Görüş, 30 Eylül 2003

Birikim Özgür

 

İki Yılda Nereden Nereye Geldik

Hamamböcüleri Dergisi’nin arşivini incelerken, 2 yıl öncesine uzanma fırsatı yakaladım. 2 yıl önce Türkiye’de Kıbrıs ile ilgili çıkmaya başlayan değişik sesleri nasıl algılamışım? Değişimi kendimce nasıl yorumlamışım?

O günlerde Kıbrıs Türk Toplumu’nun “varlığı ile yokluğu bir”miş mesela... “Meydanlara inmeliyiz artık” demişim... Sürecin bir parçası olabilmenin önemini anlatmaya gayret etmişim...

Şu bir gerçek ki son 2-3 yılda AB perspektifi bölgemize çok şeyler kattı. Türkiye’deki kıpırdanmalar, Kıbrıs’taki çabalar derken bugünlere geldik. Tüm engellemelere rağmen “değişim sürecinin bu aşamasında” sandıkla buluşuyor Kıbrıs Türkü. Tam da bu aşamada, son birkaç yılda ivme kazanan sürecin başlarına doğru bir yolculuk yapmayı uygun gördüm. 28 Kasım 2001 tarihli yazımın belli başlı kısımlarını Birleşik Kıbrıs Gazetesi okuyucuları ile paylaşmakta fayda görüyorum:

Sürecin Bir Parçası Olabilmek (28 Kasım 2001)

Uzun zaman olmuştu...

Kıbrıs üzerine tartışmalar bugünlerdeki kadar somuta dayandırılmıyordu nicedir.

Türkiye medyasında Kıbrıs’ın ele alınış tarzı ve yazılanlar bizim gibi meseleyi hep aklının bir köşesinde tutmuş, günlük hayatının şu veya bu şekilde bir parçası olarak algılamış olanlar için adeta “hazine” değeri taşıyor.

Uzun zamandan sonra ilk kez şu günlerde hiçbir zaman kopmadığımız “sorunumuzu” anlatmak için yeni yeni fırsatlar elde ettik, insanlara meselenin özünde yatanları ince bir üslupla anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz.

Türkiye medyasında çıkan yazılar “değişim” kokuyor. Değişimi hazmedenler olduğu gibi hazmedemeyenler de mutlaka vardır.

Meseleye hangi gözle bakmalıyız? Hangi perspektifleri kullanmalıyız?

Bugünkü sağlıksız “devlet politikasının” alternatifinin ne olması gerektiğini aktarmak adına “Paradigmanın İflası” üzerinde durmak gerekir.

“Paradigmanın İflası”

Fikret Başkaya, Türkiye’de düşünce ve anlatım özgürlüğü alanında yaşanılan sıkıntıları algılayabilmek açısından “değerli” bir insan… Fikret Hoca, yazılarından dolayı hüküm giymiş, Avrupa Birliği’ne üyelik hakkını elde etmek için “normalizasyon” sürecini yani AB kriterlerine uyum sağlama sürecini hızla tamamlama çabasındaki Türkiye’nin demokratikleşme ve anlatım özgürlüğü alanlarındaki eksikliklerinin simgelerinden bir tanesi şu günlerde.

1991 yılında yayımlanmış kitabında, Sn. Başkaya, “Paradigmanın İflası”nı anlatıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse, söz konusu kitabında, Başkaya, resmi tarihin ve onu yaratan resmi ideolojinin zayıf yönlerini ele alıyor. “Resmi ideoloji iflas etmiştir” mesajı veriliyor kitapta…

Resmi ideoloji neden iflas etmiştir?

Fikret Başkaya, Türkiye’de milli mücadele yıllarına kadar dayanan bir geçmişi göz önünde bulundurup kendine göre gerekçelerini de ortaya koyarak bu sorunun cevabını kitabında vermeye çalışıyor.

