Görüş, 19 Eylül 2003

Birikim Özgür

 

Avrupa'da Irkçılığa ve Faşizme Karşı Mücadele

Kıbrıs'ın kuzeyinde, "seçimlerimize müdahale", ana gündem maddesine dönüşmüş durumda... Seçim arifesinde böylesi bir tablo, çözüm yanlısı güçlerin çabalarına katkı niteliği taşır ve elbette Kıbrıs'ın geleceğine dair de olumlu bir işarettir.

Bir gün Sn. Gül'ün açıklamaları, ertesi gün Sn. Weston'un demeci derken, çözüm ve AB yanlısı Kıbrıslı Türkler, seçim öncesinde gerekli mesajları alıyorlar ve meydanlarda ortaya konan iradenin sandığa yansıtılmasının son derece hayati bir mesele olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorlar.

Yıllarca bilinen ancak önemsenmeyen Kuzey Kıbrıs gerçeğinin dünyaya mal olması ile birlikte, insanımız, "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!" ortak paydası etrafında daha bir cesaretle kenetleniyor. Bu da toplumsal özgüvenimize katkı sağlıyor.

Kaderimiz, biraz da kendi kendimize olan güvenimizle şekillenecek... "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" diyerek sosyal, siyasal, iktisadi ve hatta askeri anlamlarıyla güvenli bir geleceğe yelken açabilecek miyiz yoksa, "Biz ne olur ne olmaz cumhurbaşkanımızın vurguladığı gibi ulusal kavga düzeyinde bir güvenlik anlayışının devamından yana olalım; nasıl olsa büyüklerimiz bizim için en iyisini düşünürler" diyerek statükonun devamı yönünde mi irade belirteceğiz? Önümüzdeki iki alternatif bunlardır... Böyle bir ortamda, toplum olarak kendi kendimize duyduğumuz güven en önemli etken olarak karşımıza çıkıyor...

"Biz bu işin üstesinden gelebiliriz" diyebilmemiz gerekir. Bu özgüveni yaşatmak ve daha da yaygınlaştırmak, üç statüko karşıtı partinin temel görevleri arasındadır.

Bunun için de sadece eleştirmek, statükocuları yerden yere vurmak yetmiyor... Çağdaş politikanın ne olduğunu çok iyi bildiğimizi, Avrupa Birliği çatısı altında işlerin nasıl yürüdüğü ve bu çatı altında Kıbrıslı Türklerin haklarının en sağlıklı şekilde nasıl savunulacağı gibi konularda somut söylemlerle topluma seslenmek durumundayız...

Artık devir değişti... Bizde de tek adam diktası ortadan kalkıyor... Belki daha da önemlisi, Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden şekilleniyor...

Türkiye'nin dışişleri bakanı, geleceğe dair tek umut kaynağı buymuşçasına, Kıbrıs'ın kuzeyindeki seçimlerin öneminden bahsediyor. Kıbrıslı Türkler açısından, Türkiye, günahları ve sevapları ile işbirliği kapılarının açık tutulması gereken, aynı takımın üyeleri olarak geleceğe dönük sağlıklı ilişkiler kurmamız gereken bir ülke konumuna doğru ilerlemeye gayret ediyor. Türkiye ile AB çatısı altında birlikte yaşayacağımızı gözden kaçırmamalı, ilişkilerimizi şimdiden buna göre düzenlemeye gayret etmeliyiz. Türkiye'nin Kıbrıslı Türkleri bir rehine, Kıbrıs'taki askeri varlığını da adeta bir koz olarak kullanmasını eleştirirken, niyetimiz, "bir yanlışın ortadan kaldırılması" olmalı ve pek tabi ki bu ülke açısından doğru olanın Kıbrıs'taki askerlerini "tam üyelik" ile birlikte değil "Aralık 2004 tarihinde müzakere tarihi almasıyla birlikte" geri çekmesi olduğunu anlatmaya çalışmalıyız.

