Görüş, 17 Eylul 2002
Birikim Özgür
Karın Ağrısı III
Gecikmiş bir Yazı
Hatırlarsınız; sol içinde yaşananları anlatmak için karın ağrısı ifadesini kullanmıştık.
Karın Ağrısı I ve Karın Ağrısı II başlıklı yazılarımızda geçtiğimiz haftalarda Özker Özgür’ün Hasan Hastürer ile yaptığı söyleşileri, Hasan Erçakıca’nın Yenidüzen gazetesinde çıkan bu söyleşilerle ilgili yorumunu, Sn. Ferdi Sabit Soyer’in Özker Hoca’ya verdiği yanıtı ve en son olarak da Özker Hoca’nın Sn. Ferdi Sabit Soyer’in yanıtı sonrasındaki açıklamalarını yayınlamıştık. Bu yazıda, tüm bu yazılıp çizilenleri ele alıp yorumlamaya çalıcağız. “Genç duyarlılığı” ile…
***
Karın ağrısından kurtulmak istiyor muyuz?Pek öyle görünmüyor doğrusu...
Gördüğümüz odur ki karın ağrısını, siyasetçi, “ekmek, su” gibi algılamaktadır.
Sol adına fikir beyan edenler maalesef bir “öteki” yaratarıp onunla çatışarak kendi siyasi çizgilerini haklılaştırmak gayreti sergilemektedirler.
Yanlıştır; çağdaşlıkla bağdaşmaz.
Kıbrıs’ta sol, halkın sesi ise (veya olmak arzusunda ise) ve çözüm, barış ve benzeri beklentilerin sözcüsü olmak gayretini sergilemekteyse, önceliğin toplumsal barış girişimlerine verilmesi gerekir. Tabi ki bunun da sözde değil pratikteki yaklaşımlarla hayata geçirilebileceğini bilmek için alim olmaya gerek yok…
“Resmi politika karşıtı sokaktaki çoğunluk” ifadesi anlamlıdır!
Bugün eğer örneğin Ticaret Odası, çözüm ve AB üyeliğini vaad eden çevreleri seçimlerde destekleyebiliyorsa, bu vaadi verenlerin de toplum nezdinde güvenirliğini mümkün olduğunca üst seviyelere çıkarabilmek gerekir diye düşünüyoruz. Öznel koşullar (bize bağlı olan koşullar) göz önünde bulundurulduğu zaman solun kendi kendi ile sürekli “takışması” bize göre bu hedefin önünde bir engel teşkil etmektedir.
Uzun lafın kısası, içimizdeki sorunları aşmak durumundayız...
Toplumsal barışın vurgulanması bağlamda, CTP Genel Sekreteri Sn. Soyer’in geçtiğimiz hafta yayınladığımız yazısında “ortak vizyon”a yaptığı vurgu yerindedir.
Bu konudaki politik duruşu, genel anlamda olgun ve olması gerektiği gibidir.
Örneğin, “Kimsenin bizi [Kıbrıs Türk Toplumu’nu kasdederek] dışlama isteği veya planı yok; biz iki toplum birarada anlaşır, sorunlarımızı çözer, birlikte de AB’ye gireriz” ifadesi de yine Sn. Soyer’e aittir.
Kıbrıs’ın kuzeyini kuşbakışı ile gözlemlerken, pek az kimse örneğin Sn. Soyer ile Sn. İzcan’ın ifadelerinde bir farklılık yakalayabilir.
Bütün mesele, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü üzerine değil bütünlüğü üzerine politikalar üretip bunları hem kendi toplumumuz hem de uluslararası toplum nezdinde “sağlayabilmektir”. Bu bağlamda, çoğulcu demokrasiyi savunan, kitlesel bir mücadeleden yana olan CTP de CTP’den kopanlar da, aynı işlevi görmekte ve göreceli olarak başarılı olmaktadırlar.
Toplumsal barışın önündeki esas sorun içimizde ise, bunların üstesinden gelme becerisini göstermek durumundayız. Bu yönde bir iradeye sahip miyiz?
Kritik nokta budur.
Birkaç ay önce yine bu köşede Sn. Talat ve Sn. Özgür ile yaptığımız söyleşileri yayınlamıştık (CTP Tarihiyle İlgili Bir Yazı III). İkisi de son derece olgun ve bizi geleceğe dönük bir umutlanmaya sevk eden yaklaşımlar sergilemişlerdi.
Sonra ne oldu?
Ne oldu da geleceğe dönük umutlar azaldı?