Bu kitabın adından hareketle Kıbrıs’ta gelinen son noktayı şöyle değerlendirebiliriz:

Kıbrıslı Türkler olarak bizler de yıllardır varoluş mücadelesi veriyoruz. 1974 öncesi ve sonrası sıkıntılar yakamızı bir türlü bırakmamış, “dava” nedense hiç sonlanamamış, hal böyle olunca da varoluş mücadelemiz, yok olmakta oluşumuzun en önemli sebeplerinden bir tanesi oluvermiştir.

Böylesi bir çelişki ister istemez şu soruyu akıllara getirmez mi?

“Varolabilmemiz için güdülen politikaların sorgulanması zamanı artık gelmedi mi?”

Dünyanın dört bir köşesinde “Kıbrıs Türk Kültür Derneği” kurmak aklımıza geliyor da nedense, Kıbrıslı Türkler olarak kültürümüzün yaşatılması ve geliştirilmesi için olmazsa olmaz bir şeyi, “politik irade yoksunluğumuzu” sorgulamıyor veya sorgulayamıyoruz! “Resmi ideoloji, politik irademizi sorgulamamızın önünde bir engel teşkil ediyor” noktasına varmışken bizler de Kıbrıslı Türkler olarak resmi politikaların iflas bayrağını çektiğini ifade etmeye başlarsak yanlış yapmış olur muyuz?

Hele hele “resmi ideoloji”, farklı söylemleri, “vatan hainliği edebiyatı” yaparak susturmak niyetini her fırsatta ortaya koyarken, günümüz şartlarında, “Paradigmanın iflası, Kıbrıs için de geçerlidir.” dersek yanılır mıyız?

“Günümüz şartları” nelerdir? “İhanet” nedir? “Marifet” ne olmalıdır?

Uluslararası alanda “başarı”, demokratikleşme ve İnsan Hakları gibi evrensel değerlere yaklaşabilmekle ve tutarlı politikalar benimseyebilmekle özdeştir.

Toplumumuzda bunları dile getirmek “ihanet”, gerek Türkiye’nin gerekse kendi toplumumuzun ortak hedefi olarak benimsenmiş Avrupa Birliği misyonuna zarar verebilecek çeşitli çıkışlarda bulunmak “marifet” şeklinde algılanabiliyorsa, gerçekten de ortada bir “paradigma” sorunu vardır demektir.

Bugüne kadar “Kıbrıs” söz konusu olduğu zaman hep “onlar” ve “biz” şablonundan hareketle dış politika şekillendirildi. Benimsenen paradigma, “düşmanlık paradigması” idi. Zaten Kıbrıs’taki çatışmaların temelinde de “intikam paradigması” yatmıyor muydu?

Paradigma kelimesini yorumlarken şu cümleyi akıldan çıkarmamak gerekir: “Nereye baktığınız değil nereden baktığınız önemlidir.”

Baktığınız, hedeflediğiniz, Avrupa Birliği olabilir, çağdaşlaşma olabilir… Eğer paradigmanız bu amaçlarla örtüşmüyorsa, nereye baktığınız önemini kaybediyor, amaçlarınıza ulaşmanız da uzak bir hayale dönüşüveriyor.

Bu amaçlara doğru yol alırken “nereden” bakmamalıyız?

“Onlar ve biz” gözlüğünü çıkarmalıyız…

“Düşmanlık” üzerine politikalar saptamamalıyız.

“Nereden” bakmalıyız?

“Ortak çıkarları” ön plana çıkaracak bir bakış açısından sorunları ele alabilmeliyiz. Dış politikada “marifet” budur.

Kıbrıs’ta yaşayan toplumların “ortak çıkarları” var mıdır? Türkiye ile Yunanistan’ın “ortak çıkarları” nelerdir?

İşte “dostluk” paradigması, ortak noktaları ön plana çıkarmakla hayat bulabilecektir. Gerek Kıbrıs Türk Toplumu’nu gerekse Türkiye’yi yönetenler, başlangıç noktası olarak böyle bir paradigmayı benimserlerse, ortaya konan hedeflere ulaşmak sanılandan çok daha kolay ve çok daha az zamanda mümkün olabilecektir.

