Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 8 Eylul 2001
Birikim Özgür

Duygu Özgürlüğü ve Bir Derleme

Bu haftaki yazımızda basit bir kavram önerdik okuyucularımıza. Bunun yanında Internet'ten bize ulaşan birkaç tane yazıyı da sizlerle paylaşmak istedik. Aşağıdaki bağlantılar yazıları okurken işinizi kolaylaştırır diye umuyoruz.

Politika ve Duyguların Hakimiyeti

Bir Öneri: "Duygu Özgürlüğü" Kavramı

Dost Biriktirmek!

Teşekkürler Yavrum

Sevgiyle Kal ... Sevgiyi Yüreğinden Eksik Etme!

Sen'le Sohbet...

Bitişin Çığlığı

Yaşa!...

Dostum...

İyi Düşünün

Muhbir Vatandaş

Çocuğunuzdan Mektup Var!

Bilir Misin ?

Trafik ve İnsan Hayatı

Son Sözler: Duygu Özgürlüğünün İnsan Hayatındaki Önemi

 

 

 

Politika ve Duyguların Hakimiyeti

Bir dostla sohbet ediyoruz geçenlerde…

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda “karamsar” arkadaş… Ülkesi insanına güvenini kaybetmiş…

“Çok mu zor?” diyoruz… İnsanlığın yüzyıllarca üzerinde kafa patlatarak ortaya koyduğu belirli kriterleri hayata geçirmek gerçekten imkansız mı?

Çok mu zor hapishanedeki aydın insanlara özgürlüklerini teslim etmek? Çok mu zor işkencenin önüne geçmek? Çok mu zor Kürt sorununda “aklın silahı barıştır” diyebilmek ve soruna akılcı bir çözüm bulmak? Çok mu zor Kıbrıs’ta BM kararları çerçevesinde bir çözümün önünü açmak?

Kabul, Türk insanının önünde kocaman bir duvar var… Yüzyıllarca üzerinde kafa patlatılmış felsefelerden önce “ulusal değerler” gelir. İnsanların duyguları milli bakış açısıyla yönlendirilir. Bir akıl ürünü olan “milliyetçilik” aklın diğer ürünlerinden daha öndedir. Hal böyle olunca “ulus devlet”in tüm dünyada tarihin tozlu sayfalarında kaldığını görebilmek zorlaşabiliyor. Türkiye’de “İttihak ve Terakki” anlayışı hakim olabiliyor devlet yönetimine… Kıbrıs’ta BEYyönetimi varlığını sürdürebiliyor. Duygusallık gibi belkide dünyanın en güçlü silahına sahip milliyetçi çevreler istedikleri gibi at koşturabiliyorlar bugün bile.

Sorunların sınıfsal bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini biliriz. Yöneten burjuva sınıfı olduğu zaman burjuva demokrasisi daha sağlıklı bir şekil alacaktır. Türkiye’de ve Kıbrıs’ta “çaba” bu yöndedir şu sıralar…

Türk Lirası’na sahip çıkmak iş çevrelerinin görevi olmalı… Yapmaya çalışıyorlar…

Kıbrıs’ta toplum kendi kendini yönetemiyorsa, iş çevrelerinin de bu duruma kaygıyla yaklaşmaları gerekirdi. Yavaş yavaş ses yükseltmeye başlıyorlar. Ticaret Odası’nın “anlamlı” çıkışını bu şekilde değerlendiriyoruz.

Önemli olan nokta şudur: Bu çevreler yıllardır “bayrak” arkasına gizlenip her türlü pisliği yapanların yanında olmadılar mı? Bugün eğer burjuva sınıfının gerçekten yönetimde söz sahibi olmasını istiyorlarsa, “bayrak” hiçe sayılmayacaktır. Doğal karşılamak gerekir. Baykal’ın şu deyişi bu konudada tekrarlanabilir: “Cam köşkte yaşayanlar komşularına taş atmazlar…”

Ne de olsa onların ideali dünyadaki demokrasi düzeyine erişmek… Bizim idealimiz “sosyalizm”.. Dünyaya “insanlık” hakim olsun, özgürlükler sadece parası olanın işine yaramasın…

Yinede AB süreci hem bizim için hem de onlar için önemlidir. AB üyesi olmak zorundayız. Nefes borusu tıkanmış bir toplum değil akıl yoluyla sorunların üzerine gidebilen bir toplum olmak istiyoruz.

Dedik işte… En önemli engel toplumdaki bireyleri adeta paralize eden duygusal silahlar… Biz her ne kadar da bu duygusal silahları ucuz söylemler olarak nitelendirsek de yığınlar etkilenebiliyor bu silahlardan…

Nereye varmak istiyoruz?

Politik anlamda ilerlemenin önünde yapay olarak yaratılmış duygusal engeller konmuş birkere.

Bu noktadan hareketle “duygu” kelimesini cımbızla çekip üzerinde tartışmak gerekir.

Ne kadar özgürüz?

