Görüş, 3 Eylul 2002
Birikim Özgür
Sn. Beratlı’nın Cevapları…
Sn. Nazım Beratlı, köşemizde birkaç hafta önce yayınlanmış yazısı ile ilgili Sn. Talat ve Sn. Özgür’ün yorumlarından doğan cevap hakkını kullanmıştır. İlgisine teşekkür ediyor, gönderdiği cevabı aynen aktarıyoruz.
***
Sevgili Birikim Özgür,Hamaböcüleri'nde Kıbrıs Türk Solu'nun geçmişi ile ilgili yayınladığın araştırmanın III.'sünden haberim oldu ve okudum. Konu ettiğin yazımda yazdıklarımın tümünün de arkasındayım. Şimdi Naci öldükten yıllar sonra, Sayın Özker Özgür'ün geçmişle ilgili olarak söylediklerinin, hiçbir önemi yok. Orada ikisi ile ilgili sürtüşme hakkında yazdıklarımın tanıkları, halâ yaşıyorlar. Hâlâ CTP'de olup da dünyada bir örneği daha kalmamış, seradaki Satlinci anlayışı sürdürüp, "kol kırılır, yen içinde kalır" sananlar, konuşmazlar ama oradan ayrılanlara, Ergün Vehbi, Ahmet Okan, Şefik Rifat, Tahir Seroydaş, Yusuf Akama ve benzer arkadaşlara sorarsanız, aralarındaki ana sürtüşmenin nedenini ve sayın Özgür'ün Naci yaşadığı sürece devam ettirdiği "Naci fobisini", öğrenebilirsiniz.
Sayın Özgür'ün, benim CTP'den atılmamla ilgili olarak verdiği emrin muhatabı Niyazi Düzgün; evet hayattadır. Ona 0392XXXXX [Sn. Niyazi Düzgün’ün telefon numarasını deşifre etmemek amacıyla numarayı bu şekilde yayınlamayı tercih ettik. B.Ö] numaralı telefondan da ulaşabilirsiniz. Sorun bakalım, böyle bir emir almış mı; almamış mı? Düzgün, sevgili Özgür'ün CTP başkanlığını kaybettikten sonra çeşitli gazetelere verdiği demeçler hakkında, Parti Meclisi'nde kendisini eleştirirken: "Sen Nazım demeç verdi diye, bana onu partiden atmayı emrettin. Şimdi ayni işi sen yapıyorsun" demiş ve bir yanıt da alamamıştır. Niyazi, hayattadır ve numarası da yukarıda yazılıdır.
Sayın Özgür'ün bir türlü anlamadığı ve öyle de görülüyor ki hiç anlayamayacağı bir mesele de benim self determinasyon kavramına yaklaşımımdır. Bu konuda birkaç kitap yazdığım için ayrıntılara girmeyeceğim ama bu hak, özgünlüğü olan her halkın hakkıdır. "Kullanılması kötü sonuç verecekse ona karşı olunur" diyenlere, bir defa daha Lenin'in Ulusların Kaderlerini Tayin Etme Hakkı isimli çalışmasını okumalarını öneriyorum. Boşanma Hakkı'nı savunmakla, aileye karşı olmak, farklı şeylerdir. Hem seçimlerimize müdahale oldu diye bağırıp; hem de egemen olmamalıyız diye görüş ileri sürmek, ancak fikirsel bir sefaletin göstergesidir. "Kuzeye karşı egemen, ama güneye karşı egemen değiliz" gibi bir teze o zaman da karşı çıktım, şimdi de karşı çıkarım. Naci ve orada yazdığım arkadaşlar da o günlerde böyle düşündüklerini söylüyorlardı. Ömer ile Hasan'ın samimiyetlerini bilmem! Zira o günlerde önce benimle toplantı düzenleyip anlaşmışlar, sonra da beni Özker Özgür'e ihbar edip, satmışlardı. Güvenilir adamlar, değillerdir.