Biz istediğimiz kadar solun sözcülüğünü yapanları her ortamda ve her fırsatta koruyalım, kollayalım, saygınlıklarına toz konurmayalım…
Adamlar kendi kendilerine yapıyorlar!
Adeta bir kısır döngüye girmişler, politikalarını açıklıkla ortaya koyup bunları toplum nezdinde sağlama gayreti sergilerken, kendileri gibi düşünen ancak farklı çatılar altında bu düşünceleri üretenleri adeta “dışlayarak” ve onlarla “dalaşarak” daha etkili bir çizgi yakaladıklarına inanıyorlar.
Olan kime oluyor?
Olan, topluma ve tabi ki toplumsal barışa oluyor… Kıbrıs’ın bütünlüğüne yönelik ortaya konmuş gerçekçi politikalar zarar görüyor…
Sürekli anlatırız; saf, duru bir politik ortam hayal ettiğimizi yazarız. Bu ortam, demokrasi sayesinde hayat bulabilir. Bu ortamda, herkes görüşlerini ortaya koyar, ağır basan görüş çerçevesinde de geleceğe dönük adımlar şekillendirilir. Maalesef bu ortamı toplumsal seviyede yakalamak adına mücadele ettiğini iddia eden sol, kendi içinde dahi bunu becerememektedir. Demokratik, çağdaş yaklaşımlarla kendi görüşünü, politikalarını anlatmaktansa kendi içindeki farklılıkları, belden aşağıya vurarak vurgulamayı tercih etmekte ve sol adına bir zenginlik olarak algılanması gereken farklılıklar, “uzlaşmazlıklar” olarak ortaya çıkmaktadır.
Politikacıların çok iyi bilmeleri gerekir; kendi içlerinde kavgaya tutuştukları sürece toplum nezdinde güvenirlikleri artmamıştır, artmayacaktır. Demokrasi, çağdaşlık ve barış diyerek yola çıkanların, bu kavramların ne anlama geldiğini ancak ve ancak “uygulamada” başarılı olarak halka anlatabilirler. Lafla peynir ekmek gemisi yürümediği gibi, politikacıların da uygulayarak değil söyleyerek anlatmaya çalıştıkları birçok kavram hep havada kalmıştır; kalacak gibi de görünmektedir.
Geçtiğimiz haftalarda Hasan Hastürer’in köşesinde başlayan ve devam eden, sonuçta da beklentileri karşılamayan süreç mutlaktır ki yukarıda anlatmaya çalıştığımız “ideal” ortamın hayata geçirilebilmesi adına solun sözcülüğünü yapanların yeterince çağdaş politika normlarına ayak uyduramadıklarının ve beklentiler doğrultusunda hareket edemediklerinin bir göstergesiydi.
Bu gibi yanlış süreçler ne oranda bağlayıcıdır?
Galiba bu gibi yaralayıcı süreçler ciddi anlamda bağlayıcı ve zaman kaybettirici olabilmektedirler…
Körelen umut; toplumsal barış, solun inandırıcılığı ve gelecekte solun güçlü bir irade şeklinde toplumsallaşması bağlamında ele alınabilir.
Bu olumsuz süreci dışarıdan izleyenlerin perspektifini kurgulamaya çalışarak ne anlatmak istediğimizi ortaya koyabileceğiz.
YBH’da bir kargaşa…
YBH diye bir parti olduğunu hem parti yöneticilerine hem de topluma hatırlatan bir gelişme şeklinde de algılanabilir bahsi geçen “karmaşa”…
Komik ötesi bir sorunsal…
Bir parti düşünün ki kendi içindeki sorunları, partinin yürütmesinden dışlananlar bilmediklerini iddia edebiliyorlar…
Bir parti düşünün ki kendi içindeki sorunları, oturup karşılıklı konuşarak değil, sağlıksız yöntemlerle ortaya koyup bu sorunların çözümlenmemesi adına elden geleni yapan yöneticilere sahip…
Yakın geçmişte CTP’de yaşanmış kargaşayı, koalisyon ortaklığı parametresine bağlayarak değerlendiren toplum, YBH’da olup bitenlerle zaten pek ilgilenmedi, ilgilenenler de pek olup bitenlere anlam veremedi…
Doğaldır ki kargaşa, YBH’yı yönetenlerin iradesi doğrultusunda kangrene dönüştü, Özker Özgür ve arkadaşları kendilerini soğanın göbeği gibi açıkta, korunmasız veya çatısız buluverdiler.