Parmağımızın arkasına saklanmamamız gerekir. Türkiye, kendi AB üyeliği ile Kıbrıs'ta çözümü ilişkilendirmek istemektedir. Türkiye'deki ortak kanı budur. Böyle bir ortamda eğer Mayıs 2004 tarihine kadar ülkemizin yeniden bütünleştirilebilmesi şartını Türkiye'ye dayatabilirsek ne ala! Türkiye'nin bu konuda ikna edilmesi gerekir. Önümüzdeki süreçte yaşanacak her olay, bu konuyu şu veya bu şekilde etkileyecektir. Başta da Kıbrıs'ın kuzeyindeki seçimler!

Kıbrıslı Türklerin dayatması ve AB'nin Türkiye'ye inandırıcı bir takvim önermesiyle, Türkiye hükümeti Kıbrıs'ta çözümünün önündeki engelleri ortadan kaldırabilir... Gönül isterdi ki Kıbrıs'ın geleceğini doğrudan biz Kıbrıslılar şekillendirebilelim ancak bu, bugün için temenninin ötesinde pek de bir şey ifade etmiyor. Bu nedenle üzerimize düşen görevi yerine getirmeye bakacağız...

Nedir üzerimize düşen görev?

Adil, demokratik bir seçim süreci yaşanması için elden geleni yapmak ve ardından da barış güçlerinden oluşan bir hükümet kurarak görüşmeci heyetini oluşturmak... Kolay değildir... Yıllardır tek adam diktasına rağmen seçimlere katıldık, çabaladık, Kaf Dağı'nın ardındaki mum ışığının sönmemesi için ses verdik, nefes olduk... Bugün de Kıbrıs'ın kuzeyindeki şartları bile bile çabalamaya devam ediyoruz. Bugünün dünden farkı, AB üyeliği bağlamında kendi toplumsal kararlılığımız ve içinde bulunduğumuz şartları sadece bizlerin değil tüm dünyanın ifade ediyor oluşudur... İfade etmeleri yeterli midir? Onlardan sadece laf değil icraat da beklediğimizi açık yüreklilikle ortaya koymalıyız... Statükocular bunu engellemek için yaygaraya başladılar bile!

Yıllardır, Kıbrıslı Türkler, "demokrasimiz göstermeliktir" der de kimseye sesini duyuramazdı. Aslına bakarsanız, Mısır'daki Sağır Sultan bile Kıbrıs'ın kuzeyinde niye demokrasi olmadığını bilirdi ancak tüm dünyada herhalde "eşref saat" beklenirdi...

Fadıl Çağda, haftalardır Birleşik Kıbrıs gazetesinde "Siyasi Tarihimiz Müdahaleler, Baskılar ve Darbelerle Doludur" başlıklı bir yazı dizisi yayınlıyor. Fadıl Çağda gibi yüzlercesi, Kıbrıs'ın kuzeyinde demokrasi kavramının un-ufak edilişinin canlı tanıklarıdırlar. Genç kuşak, Şener Levent ve arkadaşlarına yapılan baskıların ve onlara atılan iftiraların tanığıdır. Son zamanlarda da zaten hep birlikte yaşıyoruz; gazetecilerimize yapılan hakaretler, günlük yaşamımızın bir parçası oldu.

Hangi hukuk devletinde bir cumhurbaşkanı için vatandaşına hakaretler yağdırmak ve toplumunun gelecek hayallerini karartmak günlük hayatın bir parçasıdır? Maalesef işlevi bakımından bir hukuk devletinde hiç yapmaması gereken şeyleri her Allah'ın günü yapan, yapması gereken şeyleri de ne yapan ne de yaptıran bir cumhurbaşkanımız var.

Bu duruma artık dünya da seyirci kalamaz. Bu adeta bir "cinayettir" yani hukukun ayaklar altına alınmasıdır. Eşref saat geldi; bu saçmalığa bir son verilecektir. AB üyesi bir ülkenin topraklarında böylesi "cinayetlere" yer yoktur ve eğer engellenemezse, "Avrupa'nın Bütünleştirilmesi İdeali" bundan büyük zarar görebilir. Avusturya'da aşırı sağcı partinin oy oranını artırması sonrası yaşananları hepimiz biliyoruz. Bütün Avrupa ayağa kalkmıştı! Fransa'daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananlar da hala belleklerdedir!

