saçlarım uzunmuş ve çok konuşuyormuşum...

Mayıs 1990 seçimlerini bilindiği gibi Özker Hoca’nın ipe sapa gelmez konuşmaları ile yitirdik. Seçimden sonra hazreti eleştirmememiz için konuşmamızı yasaklattı. Biz de kalkıp, Bozkurt gazetesinin bir muhabirine konuştuk. Doğan Harman tutup, o sohbeti demeç diye yayınladı... Neyse... Tarih 19 Mayıs 1990 idi.

CTP’nin o günkü genel başkanının AKEL ile ilişkilerini eleştiren o konuşmaya karşı, hoca bize birşey yapmadı. Zira arada Naci faktörü vardı, kurultay ufukta idi..

Eylül 1990’da yapılacak olan kurultaya giderken Naci Talat’ın hastalığı ilerledi ve aday olamayacağı ortaya çıktı. Bu koşullarda o güne kadar bizimle beraber çalışıp, deyim yerinde ise bize gaz vermekte olan ekip, Özgür’den korkup, desteğini geri çekiverdi. Biz artık limandan geri dönülemeyecek kadar açıldığımız için Özgür’ün önünde bir başımıza kaldık. Bu defa da, Londra’dan gönderilen “keraneti kendiliğinden mankul” adamlar sahneye çıkarak, yakın çevremize saldırıp, bizi yalnız bırakmaya giriştiler. Zira bizi “ikna” etme eylemleri, sonuç vermemekteydi.

Yönetimle ilgili anlaşmazlıklar bir yana, o kurultayda üstünde tartışılan ana konu programa, “Kıbrıs Türk Halkının self-determinasyon hakkı vardır” yani, egemen bir halktır ibaresinin konulup, konulmayacağı idi. Genişletilmiş parti meclisi toplantılarında, konuyu ısrarla savunanların başında bizim olduğumuz, sonradan yazıp yayınladığımız kitaptan bellidir. Özkan Murat ve Hasan Sarıca da dillerinin döndüğünce bunları anlatmaya çalıştılar. Naci Londra’da; Ferdi Moskova’da hastalıkla boğuşmaktaydılar. Erçakıca, Kalyoncu ikilisi ellerinden gelen desteği veriyorlardı. Bir şartla, partideki pozisyonlarına göz dikilmemeliydi. Öyle bir durum var sanıp, sonradan aslan kesildiler...

O kurultayda bizim en önemli savunucusu olduğumuz program değişikliği gerçekleşti ama Hoca, Hasan ve Ömer bizim parti meclisine girmemizi engellediler. Salih Usar da kalkıp bize söverek alkış almakla, partiyi kurtacağını sanmaktaydı. Partilerinin birliğini ne de güzel korumuş!

Hoca, Naci ölümcül hastadır diye, yalnız bundan dolayı yeniden genel başkan seçildi. Ve Ocak 1991’de, bizi partiden attırmak üzere Niyazi Düzgün’e kesin emir verdi... Niyazi, o zaman Disiplin Kurulu başkanı idi... Suç, Mayıs 90’da verilmiş demeçti...

Biz de partilerini kendilerine bırakıp, ayrıldık...

Ama, artık kedi kuyruğunu sallamaktaydı...

Maşrappa sizin olsun

Şimdi olan, Naci’nin erken ölümü ile ertelenen “bir memleket, bir halk, bir işçi sınıfı partisi” tezini savunanların etkinliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Söz konusu programda, Hoca’ya “Kıbrıs Türk Halkı egemen bir halk mıdır?” sorusunu, soramadık...

Meraklısı, sormalı... Çünkü “evet” diyemez. “Çözüm dediğin düzeni bize anlat!” diyemedik... Gördüğünüzde siz deyin...

Özker Özgür’ün CTP’nin hükümete girmesine karşı çıkması o eski anlayış etkisi ile CTP’nin hükümete girmesinin, KKTC’nin varlığına meşruyyet kazandıracağı kaygısıdır. Bu da böyle biline...

1990 yılında, yüzünün yarısı ameliyatla alınmış Naci Talat, bir gece evinde yüzündeki peti yırtıp atarak, Kemal Emirzade, Özkan Murat ve Erkan Borat’ın önünde bana:

“Bak ne hale geldim! Kıbrıslı Türk bir tek ben miyim? Niye siz de birşeyler yapmıyorsunuz?” diye bağırdıydı...

Yaptık, sevgili Naci... O güzel yüzünle, artık devamlı gülebilirsin...

Eminim ki Naci yukarlardan bir yerlerden, o ışıldayan yüzüyle bizlere bakmaktadır.

Gülen gözleriyle...


Birikim Özgür|Ana Sayfa