Görüş, 25 Eylul 2001
Birikim Özgür
Dansın Sultanları
Kalabalık...
Çocukluğumuzun gurur tabloları, mitingler geliyor akla...
ODTÜ’deki stadyum önünde uzadıkça uzuyor kuyruklar. Kapılar açılınca giriyoruz stadyuma. Saatlerce bekliyoruz.
Değer miydi o kadar beklemeye?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var:
Herşey tüketim toplumu düşünülerek organize edilmişti. Kolay mı o kadar seyirciyi çekmek?
Işık, ses ve dans...
İnsanı etkileyecek herşey vardı gösteride.
İnsanlar coştu, ayakta alkışladılar. Belkide daha olumlu, akılcı bir yaklaşımla “Krize rağmen iyi şeyler para ediyor” de diyebiliriz.
Böylesi bir gösterinin etkileyici, cezbedici taraflarını bir tarafa bırakıp işin kültürel boyutuna bakabilmek dürüst olmak gerekirse ayrı bir meziyet gerektiriyor.
Hayattaki her güzel şey gibi üzerinde kafa yorarak içselleştirilebilecek bir “değer” Dansın Sultanları... Bunun en kolay yöntemi ise yazmak...
Bu “değer” grup çalışmasının bir ürünü öncelikle. İzlemeden anlamak çok zor. İzlerken grubun ahenki insanı büyülüyor. Eğitimin gücüne hayran kalıyorsunuz...
Gösteriyi bir örgütün işleyişiymiş gibi gözlemiyoruz bir süre.
Herkes görevini tam yapıyor. Amaç birlikteliği olan bir toplulukta davranması gerektiği gibi davranıyor herkes... 140 kişi... “Sonra yaparım” diyen yok... İşten kaytaran yok...
Senkronize bir gösteri izledik 2 saat boyunca.
Başarı öyle kolay elde edilmiyor. 2 yıl kadar çalışılmış bu gösteri için...
Işık, ses ve dansların alt yapı çalışmaları çok daha öncesine dayanıyordur herhalde. Yıllarca üzerinde düşülmüş, kafa patlatılmış bir çalışma...
Küçük bir araştırma yaptık...
Anadolu’dan gelmiş geçmiş kültürleri yansıtan bu gösteri neleri içeriyormuş?
Sultans of the Dance'ta zeybek, horon, sema, semah, karşılama başta olmak üzere Anadolu'da yaygın olan 3 bin dans içerisinden seçilen 120 figür var. Tam bir mozaik…
Dansçılar Karadeniz yöresinin iç hoplatan ezgileri eşliğinde hiç durmadan senkronize olarak dans ediyor.. O dayanılmaz tempoda yüzlerindeki gülümseme ve mutluluk hiç yok olmuyor.. Performans genel olarak değerlendirildiğinde çok etkileyici..
Nemrut Dağı dansa o kadar güzel monte edilmiş ki... İyi ile kötünün mücadelesi şahane anlatılmış gösteride.
Gösterinin sahnelenmesinde Yılmaz Erdoğan’ın kardeşi olan Mustafa Erdoğan’ın katkısı çok büyük. “Nemrut Dağı bilinçli bir tercih” diyor Mustafa Erdoğan. Efsaneyi ve gösteriyle bağlantısını şöyle açıklıyor:
“Nemrut Dağı, aslında çok önemli bir yer. Çünkü dünyadaki ilk barış antlaşmasının yapıldığı ve barış anıtının olduğu yerdir. Orada her Tanrı'nın iki ismi var; biri Anadolu dilinde, diğeri Batı dilinde. Şu anda Türkiye'nin yakalamaya çalıştığı konseptte, iki bin yıl öncesinden verilmiş selam gibi duruyor orada... Bir Mezopotamya diliyle, bir Roma diliyle Batı ve Doğu oradaki kavşakta birleşmiş ve çok barışık şekilde yaşıyorlar. İnsanlar birbiriyle barışık, dinler birbiriyle barışık.. Sultans of the Dance'ta bir anlamda iyi ile kötünün mücadelesi var.”
Gösteri başlarken cep telefonlarının kapatılması için duyuru yapıldı. Ne anlam çıkarılır bundan?
Koskoca stadyum… Kim duyacak o yüksek sesli müzikte cep telefonunu?
Gösteriyi düzenleyenler kibarca uyarmışlar aslında… “Gösteri esnasına gürültü çıkarmayın” demek istemişler.
Hem dansçıların dikkatini dağıtmamak açısından hem de seyircilerin!
Buna rağmen belki hiç cep telefonu sesi duymadık ama sağımızda, solumuzda, önümüzde ve arkamızda insanlar hep birbirlerine birşeyler anlattılar. Gösteride yakaladıkları noktaları birbirleriyle paylaşmaları güzel ancak fısıldaşmalar gösterdi ki toplumsal anlamda bir eksiksik sözkonusu… Binlerce yılı yansıtan kültürel bir etkinlikte bir başka kültürün noksanlığı dikkat çekiyor. Etrafa saygı kültürü…
Bu da küçük bir ayrıntıydı…
Bu çalışmanın Türkiye’nin tanıtımına katkısı çok fazla olacak. Eminiz ki bunun herkes farkında ve Türkiye’nin aydınlık yüzü bu tanıtımın gerçekleşmesi için canla başla çalışacak.
Kıbrıs bir zamanlar Türkiye’den çok ilerideydi.
Her yönden daha ileriydik Türkiye toplumundan.
Bu ve buna benzer gösterileri izleyince insanın içi daralıyor bir Kıbrıslı olarak.
Bizim sanatçılarımız desteklenmiyorlar. Adeta köstekleniyorlar. “Devletimizi tanımayan ülkelere gidemezsiniz” deniyor çoğu zaman sanatçılarımıza. Rum tarafına geçmelerine izin verilmiyor.
Türkiye’deki dans kültürü dünyaya açılmaya hazırlanırken bizim cumhurbaşkanımız yerel oyunlarımıza hakaret ediyor…
Bu durumda geri kalmışlığımızın en büyük sorumlusu olarak Denktaş’ı görsek O’na haksızlık etmiş olur muyuz?