Eğer süratle paradigma değişikliğine gidilebilir ve kuru milliyetçiliğin yerine akılcılığı koyabilirsek, Türkiye insanı, “AB mi Kıbrıs mı?” sorusu üzerinde gereksiz yere kafa patlamak durumunda kalmaz…

Eğer bahsedilen paradigma değişikliği hayat bulursa, biz Kıbrıslı Türkler, “Türkiye’ye mi yamalanalım yoksa Rum’un kucağına mı oturalım?” sorusunu kendi kendimize sormaktan vazgeçer, Avrupalı gibi yaşama şansını yakalar, kültürümüzün yok oluşunu engelleyecek politik iradeye kavuşmuş oluruz.

Öncelik, resmi ideolojinin empoze ettiği şablonları yenileriyle değiştirebilmektedir. “Paradigmanın iflası” durumunu bir yenilgi olarak algılamaz ve bu farkındalığımızı politikalarımıza yansıtırsak, “Bütün dünya yanılgı içinde, bizler haklıyız” şeklindeki yanılgılarımızdan sıyrılıp toplum olarak nefes alma, geleceğe umutla bakma fırsatını yakalarız. Aksi bir durumda maalesef Türkiye’de ekonomik darboğaz ve daha birçok nedenden dolayı insan gibi yaşama hakkından mahrum kalanlar sıkıntılarına yenilerini ekleyecekler, daha da kötüsü, filler oynaşırken olan çimenlere olacak, Kıbrıs Türkü en büyük bedeli ödemek zorunda kalacaktır.

“Paradigma değişikliği” bizim açımızdan işte bu kadar hayatidir, kaçınılmazdır.

Bugünlerde üzerinde durulması gereken bir başka konu da bize göre Kıbrıs Türkü’nün, gelişmeleri Amerikalıların Körfez Savaşı’nı televizyonda izledikleri gibi, kendi halinde, sanki de dünyanın başka başka bölgelerinde yaşanmakta olan gelişmeleri televizyondan izlermiş gibi bir izlenim uyandırışı...

Kıbrıs Türkü seyirci kalmamalı...

Şu günlerde “Kıbrıs Kazanı” fokurduyor.

Türkiye basınında çıkan yazılardan anlaşılıyor ki “Denktaşizm virüsünün” nesli tükeniyor.

Adamlar Kıbrıs’taki kaçakçılık olaylarını dahi açık açık yazmaya başladılar.

“... limanda kaçakçılara sarı bir Mercedes ile onu kullanan şişman bir adam eşlik etmiştir” demekten çekinmiyorlar mesela.

Birileri düğmeye mi basmıştır?

Doğru ya da yanlış...

Burada önemli olan “Denktaşizm virüsüne” karşı verilmekte olan mücadeledir. Türkiye insanı kendini kandırmaktan yavaş yavaş kurtuluyor.

Kıbrıs’ta, Sn. Denktaş’ın yıllarca yapamadığını, bu “virüs” sayesinde biz kendi kendimize yaptık... Bir anlamda kendi yok oluşumuzdan kendimizi sorumlu tutabiliriz. Oltanın ucundaki yemi yuttuk, ondan kurtulamıyoruz...

Halbuki bugün üzerimizdeki ölü toprağından kurtulmanın tam sırasıdır.

Bugün, yıllardır Denktaş’ın bu topluma kaybettirdiklerini anlatmanın tam sırasıdır.

Zaten bunu da yapamazsak yazıklar olsun bizlere...

Kıbrıslı Türklerin sesi soluğu kesildi sanki.

“Şimdi tam zamanı” deyip sesimizi yükseltsek fena mı olur?

Geçtiğimiz hafta özellikle Türkiye basınında çıkan yazılar hepimizi ümitlendirmedi mi? Haklılığımız teslim edilmiyor mu şu günlerde?

Hemen ardından Denktaş’ın bildik çıkışları hepimizin tepesini attırmadı mı?

“Artık yeter” diye geçirmedik mi hepimiz içimizden?

“Şu sorun çözümlensin artık” demedik mi?