Şimdi artık "sayın" diyemeyeceğim, zira Özker Özgür, eski huyunun hiç çıkmayacağını kanıtlarcasına, "faşizan bir partiden belediye başkanlığı" falan diyerek, aklınca belden aşağıya vurmaya da çalıştığı söyleşide, terbiye ve etik sınırları da zorlamaktadır. Benim kim ve ne olduğumun kanıtı, yaşam tarzımdır. Kendisinin, terfii hevesiyle 1973 Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesinde, Rauf Denktaş'ın kapısının önünde çektirdiği, CTP'nin adayı Ahmet Mithat Berberoğlu'na karşı, Denktaş'a "destek" fotoğrafını basına dağıtmamı ister mi? Meraklısı, Aşama dergisinde bulabilir... Bir de emekli öğretmen Halil Kara'yı arayıp, Özker Özgür'ün İlkokul Öğretmenler Sendikası kurulurken, bir çavuşluk karşılığında neler yaptığını ve mücahitliğinin Lefkoşa'daki bölümünde kimin yanında çalıştığını, sorup öğrenin... Volkan gazetesinin ilk sayısında, benim de bir yazımın olduğu, doğrudur. Gazetenin çizgisinin ne olduğunu görür görmez, oraya yazı vermeyi durdurduğum gibi, BRT'de de halkın önünde açıkca Sabahattin İsmail'e neden orada yazmadığımı söyledim. Özker Özgür'ün Volkan'ın öncülü Nacak'ta kaç tane yazısı var, açıklayayım mı? Adınızdan, oğlu olduğunuzu anladığım için, bir evlâdın babasına olan saygısını zedelememek için, bu konuyu burada keseceğim. Ama bir de tazminat meselelerini anlatmaya başlarsam, sanırım var olduğunu sandığı karizması, büyük yara alır. Kendisini, o CTP başkanı, ben de CTP üyesi iken de hiç beğenmediğim, yeteneksiz bulduğum ve hiç sevmediğim doğrudur. Ama ona karşı olmamın esas nedeni, her güne göre farklı ve bilgisizce konuşması idi... Yine, ayni şeyleri yapıyor... Kaybettiği kurultay öncesinde beni evine çağırıp, destek istiyor; bu desteği alamayınca, belden aşağıya saldırıyor. Çok ayıp...
Mehmet Ali Talat'ın söylediklerine gelince:
Şimdi nasıldır bilmem ama benim CTP'de olduğum yıllarda, CTP organlarında öyle onun anlattığı gibi bir demokratik ortam, yoktu. Ne Özker Özgür ne de o doğru söylemiyorlar. Onların aklına uyan şeyler tartışılır, başkasını söylemek, afaroz edilmenize yol açardı. Bunun en güzel örneğini de Mehmet Ali sözkonusu ettiğimiz söyleşide gösteriyor. Bana neden karşı olduğu ile ilgili benim tespitime karşı çıkıp, "organ dışı faaliyet gösteriyordu" diyor... Buna, gülünür! Bir adamın her türlü rgana girmemesi için özel kampanyalar düzenleyip, sonra da "bu konu organda konuşulur, sen organın üyesi değilsin, konuşamazsın" demek, ne de güzel bir fikir serbestisi, söyler misiniz? Peki, bu "konular organlarda tarışılır" ilkesi, cihan şumül bir ilke midir? Hayır! Örneğin Fransız Sosyalist Partisi tüzüğü, fikir aykırılıklarının organda tartışılmasını yasaklar. Meraklısı Duverger'in Siyasal Partiler isimli eserine bakabilir. Orada denilir ki: Organda iş yapılır, fikir aykırılıkları organ dışında tartışılır. Bu, benim de görüşüm idi! Ve Mehmet Ali, işte bu "GÖRÜŞ" yüzünden, bana karşıymış! Pek, demokratik... Tam da "açık toplumcu" bir lider olmuş, benimle tartışmayalı...
Benim neden CTP'den ayrıldıktan sonra "yazar" olduğumu merak ediyor musunuz, sevgili Birikim? Zira orada iken, yazdıklarımı birileri denetler ve "yayınlamamamı" tavsiye ederdi! Öntaç Düzgün'ün bana "Kitap yazma! Kitap yazınca, üyelerin aklına Sabahattin gelir" dediğini anımsarım...
Sevgili Birikim ve Hamamböcüleri, bizim yirmiyıl önceki tartışmalarımızla, sizin bugünün dünyasını çözümlemeniz, elbette ki mümkün değildir. Ama dikkatinizi çekmek isterim ki Marx'a karşı olan Popper'in "Açık Toplum" teorileri, ya da Bodriar'ın "similasyon teorileri" ile Marxizm'i birbirine karıştırarak da devrimcilik edilemez. Şu Lucien Fabvre'ın deyimi ile "klâsik Alman filozofu Marx'ı", bir okuyun... Kulaktan değil ama... Onu anlamak için, Klâsik Yunan düşünürlerini, Aydınlanma filozoflarını, Kant'ı ve mutlaka Hegel'i de önceden okuyun. Sonra da Lenin, Dimitrof, Trotsky'ye bir göz atın. Onlardan sonra da çağdaş düşünürleri bir gözden geçirin. Bu uzun bir yol ama dünyayı değiştirmek gibi büyük iddiaları olan insanlar, bir yandan emek en yüce değerdir deyip, öte yandan da kestirmeden payelere konmayı beklememeliler, değil mi? Varmak istediğiniz hedefe varabilecek başka bir yol da yoktur.
Bu notumu da yayınlar mısınız?
Nazım Beratlı