Yeniçağ gazetesinde YBH’da yaşanan sürecin hemen başında İzzet İzcan ve Özker Özgür’ün, sağlıklı bir değerlendirme yapılmadan dışlanmalarının, 8 Ekim’de yapılacak askeri mahkemelerdeki yargılama öncesine denk gelmesinden ötürü son derece çirkin, onları savunmasız bırakan bir gelişme şeklinde değerlendirmiştik. Bize göre sadece bu nokta bile YBH’da yaşanan sürecin en azından dondurulmasına ve demokratik yaklaşımlarla kimseyi dışlamadan sorunların üstesinden gelmenin yollarının aranmasına yeterli bir gerekçe idi. Bu doğrultuda düşünmemiş olacaklar ki YBH’nın yöneticileri işin çığırından çıkmaması için gerekli olan üye ile buluşma girişimlerinin önünü tıkadılar ve YBH için geriyedönüşüm yani YKP dönemine geri dönüş alternatifini tercih ettiler.
İnsanları suçlamak kimseye birşey kazandırmaz. Olanlar olmuştur. Elbette yaşananlar ne olursa olsun, birilerinin istediğinin gerçekleşmiş olması mağdur olanların mutsuz bir şekilde köşelerine çekilmeleri sonucunu doğurmayacaktır.
O dönemde Kıbrıs’ta idik. Nereye gitsek, bir acaba sorusu ile karşılaşıyorduk. Bu sorular, toplumsal bir beklentinin dışa yansıması idi.
“Acaba Özker Özgür ve arkadaşları CTP’ye dönerler mi?” sorusundan bahsediyoruz. Toplumsal beklenti de makro düzeyde toplumuna inanan ve dolayısı ile de kitleselleşmeyi olmazsa olmaz şeklinde algılayan gerçek solun birlikte hareket edip edemeyeceği beklentisinin veya mikro düzeyde CTP’den kopanların CTP’ye dönmeleri gibi bir durumun yaşanıp yaşanamayacağının sorgulanması yönündeydi.
Nitekim bizim Kıbrıs’ta iken yaptığımız bu gözlemler doğrutlusunda, biz Ada’dan ayrıldıktan sonra ilginç bir gelişme yaşandı, aynı havayı koklamış olacak ki Sn. Hasan Hastürer, köşesinde bombanın fitilini ateşleyiverdi…
Bizim Hamamböcüleri’ndeki köşemizde yayınlanmak üzere yaptığımız söyleşinin bir benzerini Sn. Hastürer, Özker Hoca ile yaptı.
Doğrusu bu söyleşileri İnternet’ten okuyunca, CTP parti meclisi üyesi olan Hasan Hastürer’in çabasını, “Acaba Özker Hoca’nın CTP ile ilgili yaşadığı sıkıntıların aşılmasına yönelik atılan bir adım mı?” şeklinde yorumlamıştık. Aynı zamanda, Özker Hoca’nın ifadelerini de birkaç nokta dışında hoş karşılamış, O’nu takdir etmiştik.
Esas vurguladığı, bizim de hissettiğimiz şekliyle, geleceğe yönelirken kavgaların değil gönül, savaşım birlikteliklerinin temel alınması idi.
Bu noktada CTP’den gelecek tepkiler hayati önem taşıyordu.
Bir dönem için nekahat dönemi yaşamış CTP’nin, özellikle de genel başkan Sn. Talat’ın son zamanlarda Denktaş Rejimi’ne karşı ortaya koyduğu tutarlı ve gerçekçi tavrın bir uzantısı olarak pekala şu veya bu nedenle rejim ve/veya hükümet ortaklığı konusunda ters düşülen eski dostlarla birlikte hareket etme konusunda bir irade geliştirmesi gündeme gelebilir, toplum da bunu olumlu bir gelişme şeklinde algılayabilirdi.
Sn. Hasan Erçakıca’nın Özker Özgür’ün Hasan Hastürer ile yaptığı sohbette geçmişteki birtakım hatalarından bahsetmesinin bir olgunluk gösterisi olduğunu ve bunu kişisel çıkar amaçlı yaptığını anlattığı yazıyı İnternet’ten, Yenidüzen gazetesinde okuduk.
Biraz şaşırdık doğrusu…
Kişisel anlamda toplumda saygınlığı hangi süreçlerden geçmiş olursa olsun hiçbir zaman azalmamış ve yaklaşımları, yorumlamaları dikkatle izlenen bir kişiyi durup dururken “kişisel çıkar amaçlı hareket etmekle suçlamak” Sn. Erçakıca’ya ne kazandıracak? diye geçirdik içimizden.