Politik duruşumuzu duygular ne derece etkileyebilmeli? Bunun bir sınırı olmalı mı?

Politika penceresinden “duygular” böyle tartışılmalı.

[başa dön]

***

Bir Öneri: "Duygu Özgürlüğü" Kavramı

“Duygular”…

Kabul etsek de etmesek de hayatın her satırına hakim duygular…

“Duygusal”, zoru sever, zoru yaşar…

Duygularını kaybetmiş insanlar hayata hep maddi yönüyle yaklaşır, depolitize edilmişliğin keyfini çıkarır bir anlamda…

Para, pul… Ev, araba…

Bu düzende çalışan insanların maalesef maddi yönleri duygusallıklarıyla ters orantılıdır… Tıpkı insanlıklarıyla olduğu gibi…

En güzel duygu olan “sevgi” bile maddi pencereden yaşanılır… Sahip olmak mutluluktur onlar için…

Halbuki “Hayatım Ben Senle Varım” derken, “Hayatı güzelleştiren herşey aşktır” dememiş miydik? Bir yudum sevgi… Özlem..

Düşünce özgürlüğü kadar duygu özgürlüğü de önemlidir!

Serbest bırakmak lazım duyguları… Hayatı güzelleştiriyorlarsa, yaşanmalı duygular…

Nereye kadar? “Hayatım Ben Senle Yok Oldum!” dedirtmeyecek noktaya kadar!

Hayatta o kadar çok güzel şey var ki yaşanacak… Hiçbir duygu bunların önüne geçememeli… Ölüm bile! Hatta ölümden de acı bir şey olan “ayrılık” bile! Neden daha acıdır ayrılık ölümden? Ölenle ölünmez… Ayrılık ise ölmemiş birini içinizde öldürme çabasından başka birşey değildir. Yaşayan, konuşan, gülen… O’nu öldüremezsiniz içinizde… Yıllar geçer gider, O’nun her an karşınıza çıkabileceği ihtimali hep peşinizi kovalar. Buna rağmen ayrılık bile sizi “hayatım ben senle varım” noktasından geriye götürmemeli… Gerçek olan hayatınızda olanlar, sizin mutluluğunuza mutluluk katanlardır… Bu bir sevgilidir, bu bir “tost makinesidir” yeri geldiğinde… (20 Şubat tarihli ‘Hayatım Ben Senle Varım’ başlıklı yazımızı okuyanlar ne demek istediğimizi daha kolay anlayacaktır)

“Benim en saygı duyduğum, en kutsal saydığım duygudur, aşk.. Burada sınır tanımam.. Herkesin, herkese aşık olma hakkı vardır. Hiç kimse, sevgisinden, aşkından dolayı eleştirilemez. Hele iki kişi birbirine tutkunsa, bu, hiçbir hukuksal, ya da toplumsal kuralla yargılanamaz..” diyebildik mi biz hiç?

Sevgili dostlar,

Duygular politik bakış açımızı daraltadursunlar, “duygu özgürlüğü” şeklinde ifade edilen bir politik, insanı içinde barındıran bakış açısını savunmak her insanın görevi değil midir?

Bunu ne kendi için ne de çevresindekiler için savunamayan depolitize insana söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

Internet’in sınırsız özgürlükle özdeşleştiğini, insanlığın önündeki maddi ve manevi tüm engelleri ortadan kaldıracak en önemli araç olduğunu, teknolojik devrimin insana çağ atlattığını defalarca anlattık. Eğitim alanında yaşananlara ve yaşanacaklara, Internet’in sağladığı ve sağlayacağı avantajlara kefiliz.

Internet’in “duygu özgürlüğü” kavramı sözkonusu olunca getirdikleri ve götürdüklerini her zaman tartışmaya hazırız.

Internet ve “duygu özgürlüğü” kavramlarını tartışırken şu benzetme gerçekçi olur mu:

İnsanlar bilim yapar… İnsanlar bilim dünyasında ilerlemeyi bireysel bir hedef olarak saptar ve hayat boyu bunun için uğraş verir. İnsanlar bilimin asıl hedefini yani insanlık dinini yaşatmayı ve geliştirmeyi kendilerine ne kadar amaç olarak edinirler?

Comte pozitivizmi ortaya atarken tüm dinlere karşı bir insanlık dini önermişti. Bunu bilirler mi? Bireysel hedeflerini saptarken dini ne kadar sorgularlar? Din olgusunu eleştirmek akıllarına hiç gelir mi?

İşte Internet’te de duygular böyle yaşanır. Din olgusunu sorgulamaksızın bilim yapmak gibi birşey… Milyonlarca “duygu yüklü” yazılar gezinir Internet üzerinde. Hiçbirisi insanlığı “duygu özgürlüğü” bağlamında ileriye taşımaz…

Ne zaman ki “duygu özgürlüğü” anlaşılır bir kavram olarak toplumun tabularının önüne geçer, o gün artık Internet üzerindeki duygu paylaşımları da anlam kazanır… Şu bir gerçek ki buz dağının altını göremeden yaşanan duygu yüklü paylaşımlar “duygu özgürlüğü” kavramını geliştirmeye zerre kadar fayda sağlamamaktadır.