Avrupa'daki politik kültür tüm Avrupa'da olduğu gibi Kıbrıs'ta da sivilcelerden kurtulmak istiyor... Bunu yaparken de liberal bir anlayışla dahi olsa demokrasinin önünü açmayı hedefliyor. Kısacası, Avrupalılar ve küreselleşmenin dünyadaki diğer savunucuları, tıpkı Avusturya'daki aşırı sağcı parti lideri Haider'e yaptıkları gibi diğer aşırı milliyetçi liderlere de gerekli mesajları vermekten ve onları siyasal hayattan dışlamaktan çekinmeyeceklerdir...

Fransa'daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, faşist Le Pen, % 17 oyla Sosyalist Parti'nin adayı Jospin'i geride bırakarak ikinci tura yükselmişti. Avrupa'da yer yerinden oynadı. İkinci turda sol oyları da alan sağcı Chirac, açık farkla seçimleri kazandı. Bunda, Avrupa'daki ırkçılığa ve faşizme karşı geliştirilmiş hassasiyetin önemli rolü vardır. Demokrasinin elden gitmemesi ve Yeni Dünya Düzeni'nin çatırdamaması adına yapılan girişimler pek tabi ki AB'nin geleceği açısından gerekli girişimler olarak algılanılır ve hayata geçirilir.

Avusturya'daki Haider örneğine dönecek olursak; O da 2000 yılında büyük bir seçim zaferi yaşayarak hükümet ortağı olmuştu. Avrupa'yı korkutan Haider'in partisi, 2002'deki erken genel seçimlerde ise sandalye sayısının üçte ikisini kaybetti. Arada geçen iki yıl zarfında Haider'in politikaları yerden yere vuruldu ve Avusturya halkının çıkarları gereği, geçmişte yaşayan ve Avrupa'daki bütünleşme politikaları ile örtüşmeyen kısır söylemler geliştiren parti, adeta topun ağzına yerleştirildi. İşe de yaradı! Avusturya, aşırı sağcı Haider belasından kurtulmuş oldu...

AB'yi bir demokrasi ve insan hakları cenneti, insan uygarlığının ulaşabileceği en yüksek düzey gibi görenler vardır. Bunlar, daha çok liberaller ve sol liberallerdir... Bu insanlar için ırkçılık ve faşizmin Avrupa'da yeri yoktur. Bahsi geçen kavramlar, liberaller açısından düşsel modellerini yaralayacak olgulardır.

Marksistler için ise ırkçılık ve faşizm emperyalizmin yavrularıdır ve anavatanları da Avrupa'dır!

Hangi dünya görüşüne sahip olursanız olun, eğer "aşırı" değilseniz ve somut güncel getirileri olmasını beklediğiniz politik bir anlayışa sahipseniz, Avrupa'daki ırkçılık ve faşizm karşıtı potaya dahil olursunuz. Irkçılık veya aşırı milliyetçilik üzerine politikalar üretenler, Avrupa'da azalmaya ve hor görülmeye mahkumdurlar.

İşin özeti şudur: Avrupa'da faşizme ve aşırı milliyetçiliğe karşı bir savaşım verilmektedir. Bundan, yeni AB üyesi Kıbrıs da nasibini alacaktır. Ne güneyde ne de kuzeyde, küreselleşme politikalarının önünü tıkayacak denli milliyetçilik güdenler yaşatılmayacaklardır. Büyük Avrupa hayalinde, demokrasiyi ayaklar altına alarak kendi varlığını sürdürenlere yer yoktur!