Sn. Erçakıca’nın CTP içinde sözü dinlenir bir kişi olduğunu biliriz. Hatta CTP’nin ideoloğu olarak birçok süreçteki etkinliğini, bu partiyi yakından takip edenler iyi bilirler.
Kişisel çıkışını da CTP’nin tarihsel gelişimiyle ilgili son dönemlerdeki etkinlik alanlarını haklı çıkarma gayreti olarak algılamayı tercih ettik.
Kişileri, hataları ile değil sevapları ile anar ve takdir ederiz.
Hamamböcüleri projesini Sn. Erçakıca ile birlikte hayata geçirdik. Yazıları ile Hamamböcüleri’ne katkısını esirgemediği için kendisini takdir ettik ve birlikte birşeyler üretebildiğimiz için mutluluk duyduk. Kısa bir süre sonra Sn. Erçakıca Hamamböcüleri’ne yapmakta olduğu katkıyı, doğru şekilde davranıp zamanında gerekli açıklamaları bize yapma gereği duymadan, sonlandırdı. CTP içinde etkin birisinden, daha saygın bir tavır geliştirmesini beklerdik. Herşeye rağmen O’nu bir kalemde silmek gibi bir hataya düşmeyiz. Sadece, “İleride birlikte iş üretecek olursak, daha dikkatli olmaya çalışacağız” deriz.
Kişileri tek tek eleyecek olursanız, günün sonunda yalnızlaşırsınız.
ÜTK’da yaşadığımız örgütlü çalışma deneyiminden birçok şey öğrendik. Kişileri şu veya bu özellikleri ile değerlendirirdik. Bu, yanlıştır. Herkesin olumlu yönlerini görmeye çalışıp hiçkimseyi defterden silme hatasına düşmemek gerekir. Bu yaklaşımımız, sevgili Hasan Erçakıca için de geçerlidir ve ortaya koyduğu her yaklaşım bizim için değerlidir.
Diğer taraftan ortaya attığı Özker Hoca’nın kişisel çıkarı yönünde hareket ettiği şeklindeki yakıştırmaların da yeni olmadığını ifade etmek gerekir.
CTP’de iken de Hoca’nın çıkarcı tavırlar sergilediğini çok duyardık.
İnsanın aklına ilk aşamada maddi çıkar gelse de Hoca’nın çıkar anlayışının çok daha farklı olduğunu kötü niyetli olmayan herkes bilir.
Kendisinin dürüst, doğrucu bir birey olarak politika sahnesinde yer almaya çalıştığını biliriz. Bu sıfatlarına zeval gelmesin diye çaba harcadığı içindir ki zaman zaman çıkarcı olmakla suçlanmıştır.
CTP’de özellikle hükümet döneminde atamalar konusunda elini masaya vurmayarak çıkarcı yaklaşımlar sergilemiş, kendini ortaya atmamıştır. Bize göre ve toplumun sağduyusuna göre doğrusunu yapmıştır; çok bilmişlerin algıladığı şekliyle politik kariyerini sıfırla çarpmak pahasına da olsa…
CTP’nin şimdiki genel başkanının da son derece bilinçli, dürüst ve doğrucu yaklaşımlar sergilediğini uzaktan da olsa gözlemliyoruz. “Her aklına geleni söylemiyor diye” Sn. Talat’ı “çıkarcı” mı ilan edeceğiz?
Yapmayın allahaşkına…
Herşey bir tarafa, Sn. Erçakıca’nın yaptığına benzer kişisel değerlendirmeler ne zaman gündeme gelir diye hiç düşündünüz mü?
Maksat sözkonusu olduğu zaman… Hani yazımızın başında da anlatmaya çalıştık; demokrasiyi hayata geçireceğiz diye çırpınırken kendi attığımız adımlarla demokrasinin önünü tıkıyoruz diye… İşte böyle demokrat gibi davranıp, anlaşılır şekilde ne istediğimizi ortaya koymaktansa, kulağımızı tersten tutmaya çalışarak, kişileri akla hitap edebilecek zekice ithamlarla yıpratarak istediğimize ulaşmaya çalıştığımız zaman bir çuval inciri berbat ediyoruz. Zararı kendimize değil; temsil ettiğimiz politik çizgiyedir…
Galiba bizdeki solun en büyük hastalığıdır…
Herhangi bir politikayı halk nezdinde çaptan düşürmek için o politikaları savunanları toplumun gözünde “işe yaramaz, ahlaksız, yeteneksiz” insanlar durumuna düşürerek yol almaya çalışıyoruz. Bu, doğru yöntem değildir.