Madalyonun birde diğer yüzü vardır. “Duygu özgürlüğü” kavramına katkısı olmasa da Internet’in sağladığı bilgi paylaşımına olanak sağlayan ortam, duygu yüklü satırları da bilgisayarlarımıza taşıyabilmektedir. Milyonlarca satır… Şiirler, şarkılar…

Internet, kitapların yerini tutamamış olsa da duygu yüklü satırları bizlere ulaştırmaya, sıradan günümüze bir damla duygu katmaya yarıyor. Bunları içselleştirebilmenin tek yolu “duygu özgürlüğü” kavramına katkı koymaktır. Yani… Sadece okumak değil… Yaşatmak gerekir o satırları…

[başa dön]

***

Dost Biriktirmek!

O milyonlarca satırdan birkaç yüz tanesini paylaşmak ister misiniz? Yalnız başınıza bilgisayar başında oturuyorken size hayatınızın bir parçasını yüzünüze çarparcasına anlatan satırlar… Yalnızlığınıza ortak olabilir mi? Bu da apayrı bir polemik konusu…

Bazılarının kim tarafından kaleme alındığını bilmeyiz bile… İşte onlardan bir tanesi… Eğer bir dostunuz sizi bir konuda suçlamış ve yargısız infaz yöntemiyle sizinle konuşmak gereği bile hissetmeden dostluğunuzu kesip atabilmişse… O’na söyleyecek sözünüz vardır… Günümüz insanının “dost biriktirmek” konusundaki zayıflığını şu satırlar yeterince açıklıkla anlatıyor mu?

***

Dostluk nedir?
Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma... Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki.. Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu.
Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor.
Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor:
Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor?
Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı, dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı. Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş.
Bir adam gelmiş. "Hocam" demiş! "Eşeğimi yitirdim..." Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş:
"İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?" diye sormuş.
Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,"Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.
Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister... Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim..."
İnsan biriktiren yaratık...
Şan, söhret biriktiriyor...
Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor.
Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya, Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'na, Unkapanı'nda Horhor'a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi...
Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.

[başa dön]

***

Annesiniz… Çocuğunuzla ilgili pişmanlıklarınız yok mudur? Çocuğunuzu haksız yere azarladığınız zamanlar… Tam canevinizden vurur sizi yalnızken okuduğunuz satırlar… Acaba diyorsunuz… Çocuklarıma bundan böyle daha dikkatli davranabilsem…

***

Teşekkürler Yavrum…

Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı,huzur içindesin. Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını farkettim. Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.

Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. "Yine mi?" dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana "Hoşçakal, anneciğim!" dedin.

Öğleden sonra, sen odanda oynayıp,yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon konuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, "Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!" Bana "Peki, anneciğim." dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.

Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, "Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?" diye sordun. Sana kesin bir dille, "Bu gece olmaz." dedim, "Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı !" Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, "Şimdi ne istiyorsun?" diye sordum aksi bir ses tonuyla.

Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, "İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!" dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.

Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.

Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım. Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim, çocuğum, öğretmenim, arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.

Teşekkürler yavrum…

[başa dön]

***

Hiç tanımadığınız birisine vuruldunuz mu? Vurulmamışsınızdır belkide… Somutta var olmayana, bir hayal ürününe yazılmışsa da sevgiyi yücelten bu satırları okumak hoşunuza gitmez mi? Yoğun iş gününde bir kahve molasında sevgi üzerine yazılmış sözler sizi tazelemez mi?

***

Sevgiyle Kal ... Sevgiyi Yüreğinden Eksik Etme!

Kendimle savaşım ve duygularımla verdiğim o sayılı mücadele sanırım bu gece sona erdi. Ve ben ilk defa demir kapıların ardında gizli güneşimin senin yüreğine doğmasına izin verdim.
Hiç böyle olmamıştım ben bilmem, belki de olmuştum... Gökyüzünü izledim bütün gün. Ve ağaçları ve kuşları ve seni...
Öyle huzur dolu ve öyle mutluydum ki, içimde taşıdığım ve ağır diye nitelendirdiğim bu sonsuz sevginin aslında beni yenileyen tek duygu olduğunu farkettim her tebessümde.
Çünkü, gözlerimde senin derinliğin, ellerimde senin sıcaklığın ve ruhumdaki varlığınla beni sen, sadece sen yaşatıyordun...
Ve artık ağır gelmiyordu bu aşk bana. Özümdeydi ve bir parçamdı tıpkı senin gibi... Aşık olmaktan utanmadım bu gece...
Eskiden hafif derdim bu yüce duyguya, sadece hafif... Belkide gereksiz bulurdum, bilmiyorum.
Kalpte derin, koparması zor ve sürekli içerilere işleyen korkunç bir yara olduğunu düşünürdüm aşkın. Belki de doğru... Yaraydı.
Ama gelişimini izlediğin ve kendi ellerinle iyileştirdiğin bir yaraydı bu. Şimdi, kalbimdeki yaranın acısı, o yürek yanması daha da büyüyor.
Bu çektiğim acı, sana olan sevgimi yüceltiyor, sonsuzlaştırıyor adeta...
Bilmezdim duyguların en yücesini bu derde düşmeden önce ve hissetmezdim hiçbir insanı böyle yüreğimde seni sevmeden önce...
Bu gece odamın duvarları haykırdı bana, "Aptal! Bunun adı aşk." diye.
Ve susturamadım kalbimin çığlıklarını... Derken gözyaşlarım ve hıçkırıklarım bozdu gecenin bütün o güzelim sessizliğini ve uyandırdı beni tatlı rüyamdan.
Sen rüya idin, ben rüya idim ve yaşam koskocaman bir rüya idi yalnızca... Beni sana bağlayansa gördüğüm rüyanın en büyülü, en şehvetli anıydı sadece...
Biliyorum, sen beni hiç tanıyamayacaksın. Belki, hiçbir zaman cesaretimi toplayıp konuşamayacağım seninle; Ama senin o büyülü sevginle yaşayacağım.