Köşe yazılarıyla olacak şeyler değil bunlar... Kıbrıs Türkü gelişmeleri izlemekle yetiniyor görüntüsünden kurtulup toplumsal baskıyı artırsa fena mı olur?

Çözümsüzlükten, ganimet düzeninden, yalandan, palavradan, içi boş hamaset nutuklarından kimse çekmedi Kıbrıs Türkü’nün çektiği kadar...

Eğer Türkiye’de “Denktaşizm virüsüne” karşı bir zayıflatma operasyonu gerçekleştiriliyorsa, buna en büyük destek Kıbrıs’taki meydanlardan gelmeli...

Toplumun psikolojisini dünyaya anlatmalıyız.

Bunu Denktaşizm virüsüne yakalanmış olanlar yapamazlar...

Toplumumuzun duygularına tercüman olalım. Buna ihtiyacımız var... Kapalı kapılar ardında “bizim” sorunumuz tartışılırken toplum olarak inisiyatifimizi açıkça ortaya koyalım...

Eminiz ki CTP, TKP ve YBH [Kasım 2001’deki muhalif partiler, ek: B.Ö] yabancılarla kapalı kapılar ardında yaptıkları görüşmelerde toplumumuzun çözüm beklentisini çok güzel bir şekilde ifade ediyorlardır. Evinde oturan Kıbrıs Türkü buna rağmen kendini yalnız, çaresiz ve de eli kolu bağlı hissetmektedir. Halbuki Kıbrıs sorunu son zamanlarda hiç bu kadar geyik muhabbetinin ötesine geçmemişti. Yıllardır hiç bu kadar “Acaba sona mı gelindi?” sorusu kafamıza takılmamıştı...

Bu umudumuzu dünyaya anlatabilmeliyiz. Halk kapalı kapılar ardını değil, meydanları sever... Çözüm için baskı unsuru olmak istersek, kapalı kapılar ardında değil, halkla birlikte, meydanlarda sesimizi yükseltmeliyiz... Dünyanın dört bir köşesinde yaşayan Kıbrıslı Türkler yurtlarından yükselecek sesi, çözümü, hasretin bitmesini bekliyor...

Kıbrıs sorunu ciddi gelişmelere gebedir. “Dönüşüm” sonrası neler olacak?

Dönüşümden sonra karşımıza çıkacak olan durum az çok şu olacaktır:

Sloganlar, vatan-millet söylemleri yerini ciddi arayışlara bırakacaktır. Ciddi bir müzakere sürecine gireceğiz. Bu süreçte toplum olarak mümkün olduğunca yapıcı fikirlerle ortaya çıkmalı, seyirci konumunu terk etmeliyiz. Politik irademizi talep etmek durumundayız.

Önce şu dönemeci bir yakalayalım, var gücümüzle toplum olarak çözümü talep edelim... Kıbrıs Türkü dönemeç sonrasında gerekecek yaratıcılık potansiyeline sahiptir. Bu potansiyele çözüm sonrası adaya kesin dönüş yapacak beyinleri de eklemeyi başarırsak, işte o zaman “Kimliğimize, kültürümüze ve politik irademize” sahip çıkabilme fırsatını yakalamış olacağız.

Yeter ki süreçten soyutlanmamayı bir “borç” olarak görebilelim...

***

Ne mutlu bana ki 2 yıl önce “meydanlara inmeliyiz” düşüncesiyle kaleme aldığım satırlar, adeta gerçeğe dönüştüler. Toplum olarak parlak bir geleceği hak ediyoruz! Süreçten soyutlanmamak için atacağımız bir adım daha var o da Aralık seçimleridir.

Toplumsal birliğimizi ve dayanışmamızı ufak tefek çıkarlar ve “ben farklıyım” veya “ben farklı olmalıyım” psikolojileri uğruna heba etmezsek, Aralık ayındaki seçimler sonrasında yeni bir Kıbrıs yaratabiliriz. Bu mümkündür.

Başaracağız; tıpkı mitinglerle tüm dünyaya sesimizi duyurabildiğimiz gibi Aralık sınavını da vereceğiz...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org