Elbette ki Sn. Erçakıca’nın talep ettiği şekliyle izah edilmesi gereken bir durum olduğunda CTP’den koparılan herkes kendince açıklamalarda bulunabilir. Bu açıklamaları bazıları yeterli bulur, bazıları bulmayabilir. Ancak gündem bu mu olmalıydı?
Hazır Sn. Özgür, “Eski defterleri açmak istemiyorum” demişken, neden Sn. Erçakıca kişisel değerlendirmelerle yarayı kazımaya kalkıştı anlamak zor doğrusu… Ya da hiç de zor değil…
Sn. Erçakıca’nın eleştirdiğimiz yazısında, Kıbrıs Türk Solu’nun geleceğine yönelik önemli açılımlar içeren bir röportaj sonrasında ağızlı yüzlü politik, geleceğe yönelik ciddi düşünceler ele almasını beklerdik. Yeteneksiz olduğundan değil… Yeteneklerini yukarıda anlatmaya çalıştığımız solun hastalığından dolayı bizim beklentimiz doğrultusunda kullanmamasından bütün yakınmamız…
Bahsi geçen sohbette Sn. Özgür, “Beni hayal kırıklığına uğratmış arkadaşlarım olabilir, benim de hayal kırıklığına uğrattığım arkadaşlar olabilir” derken ve geleceğe yönelmenin önemini vurgularken, nedense Sn. Erçakıca bizim beklediğimiz çerçevede değil de kendince ortaya konan düşünceleri alt etmek amacıyla Özker Hoca’nın çıkarcılığını vurgulamayı tercih etmiştir.
Belki de henüz geç değildir; Sn. Erçakıca yakınmalarımızı duyar ve Özker Özgür’ün ortaya koyduğu aynı yolu yürüdüğümüz saptaması ve önerdiği cephe politikası ile ilgili görüşlerini de Yenidüzen okuyucuları ile paylaşır.
Karın ağrısı vesilesiyle ortaya koyduğumuz düşünceler ışığında, bir genç olarak toplumun beklentilerini karşılayamayacak dar yaklaşımları tümden reddettiğimizi anlatmaya çalışıyoruz.
Hamamböcüleri için yaptığımız söyleşilerde Sn. Talat ve Sn. Özgür CTP’de yaşananlara sünger çekmenin doğruluğu yönünde irade ortaya koymuşken, eski tartışmaları yeniden gündeme getirme gayretlerini doğru bulmayız. Zaten izlenimimiz de odur ki Sn. Erçakıca’nın yapmaya çalıştığının Özker Hoca ile CTP’nin husumetinin devamını sağlamak ve cephe politikalarını baltalamaktır…
Sn. Erçakıca’nın yazıları, Yenidüzen gazetesinin ikinci sayfasında yayınlanır. Gazeteyi eline alanlar, ilk O’nun yazısını okurlar.
Eğer Sn. Erçakıca beklentiler çerçevesinde bir yaklaşım sergileyemeyecekse, bir genç olarak çağrımızdır; CTP’nin yayın organındaki köşesini bir olgunluk gösterisi yapıp solun birlikteliğini savunan ve kişisel çatışmaların anlamsızlığını kavramış genç nesillere bıraksın, hayırlı bir iş yapsın…
Dönelim Özker Hoca’nın Hasan Hastürer ile yaptığı söyleşiye… Hiç mi hatalı ifadeleri yoktu Özker Özgür’ün sözkonusu söyleşide?
KÖGEF ekibi, CTP yönetimi ile kavga… ifadeleri itici değil midir? Niye böylesi anlamsız ve gerçekçi olmayan saptamalar yaptığını anlamak mümkün değildir.
Bütün dikkatimizi bu ifadeleri yorumlamaya odaklasak, yeni kuracakları partiyi güçlendirmek adına CTP’ye saldırıyorlar, toplumda CTP ile ilgili bir hoşnutsuzluk yaratmaya çalışıyorlar deriz. Böyle bir niyetleri varsa, kendi dünyalarında yaşıyorlar diyeceğiz.
YBH kurulduktan sonra CTP, YBH’yı düşman olarak görmüş ve kendisinden oy çalmak için çaba sarfeden bir parti olarak algılamıştı. Hal böyle olunca da YBH’yı YBH yapan cephe politikasının hayata geçirilmesi adeta imkansızlaşmıştı.
Bir hata iki kez yapılmaz.
Sol birlikte hareket edebilecekse, malzeme bellidir. Eğer cephe politikalarının sözde kalmamasını istersek, öncelikli olarak kimsenin kimseyi düşman olarak görmemesini sağlamalıyız.