Kimbilir... Belki de bir gün, bir yerde görüşmek ümidiyle... Sonsuz Sevgiyle Kal... Sevgiyi yüreğinden hiç ama hiç eksik etme...

[başa dön]

 

***

Hayata dair tanımlayıcı kısa cümlecikler… Akıl yoluyla duyguları harekete geçiren… Bakmayın etrafınızda duyguyla mantığı çatıştıran, akılcılığı savunmayı duyguları, arzuları dışlamak sanan insan suretlerine… Duygular da akılla yoğrulur…

***

Sen'le Sohbet...

Sevmek...

"Sevmek" dedim.
"Yoluna ölmek" dedi.

"Yol" dedim.
"Alıp başını gitmek" dedi.

"Gitmek" dedim.
Bir "Ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi.

"Dost" dedim.
Durdu. Bana baktı. "Dost" diye mırıldandı.
"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi.

"Yürek" dedim.
"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.

"Dünya" dedim.
"Hayatın bir yüzü" dedi.

"Yüz" dedim.
"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi.

"Giz" dedim.
"Hep çözmeye çalıştığım" dedi.

"Çalışmak" dedim.
"Bitmeyecek öykü" dedi.

"Öykü" dedim.
"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi.

"Gizlemek" dedim.
"İşte, her şeyin bitimi" dedi.

"Şey" dedim.
"Sevda" dedi.

"Sevda" dedim.
"Peşinden koştuğum" dedi.

"Koşmak" dedim.
"Hayat, bir maraton" dedi.

"Hayat" dedim.
"Öyle kısa ki!" dedi.

"Niçin kısa?" diye sordum.
"Yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.

"Yaşanması gereken ne var? " diye sordum.
"Aşk" dedi.

"Kaç kere?" diye sordum.
"Bin kere" dedi, "Milyon kere"

"Neden bir kere değil?" diye sordum.
"Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi.

"Önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum.
"Keşke olsa" dedi, "Ama önce yoğrulmak gerek"

"Acı çekmek mi?" diye sordum.
"Evet, aşk acısında yok olmak" dedi.

"Yok olunca!" dedim.
"İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın" dedi.

"Gerçek aşk!" dedim.
"Büyük o!" dedi.

Durdum. Durdum. Ve sustum!

"Neden sustun?" diye sordu.
"Yüreğim titredi sanki" dedim.

"Neden?" diye sordu.
"Bilmiyorum" dedim. "Büyük O!"

"Evet" dedi, "Büyük O!"
"Nerede?" diye sordum.

"Her yerde" dedi.

"Nasıl?" diye sordum.
"Yüreğini aç" dedi.

"Yüreğimi açmak!" dedim.
"Bir tebessümle bak her şeye" dedi.

"Tebessüm" dedim.
"Her kapının anahtarı" dedi.

"Kapı" dedim.
"Girmeden bilemezsin" dedi.

"Ya korku!" dedim.
"Bilinmeyenden korkar insan" dedi.

"Ben bilmiyorum" dedim.
"Neyi?" diye sordu.

"Ben'i" dedim.
"Sen kimsin?" diye sordu.

"Ben kimim?" diye sordum.
"Sevgiyle beslenensin" dedi.

"Kimin sevgisiyle?" diye sordum.
"Büyük O'nun" dedi.

Durdum. Durdum. Yine sustum.

"Kimsin?" diye sordum.

"SEN'im" dedi.