Denktaş, bu nedenle, gidecektir. Denktaş'ı başımıza emperyalist güçler musallat etmişti. Kaderin cilvesine bakın; şimdi Denktaş'ı gönderirken, küreselleşmenin kendisi ve bu kavramın öncüleri bize yardımcı oluyorlar. Dünya acımasızdır ve eğer uçak havalandıktan sonra o uçaktan inmeye çalışırsanız, bunun sonu sizin açınızdan vahimdir! Denktaş da Soğuk Savaş sonrası şekillenen Yeni Dünya'daki ve özellikle de Avrupa'daki bütünleşme hareketine katkı koyamadığı için adeta uçaktan atlamayı tercih etmiş yolcu gibidir...

Dünyada küreselleşmenin önderleri, liberal demokrasinin ve Yeni Dünya'nın esenliği açısından seçimlerimize yapılacak müdahaleler konusunda üç maymunları oynamaktan yana bir tavır geliştirmeyecekler gibi gözüküyor. Niye? Çünkü uçak havalanmıştır ve O'nun için eşref saat gelmiştir... Denktaş gidecektir...

Bundan rahatsızlık duyan statükocular "AB ve ABD seçimlerimize müdahale ediyor" argümanını geliştirdiler. Volkan gazetesinde ve BRT'de, birçok AB ileri geleninin, Karen Fogg'un, Avrupalı ülke liderlerinin, başbakanların ve bakanların Kıbrıs'ta çözüm yönünde yaptıkları açıklamaları çarşaf çarşaf yayınlayarak, "Bakın seçimlerimize müdahale ediyorlar" demeye getiriyorlar. Böylelikle de bizim "sadece laf değil icraat da beklediğimiz" bu kesimin cesaretini kırmayı, yaygarayla işi geçiştirmeyi hedefliyorlar ki diğer taraftan da el altından derin devlet menşeli timlerin köy gezilerini rahatlıkla organize edebilsinler...

Sn. Abdullah Gül'ü bu konuda uyarmak ve "hep olduğu gibi bu kez de Kıbrıs'ın kuzeyindeki seçimlerin demokratik olacağını" ortaya koyarak düştüğü çukurdan çıkmasına yardımcı olmak durumundayız...

1974 sonrasında yaşananları, yazılıp çizilenleri bir paragrafla özetlemek imkansız... Ancak en vahim müdahalelerin, seçmen yapısının suni bir şekilde değiştirilmesi çabası çerçevesinde geliştiğini saptamak mümkün... Örneğin, 5 Mayıs 1985'te Anayasa değişiklikleri oylandığında, 91 bin 810 seçmen vardı. Bir ay sonra, 9 Haziran 1985'te, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 94 bin 277 tane seçmen vardı. 14 gün sonraki 23 Haziran 1985 tarihli milletvekilliği seçimlerinde 95 bin 124 seçmenimiz vardı. 5 ayda 3314 "yeni" seçmen... (Özker Özgür, Kıbrıs'ta Demokrasi Bunalımları, s. 279)

Bugün ise seçmen sayımız 134 bin civarındadır.

Fazla söze gerek var mıdır?

Kıbrıs'ın kuzeyi çatır çatır vilayetleştiriliyor. Kıbrıslı nüfus sudaki şeker misali eritiliyor.

Hal bu iken AB ve ABD'den çıkan demokrasi ve insan hakları yanlısı sesleri "müdahale" şeklinde nitelendirmek softa şaşırtmasından başka ne olabilir?

Köy köy gezerek insanların hür iradesine kelepçe vurmaya çalışan derin devlet menşeli psikolojik savaş timlerinin uzun soluklu bir "Kıbrıs'ı Vilayetleştirme Projesi" kapsamında Annan planına karşı halkı kışkırtmaya çalışmasını, demokrasi ve insan haklarına yapılan vurgu ile bir tutuyorsa, Sn. Gül, derin devlet ile gereğinden fazla teşrik-i mesai halindedir demektir...

Her şeye rağmen, dünyaya sesimizi duyurabiliyor oluşumuzun da verdiği coşkuyla, Kıbrıslı Türkler olarak ülkemizde demokrasi, barış ve refah mücadelesini hiç ara vermeksizin sürdürmekle mükellefiz...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org