Bu iyi niyetle, Özker Hoca’nın Hasan Hastürer ile yaptığı söyleşiyi ele alırken birkaç kelimeye takılıp esas hedefe yönelik yapılan çağrıları gözardı etmemeyi, bunları ciddi bir açılım olarak algılamayı tercih ederiz.
Özker Hoca bu açılımları yapmışken ve yarayı kaşımanın doğru olmadığını anlatmaya çalışırken, geçmişe de dönüp bugünün daha sağlıklı yaşanması adına birtakım değerlendirmeler yapmak kaçınılmazdır.
1994 sonrası CTP’de yaşananları, kimin hangi adımı neden attığını, tartışmak niyetinde değiliz. Gündemimiz gelecek olmalıdır, toplumun çıkarına olacak şekilde geleceğin şekillendirilmesi olmalıdır.
Ancak Özker Hoca’nın Kavgam yönetimle… derken neden hatalı olduğunu açıklamakta fayda vardır.
Eğri oturup doğru konuşmalıyız... CTP, bu toplumda umut olma kimliğini hükümet döneminde kaybeder gibi olmuştu. Hükümet dönemi, CTP için sorunlu bir dönemdi. CTP o dönemde doğru işler yapmış mıydı? Yapmıştı… Saldırılara maruz kalmış mıydı? Kalmıştı… Keşke bu saldırılara karşı doğru politikalar çerçevesinde, halka, CTP’nin hegemonyanın dışladığı ancak halktan koparılamayacak bir parti olduğu anlaşılır bir şekilde anlatılabilseydi... Parti içindeki husumetler, bu yapılmadığı için hükümet sonrasında kangrene dönüşmemiş miydi?
Sn. Erçakıca’nın bahsettiği, Özker Hoca’nın yeteneksizliği nedense 1994 sonrasında su yüzüne çıkmıştır.
Gönül isterdi ki bunu açıklarken basit ifadelere yönelme gereği duymayalım... Maalesef mamma dönemi CTP için değişik bir tecrübeydi… Hoca, üç hatasından bahsetti; daha nice hatalarından bahsetmek de mümkündür. Hoca, CTP’deki mamma dönemine adapte olamamıştı; niceleri O’nu bu dönemde küçük burjuva beklentileri nedeniyle defterden sildiler…
Hoca, özellikle atamalar ve benzeri konularda alışılagelmiş şekliyle parti içinde dengeleri koruyan, denetleyen, güvenilir tarzını sergileyememişti; böylelikle de “parti başkanı vasfını” kaybetmişti. Kendisini yakından tanıyan birisi olarak partizanlığa dayalı bozuk bir düzene ayak uydurabilmesini beklemenin de hatalı bir beklenti olduğunu belirtmek isteriz. O’nun “yeteneksizliğini” örnek alıyoruz.
O döneme adapte olamayışını bir tarafa bırakalım, Hoca hala bugün bile o dönemi doğru teşhis edememektedir.
Tüm yaşananlara rağmen hala daha aynı nakaratı tekrarlaması ve geçmişte yaşananlardan bugün bahsederken bile CTP yönetimi ile kavgadan söz etmesi yanlıştır. Niye?
CTP’de çok kısıtlı, 5-6 kişiden oluşan bir ekip vardır. Bu ekip, Sn. Erçakıca’nın yazısında yapmaya çalıştığı gibi parti içindeki yönlendirmeleriyle mamma dönemi öncesi döneme geçişin önünde barikat kurmaya çalışmaktadır. İsteyenler, bunu, hükümetin küçük ortağı olarak oyuncak konumuna düşmeyecek CTP dönemi şeklinde de algılayabilirler.
Bu 5-6 kişinin CTP yönetimi veya KÖGEF ekibi şeklinde isimlendirilmeleri, doğru değildir, daha da önemlisi dengeleri koruyan bir tarz da değildir.
Özker Hoca’nın dedikleri doğrudur; gönül bağları kopmamıştır. Birleşik Kıbrıs için birlikte mücadele verirken, aniden mamma dönemine geçişle birlikte olanlar olmuş, birlikte mücadele eden insanlar birbirlerine düşmüşlerdir.
Sn. Hastürer, Hoca’nın tarzını, Vreçça inadı şeklinde özetlemeyi tercih etse de işin özünde şu yatmaktadır:
Mamma dönemine adapte olamamış Hoca’nın Kıbrıs’ta çözüme ulaşılmadan siyasi çizgisinde ve rejimle ilgili saptamalarında, rejimle ilişkileri yorumlamalarında bir değişiklik yapmasını beklemek hayaldir. Zaten CTP’nin topluma kazandırdığı bir insanın partisine bırakabileceği bundan güzel bir miras da olamaz herhalde… Siyasette ilkelilikten ve ne istediğini bilmekten bahsediyoruz.