[başa dön]

 

***

Hiç “Bitişin Çığlığı”nı hissettiniz mi içinizde? Ayrılmanın zorluğunu tattınız mı? Yine Internet’ten bize ulaşmış satırlar imdadımıza yetişiyor… Yaşananlar adeta gözünüzün önünden geçip gidiyor. Doğal olarak herkes mutlaka hayatının bir döneminde yaşamıştır bazı sonlar… Sevgilisinden ayrılmıştır mesela… Ölümden bile zor olan ayrılık tecrübesinden nasibini almıştır…

***

Bitişin Çığlığı

Kararınız ne olursa olsun acı çekeceğinizi bildiğiniz durumlarda, bir karara varmak çok güçtür. Özellikle sevgi ilişkilerini bitirirken, ayrılıkların da başlangıcında. Bir şey olur, bir şey yaşanır ya da olması gereken gerçekleşmez. İşte o zaman içinden bir parça kopar insanın. "Bu bana göre değil, hak etmiyorum ben bunları" diye düşünür.

Aşk varsa, sevgi oluşmaya başlamışsa, başını hızla bir yere vurduğunda hissettiği acıdan daha keskin bir acı kaplar ruhunu. İsyan etmek, bağırmak, çağırmak, "kendine gel, yaptığını fark et" demek ister. İlk sarsıntı bazen bir kucaklaşmayla, bazen bir özür ya da özrü sembolize eden bir davranışla, daha kötüsü bazen hiç konuşulmadan geçer gider. Ama ardı arkası kesilmiyorsa incinmelerin ya da farklılıklardaki yansımaların, yürekteki acı büyür iyice. Ve başlar çatışma.

Yürek, ilkel toplumlardaki tamtamların çığlığıyla sarsılırken, akıl yüreği sakinleştirmeye, çözüm üretmeye çabalar. Paramparça hisseder kendini insan. Benliğe, doğrulara, sağlıklı birlikteliğe duyulan özlemle, sevgiliye duyulan özlem arasında takılı kalır. İlkel çalgıların ve çığlığın ritmi artarsa eğer, yani var olanlara yenileri eklenirse, akıl daha çok frene basar. Bu kez "kendine gel !" denen, kendisidir. Çünkü aynada görülen, göz kapakları düşmüş, dudakları sarkmış yüz, artık mutlu degildir.

Yapılacak tek bir şey vardır. "Ya olduğu gibi kabul et ve acı çekme ya da çık git." Bilir bilmesine bunu yürek de, gitmeyi istemez. Bedenini uzaklaştırmayı değil, onu göğsüne sokmayı ister. Sarılmak, daha çok bir olmak.

Hele bir de paylaşılan zaman ve yaşam parçaları çoksa, umutlar ve hedefler beraber konduysa, emek harcandıysa var olmak için, daha da güçleşir gitmek. Tüm bunlar yaşanırken benlikte ve ruhta, artık bir arada oluşun da tadı kalmaz. Çünkü, ne, bir olunabilir bu sorularla, ne de gidilebilir bu özlemle. Tamtamın sopası, her soluğa denk düşer böylesi zamanlarda. "Seni Seviyorum" o ilkel sestir aslında. Sevgi yener mi aklı? Bazen. Ama hep o incinmeye, yeniden hayal kırıklığına uğramaya hazır oluş halde sürer ilişki. Kişi, bilir bir gün bağların kopacağını. Sadece süreyi uzatmaya, kopuşu geciktirmeye yarıyordur davranışları.

Bazen de akıl galip çıkar, yüreği de yanına çekerek. "Tamam" diye düşünür insan. "Onu çok seviyorum. Bedeninin sıcaklığını, sarılmasını özlüyorum. Ama kumaşın dokuması farkli işte. Tutmuyor birbirini. Farklılıklar, olanlar ya da olmayanlar bu kadar sarsıyorsa beni; kendimi, 'ben'ime olan saygımı korumak için bitirmeliyim ilişkimizi."

Ve geriye dönüp yaşananlara bakar. "Denemediğim yol kalmış mı? Yeterince süre vermiş miyim sorunların çözümü için? Çaba göstermiş miyim gerçekten?" diye sorar. Her şey denenmişse bile, son bir sanş vermeden ilişkiye, çıkıp gidemez. "Şu olaya, bu zamana kadar yaşarım, yaşatmaya çalışırım sevgimi. Tekrar oturur konuşur, anlatmaya, anlamaya çabalar,olamazlığına emin olmadan koparmam içimdeki duyguyu"diye düşünür. Ve yaşar.

Eğer sevgi gerçekse, kişilikler sağlıklıysa, farklılıklar aşılamaz boyutta değilse, çözülür sorunlar. Ama aksi durumda, tek yol kalır hayatta. Gidiş. Hem de gelişi olmayan bir gidiş. Denenmiş elbisenin provasının olmayacağını bilerek, geride hiçbir şüphe, akılda hiçbir keşke, yürekte hiçbir ümit bırakmadan, çıkıp gidilir.

Acı çekilmez mi? Hem de nasıl çekilir. Yine de bilir ki insan, beraber olduğu sürece hep acı çekecek., acı çekme ihtimaline karşı hep tetikte duracak, mutluluk,huzur üretemeyecek.

Bu yüzden haykırır yüreğinin olanca gücüyle: "Hadi şimdi vurun bakalım tamtamlar. Şimdi daha hızlı, daha güçlü çığlıklar atın. Başka ses duyamaz hale getirin beni. Ama ben gidiyorum. Çünkü bir süre sonra susacağınızı biliyorum. Alın bir vuruş da benden. Biten ilişkiye, gönderilen sevgiliye, içimdeki acıya! Yine de gidiyorum." 

[başa dön]

 

***

Bir bakarsınız hiç hesapta yokken Aziz Nesin hayatınızda. İnsanların kafasına vura vura uyutulmuşluklarını anlatan Aziz Nesin’in yaşama dair satırlarını sürpriz bir e-mail aktarır bizlere… Aşağıdaki satırları daha önce okumamış olanlar mutlaka merak edecektir Aziz Nesin’in yaşama, sevgiye, aşka, yalnızlığa hangi pencereden baktığını…

***

Yaşa!...

Her şeye boşver, dolu dolu yaşa.

Madem ki bir aşkın var, ne güzel, tadını çıkar...

Sanki ayıp bir şeymiş de utanıyormuşsun gibi
yazmışsın bana...

Her şeye boşver ve aşkı yaşa... İlle de
büyük aşk olması gerekmez; yaşanan her aşk
büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil...

Çok büyük umutlar bağlama, yarını hiç düşünmeden,
günü gününe sev, sevginin tadını çıkar...

Sevgide geleceği düşünürsen aşkı,
bombok edersin. Sakın haaa...
Sonsuz, monsuz diye karşındakinin başını yeme...

Her şeye boşver; öylesine sev ki,
sevdiğini bile umursama, salt kendin için sev,
bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle...

Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın
sevgiler kalır sonunda, ne şu, ne de bu...

Bütün onlar, aşkı yaşamak için gerekli olan
- ne yazık ki gerekli olan- gereklerdir.

Aslolan aşktır yaşamda...

Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye
aşkı yaşayarak sev...

İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme...
İster sürer, ister sürmez... Sen o anı yaşa yeter ki...

Yitirdiğin zaman; yaşadıklarını kazanmış olacaksın...
Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç
düşünme; çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da...

Anılar kazanıyorsun daha ne...
İç o zaman, sarhoş ol...

Yüce şeyler düşünme severken,
sevgiyi berbat edersin; çünkü sevginin
kendisinden daha yüce bir şey olamaz..

Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan...

Sakın kuşkulara kapılma.
Karşındakini didikleme, yiyip bitirme...

Türk gelenekleri, görenekleri öyle...
Sakın bu aptallığı yapma...

Severken yirmi yıl sonrasını değil,

yirmi dakika sonrasını bile düşünme,
sevinin içine edersin...

An an yaşa, derin derin hem de...
Afferin sana...

Çok sevindim. İşe güce boşver.
Artık sana ne Surname'yi,
ne de başka şeyi soruyorum.

Keyfince yaşa, sev... Sevildikçe sev,
sevilmeyince de tastamam boşver ve
o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl...


O yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir
ve sonunda onun koynuna girmek için
kendi kollarımızla kendimizi sararız...

O zaman da hiç üzülmeyeceksin.
Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var;
günün birinde anamız bile bizi bırakır gider
ama o yalnızlığımız, biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz...

Severken bunları düşünme, lütfen yarınsız sev!

Hadi, sevgiyle öperim.
Yaşa sen !...

[başa dön]

 

***

“Dost ne işe yarar?” Hayatta belkide en karşı konulamaz tecrübedir dostluk… Hadi şu satırları birlikte okuyalım… En yakın dostunuzu aklınıza getirin. Aşağıdaki tanımlamalara ne kadar uyuyor? Siz ne kadar uyabildiniz bu tanımlamara? Dost olabildiniz mi?

 ***

Dostum...

Derdini dinleyecek bir dosta
bir an bile ihtiyacın olursa,
olacaksa eğer...

Yüzünde parıldayan gözyaşlarını silecek,
kurutacak birini,
yakınında istiyorsan eğer...

Herkesten sakladığın sırların varsa
ve onları paylaşacak birini
istiyorsan eğer...

Sıkıntılarından kurtulmak için.
bir dost elini, desteğini
arıyorsan eğer...

Zor gününü sana geçirtecek
cıvıl cıvıl bir ses istiyorsan eğer...

Sana çok önem veren
ve seni çok düşünen
birini istiyorsan eğer...

Umutlarını paylaşan,
tasalarını yumuşatmaya çalışan
birini özlüyorsan eğer...

Sana saygı duyan biriyle beraber olup,
kendini bulacaksan;
ben, benim diyeceksen eğer...

Ve etrafında olup bitenlerden
nasıl etkilendiğini anlayacak
birine ihtiyacın varsa...
Buradayım.
Burada olacağım...