Hoca, kendi anlayışı çerçevesinde yapabileceğinin en iyisini yapmış, kendi özeleştirisini yaparak bir anlamda CTP’de olmasa da CTP’ye puan kazandıracak açılımlar yapmıştır; hükümet döneminden sonra CTP’nin yapması gereken özeleştiri için öncülük etmiştir. CTP’deki arkadaşlarının da CTP için yapacakları en doğru şey, o dönemden kalan CTP’nin toplum gözünde yeniden bir umut olmasının önünde engel teşkil edebilecek bazı noktaları temizleme olgunluğunu göstermektedir.
Bir defa, toplum, CTP’yi birkaç yıl değil 20 yıl yönetmiş bir adamın partisinden neden atıldığını hergün açıklansa dahi anlayamaz! Adama sorarlar, “Hoca’nın yeteneksiz bir yönetici olduğunu 18 yıl sonra mı farkettiniz?”
Bu durum temizlenmeli…
Sol, vefa demektir. İhanetin olduğu yerde siyaset felaket demektir! Hoca da CTP’deki dostlar da şunu çok iyi bilmelidirler: Genç nesillere bir kavga ve karşılıklı ihanet suçlamaları mirasını bırakırlarsa, siyaset sahnesinde yol açtıkları felaketin daha uzun yıllar devam etmesine neden olacaklar…
Hükümet döneminde birtakım değerlerimiz alt-üst olmuş olabilir. Bize göre özeleştiri yapıp, fazla yarayı kaşımadan Özker Hoca’nın partiden dışlanma sürecinde kendisinin yapmış olabileceği hataların yanında o dönemde partiye hakim olan kadronun da hataları bulunabileceği anlatılmalı ve bu durumun halkta yarattığı güvenle ilgili soru işaretleri ortadan kaldırılmalıdır.
Özker Hoca’nın ortaya koyduğu tavrı ben merkezcilik perspektifinden ele alsalar da Hoca’nın politik duruşunun netliği, bunların çamur atma şeklinde algılanmasına neden olmaktadır; bu yaklaşımlar CTP’ye puan kazandırmamaktadır!
Herşeyden önemlisi, kişileri bir tarafa bırakalım, bugün için toplumumuzda tüm partilere yönelik bir umutsuzluk sözkonusudur. Kıbrıs’ın kuzeyinde sistem tıkanmıştır. Halk partilerin herhangi bir işlevi kalmadığını, hangisine oy verilirse verilsin birşeylerin değişmeyeceğini düşünmektedir. CTP iğne ile kuyu kazarak bunu aşmaya çalışsa da, hegemonya seçim döneminde halka bir balon uçurur, CTP’nin hükümete gelmesi durumunda Türkiye’den para akışının duracağı şeklinde bir uyarıda bulunur ve CTP’nin tüm çabalarını boşa çıkarır.
CTP eğer son kez Özker Hoca’nın deneyimler ışığında ortaya koyduğu tavrı doğru şekilde algılayıp, topluma, “Bu sistem içinde hükümetin küçük ortağı olduğumuz zaman size verdiğimiz sözleri yerine getiremiyoruz; hegemonya bizi dışlıyor, kullanıyor. Sizden bizi tek başımıza iktidara getirmenizi istiyoruz, sistemi ancak bu şekilde yerinden oynatabiliriz” derse, yani, topluma, CTP’de sarsıntılara neden olan hükümet dönemini artık kapattık mesajını verebilirse, zaten yerel seçimler sonrasında yakalanan olumlu havayla bir sonraki seçimde sol cephe ciddi bir atılım yapar.
Eğer CTP bu açılımları yapabilirse pek muhtemeldir ki Hoca da hep yaptığı gibi topluma kendi üslubuyla doğru adresi gösterir. Böylelikle bazılarının kendince kaşıyarak yeniden kanatmaya çalıştığı yara da tamamen kapanmış olur… Amaç ve gönül birlikteliği devam eden insanların önü açılır, güvensizlik yerini güvene ve solun Kıbrıs’ın kuzeyindeki başarısına bırakır.