[başa dön]

 

***

Bir dostum vardı. Ne zaman zor süreçler kapımızı çalsa, “Takmayalım kafamıza… Hepimiz ölmeyecek miyiz?” derdi. Duygularınızı adadığınız size ihanet mi etmiş? Borsada para mı kaybetiniz? Takmayın kafanıza… Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış. Hayatın güzelliklerini “iyi düşünün” diyor Can Dündar alttaki satırlarda. “Yayılın çimenlerin üzerine..... Acele edin.... Er veya geç... Çimenler yayılacak üzerinize...”

***

İyi Düşünün

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok "küçük şeye"e
bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine..... Acele edin....
Er veya geç... Çimenler yayılacak üzerinize...

Can Dündar

[başa dön]

 

***

Şu muhbir vatandaşa bakın hele! Nasıl da dalga geçiyor duyguları harekete geçiren güzellikleri göremeyenlerle!

***

Muhbir Vatandaş

Komiserim,
şikayetçiyim, komplo kurmuşlar.
Göğü boyamışlar,
daha bir parlak daha bir mavi .
Denizi de,
daha bir yeşil, daha bir derin.
Benden duymuş olmayın ama,
şarkıları da değiştirmişler
neşe katmışlar müziğe,
sözler de daha bir anlamlı
şiirler de öyle.
Yutturamazlar,
yollara yay döşemişler kesin
bastıkça geri tepiyor insan.
Çiçekler, ağaçlar ve kuşlar da
alet bu işe...
Bir koku, bir cıvıltı var ki havada..
Ha, bir de insanlara
rüşvet yedirmişler belli,
geçerken bakıp bakıp gülümsüyorlar.
Rüzgâr da, güneş de payını almış
daha bir serin, daha bir sıcak.
Yok canım, baharla ilgisi yok bunun.
O kıza aşık da değilim eminim.
Kesin bir komplo bu komiserim.
Şikayetçiyim!!!

İmza: Bir Muhbir

[başa dön]

 

***

Çocuk sahibi olanlara bir mektup var… Çocuk yetiştirirken nelere dikkat etmek gerektiğini, özgüven sahibi, yaratıcılığı körelmemiş bir insan yetiştirmenin gereklerini anlatan bir mektup... Çocuğunuzdan mektup var!

***

Çocuğunuzdan Mektup Var!

Sevgili anneciğim, Sevgili babacığım,

Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim: Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da, sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın. Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşılarımda özgürlük tanıyın. Beni her zaman her yerde koruyup horlamayın. Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem, daha iyi öğrenirim. Bırakın, kendi işimi, kendim göreyim. Büyüdüğümü başka nasıl anlarım yoksa. Büyümeyi çok istiyorsam da, ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin, ama beni şımartmayın da. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe, almadan edemiyorum. Bana yerli, yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca, sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurullar ve yasakların hepsini begendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlamayınca, ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce, hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan yapamıyorum. Öğütlerinizden çok, davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları
çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder. Çok konuşup, çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri ben pek duymam. Yumuşak ve
kesin sözler bende daha iyi bir iz bırakır. "Ben senin yaşındayken" diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım. Küçük yanılgılarımı
büyük suçmus gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni yaramazlıklarım için kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece, cezama katlanabilirim.
Beni dinleyin. Öğrenmeye en yakın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin, hiç değilse,
çabamı övün. Beni başkaları ile karşılaştırmayın. Umutsuzluğa kapılırım. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden ögretmeye kalkmayın. Bana süre tanıyın. Yüzde yüz
dürüst davranmadığımı gördüğünüzde ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın. Yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam da, soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın.
Unutmayın ki, bende sizi başkalarının önünde güç durumda bırakabilirim. Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca, açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz, size olan sevgimi azaltmaz, tersine, beni size daha çok yaklaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi
görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur. Bana verdikleriniz yanında benden istetediklerinizin zor olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse, bir çoğundan vazgeçebilirim, yeter ki beni ben olarak seveceğinize
olan inancım sarsılmasın. Benden "Örnek çocuk" olmamı istemezseniz, ben de sizden kusursuz anne-baba olmanızı
beklemem, severek ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin
çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım
olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
Sizi seviyorum. Çocuğunuz.

[başa dön]

 

***

Ve yaşamak… Bilir misiniz yaşamayı? Yoksa iki günlüğüne uğramış bir misafir misiniz bu handa?

***

Bilir Misin ?

Bilirmisin yalnızlık ne demek? Bilir misin
gökyüzündeki yıldızlardan medet ummayı?

Uzattın mı elini bir yıldız boyunca,
belki, tutarım diye farkında olmadan?

Uykusuz kalmayı bilir misin sabaha kadar?

Hiç küstün mü hayata?

Aslında kendinsindir küstüğün küçüğüm?

Kapatıp gözünü
hayaller kurduğun oldu mu geleceğe dair?

Bazen küçük bir masumiyet belirir
tebessümünde,
bazen gözünde hırçın bakışlar.
Kızdın mı kaderine günlerce?

Kendini tanıyamadığın oldu mu hiç?