***
Bu düşünceler ışığında Sn. Ferdi Sabit Soyer’in Hasan Hastürer’e gönderdiği yanıtı ve Özker Hoca’nın karşı atağını olumlu bulmak mümkün müdür?Bize göre Sn. Soyer, Sn. Erçakıca’nın tavrına benzer bir yaklaşım ortaya koymuştur; yapıcı olamamıştır.
Günlük politik kaygılara kapılmamak gerekir. CTP’yi hükümet döneminde bölen kadronun etkinliğinin devam ettiği hissine kapıldık doğrusu.
Biz, Sn. Talat’ın olgun ve ilkeli tavrından umutlanmıştık. Solu bütünleştirebileceğine inanmıştık.
CTP’de, günlük kaygılar, eski yarayı kazıma anlayışını maalesef hortlatmıştır.
Herhalde, yeni oluşumun CTP’yi yıpratacağını düşünmüşlerdir… Esas bu yaklaşım CTP’nin yıpranmasına neden olmayacak mıdır?
Özker Özgür ve ekibinin, “Hadi biz geldik” diyerek CTP’ye dönmesi pratikte mümkün olmadığını zaten düşünüyorduk. Olması gereken, CTP’yi nicel olarak olmasa da nitel anlamda ikiye bölen ayrışmanın iki ana irade olarak oturup uzlaşmasıydı. Yani bizim algıladığımız kadarı ile yeni oluşum önümüzdeki aylarda tavrını ortaya koyarak cephe politikası çerçevesinde CTP’ye katkı koymaya hazırdı.
Politik hayatımızı zengileştirmeyen, alışılagelmiş geleceğe yönelik olmayan, saldırgan anlayış, CTP’ye geçmişte büyük zarar vermiştir, Sn. Soyer’in açıklamalarına bakacak olursak vermeye de devam edecek gibi görünmektedir. Mamma dönemine karşı olan anlayışın CTP ile birlikte hareket etmemesi için elden gelen yapılmaktadır. Yani CTP, hala daha o 5-6 kişinin etkisinden kurtulamamıştır. Yazık; olan CTP’ye ve dolayısı ile de topluma olmaktadır.
Özker Hoca, daha sonra Hasan Hastürer’e gönderdiği açıklamada çağrılarını yinelerken Sn. Soyer’e cevap vermiş ve kendince doğru bulmadığı birtakım ifadelerin doğrularını anlatarak politik duruşunu bir kez daha anlatma fırsatını kullanmaktan geri durmamıştır.
Hoca’nın yaptığı açıklama, tarihi saptamalar içermektedir.
Hoca, kendi anlayışıyla, Soyer’i rejimin görevlendirdiği oyunbozan olarak tanımlamaktadır. Hoca’nın saptaması hatalı mıdır? CTP’yi ciddi bir kaosa sürükleyen hükümet konusundaki tavrının, Sn. Soyer’in Hoca’ya verdiği yanıtta anlatmaya çalıştığı şekliyle hatalı olduğu, rahatlıkla ifade edilebilir. Yani eğer illa ki CTP içinde birileri bu konuda suçlanacaksa, Sn. Soyer’i suçlayıcı yaklaşımı ile Hoca, doğru adresi göstermektedir. Yine de suçlayıcı, polemik yaratıcı uslubu ile Hoca sadece Sn. Soyer’i değil, CTP’ye gönül vermiş ve herşeye rağmen uzun yıllar partisinin genel sekreterliğini yapan birisine ipleri koparacak düzeyde sataşmaları tasvip etmeyen herkesi kızdırabilir. Aynı CTP’den kopmamış iyi niyetli insanların, benzer hislerle Hoca’ya da çamur atıldığında köpürdüklerini unutmamak gerekir.
Bu durumda adres gösterildiği için canı yanmış bir politikacının politik arenada vereceği mesajları, daha bütünleştirici bir tavırla vermesi doğru olandır diye düşünüyoruz. Hoca’nın tavrı karşısında, CTP’den de, Hoca için AKEL’in ajanıdır sesleri yükselirse şaşmayız.
Yani dostlar…
Aynı hamam, aynı tas…
Son söz olarak ne diyebiliriz ki?
Doğru tavrın CTP’deki sağduyulu dostlar ve Özker Hoca ile arkadaşları tarafından gündeme getirileceğine ve geleceğe yönelik olmayan, saldırgan yaklaşımların terkedileceğine yürekten inanmak istiyoruz.
Aksi takdirde, nitel anlamda bölünmüş olan CTP’nin nicel anlamda da ciddi sorunlarla karşılacağı günler yaşanabilir ve bu durum rejimin kaymağını yiyenler dışında hiç kimse tarafından memnunlukla karşılanmaz.