Bazen cesaret edemeyen konuşmaya
ve bazen de hiç susmayan sen.
Sevdin mi birini?

Her yağmur yağışında saatlerce
bekledin mi sevdiğini pencerenin önünde?

Bir yudum sevgi dilendiğin
oldu mu sert bakışlardan?

Yaslanacak bir omuz aramadın mı?

Birden güldüğün oldu mu sebepsiz?

Her şiirde kendinden
bir şeyler bulmadın mı hiç?

Rüyalarda yaşadığın oldu mu hayatını,
istemediğin oldu mu uyanmayı?

Baktığın ama göremediğin oldu mu etrafı?
Ufak bir sorunu büyütüp
ölmeyi de mi istemedin hiç?

Sebebini bilmediğin bir ağırlık
çökmedi mi üstüne?

Büyüdüğünü farkedip
zamana düşman oldun mu?

Hecelerin az geldiği,
kelimelerin yetmediği
oldu mu duygularını anlatmaya?

Ağladığın oldu mu sebepsizce sabaha kadar?

Belki, sen, ağlamayı bilmiyorsundur ,
sevmeyi bilmediğin gibi.

İki damla yaş değildir ağlamak...

Önce hüzünlenmek,
sonra düşünmek, hayal etmek..

Anıları yaşamak, büyük bir özlem içinde
o küçük oyuncak bebeğe sarılmak.

İşte budur ağlamak ve yeniden yaşamak.

[başa dön]

 

***

Trafik ve İnsan Hayatı

Trafik… Hamamböcüleri’ni derin bir sessizliğe garkeden canavarın adı… İçimizi burksa da şu hikayeyi paylaşacağız. Hepimizin kulağına küpe olmalı…

***

Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafindan durduruluyordu.  Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?  Jack arabasını sağa cekti.  "İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer" diye
düşünüyordu. Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.  Bob?  Bu Polis Kiliseden Bob değil mi? Jack iyice arabasının koltuğuna sindi.  Bu durum bir cezadan daha kötüydü.  Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu.  Hemde hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.  “Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç"
"Merhaba Jack" Bob gülümsemiyordu.  "Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın" "Evet öyle" Bob umursamaz görünüyordu.  "Son günler eve hep çok geç geldim.
Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi.  Ayrıca Diana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi.  Ne demek istediğimi anlıyor musun?" "Evet ne demek istediğini anlıyorum.  Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğinide biliyorum." diye cevapladı Bob.  "Eyvah!  Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi.  Taktik değiştirmek gerekli" diye düşündü Jack "Beni kaç ile giderken
yakaladın?"  "Yetmiş.  Lütfen arabana girermisin?" dedi Bob.  "Ah Bob, bekle bir dakika lütfen.  Seni gördüğüm anda Takometreye baktim.  Sadece 65 ile gidiyordum." "Lütfen Jack, arabana gir" diye üsteledi Bob.  Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı.  Bob
not defterine birşeyler yazıyordu.  "Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyor ki" diye düşündü Jack.  Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç
Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.  Bob kapıyı tıklatıyordu.  Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı.  Bob Jack'a bir kağıt verdi ve gitti.  "Ceza değil bu" diye kendi kendine söylendi Jack.  Bir anda sevinmişti.  Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu: "Sevgili Jack, benim bir kızım vardı.  Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü.  Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı.  3 ay hapishane cezasıydı bu.  Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi.  Ama ben...  Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor.  Bin defa adamı affetmeye çalıştım.  Bin kerede başardığımı zannettim.  Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum.  Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı." Jack 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı.  Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.  Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.  Hayat çok değerli, sürekli dikkat et.  Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster.  Hiçbir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatını...

[başa dön]

 

***

Son Sözler: Duygu Özgürlüğünün İnsan Hayatındaki Önemi

Düşünce özgürlüğünü savunurken mangalda kül bırakmayız. Diğer taraftan bizim gibi düşünmeyenlere hep yüksekten bakarız…

Duygu özgürlüğü nedir bilmeyiz. Internet’te, gazetelerde, sağda solda duygusal içerik taşıyan yazılar okumaya bayılırız. Bizden daha “insan” olamaz hiçkimse! Yeri geldiğinde en sevdiğimiz cümle “Sevmek yetmiyormuş, şartlarda önemliymiş!” diyen yine bizler değil miyiz?

İşte biz bu kadar çelişik yaşarız. Bu bir umutsuz isyan değil! “Akıl ile duyguların sentezini yaşayabilmek marifet…” diyeceğiz, “duygu özgürlüğü” kavramına düşünce özgürlüğüne sahip çıkarmışcasına sarılacağız. Aksi takdirde yaşantımız bir sentez değil aklın hegemonyası altındaki matematiksel hesaplarla ifade edilebilecek bir süreç olmaktan öteye gidemeyecektir.

 

Not: Bazı yazıların yazarları bilinmediğinden isimleri aktarılamamıştır. Kimin tarafından kaleme alındığı belli olan yazıların yazarlarına değinilmiştir.


Birikim Özgür|Ana Sayfa