Aktivizm, Öteki Kavramı ve Avrupa’daki Politik Kültür
Türkiye ile ilgili sıkıntılarımız her gündeme geldiğinde aynı cümleyi sarf ediyorum:
“Amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı”.
Bu yaklaşımıma en çok da YBH’lı arkadaşlarım kızıyor.
YBH, herkesten önce AB üyeliğine dikkat çeken partimiz olma özelliğini taşır.
Sn. Durduran yıllar önce elinde kırmızı pasaport ile topluma çok önemli bir vizyon kazandırmaya çalışırken, pek çok insan kendisini ciddiye almıyor, hatta “O’na oyumu vereceğime oy pusulasını tuvalete atar, sifonu çekerim” diyordu.
Ne oldu?
Bütün o insanlar şimdi sabahın beşinde kalkıp kırmızı pasaport için kuyruğa giriyorlar...
“Siyasi partiler”, ortaya bir vizyon koyarlar ve o vizyonu hayata geçirmek adına halktan yetki isterler. Demokrasilerde yöntem budur. Demokrasi olmayan ortamlarda da yöntemin bu olması için demokrasinin enstrümanları sahiplenilir; demokrasiyi katledenlere meydan boş bırakılmaz... Boş bırakılırsa; halk bunun sebepleri üzerinde fazla durmaz, önündeki pilava bakar...
Kıbrıs’taki siyasetçiler, AB hedefini ortaya koyduktan sonra, AB normlarına uygun bir politik kültürü yerleştirmek için de çaba sarf etmeliler...
AB çatısı altındaki siyasi güçler, AB’nin geleceğini şekillendirmeye çalışırken ne gibi yöntemler kullanıyorlar?
Örneğin toplumunu temsil etme niyetinde olan Yunanistan’daki herhangi bir parti, bu ülkenin belirli bir konuda çıkarlarının uyuşmadığı bir diğer AB üyesi olan veya olmayan ülke ile nasıl iletişim kurar?
Toplum hayatında nümayişler, sivil itaatsizlik eylemleri, karşı çıkışlar, başkaldırışlar, restleşmeler ve benzeri yaklaşımlar büyük öneme sahiptir! Bunlar sayesinde bir toplum “Ben de varım” der ve kendi seçtiği, güvendiği politikacıların işini kolaylaştırır. Bu gibi eylemlere, gerektiği zaman partiler de katkı koyar ancak toplumunu temsil etme görevine aday olan partilerin esas görevi, toplumun çıkarlarını her düzeyde savunmak yani diplomasiyi en iyi şekilde kullanmaktır. Politikaların hayata geçirilmesi için çaba sarf etmek (diplomasi) ile belirli konulara insanların dikkatini çekmek (aktivizm) bambaşka iki eylem alanıdır. Bu ikisi, toplumsal hayatta paralellik gösterebilir ancak aynı şey oldukları yanılgısına da düşmemek gerekir! O nedenle, bu ikisini özdeşleştirerek, diplomasi alanında politikaların hayata geçirilmesi için görüş belirtme çabası içinde olanlara “kötü” veya “toplumu kandırıyorlar” damgası vurmak çok acımasız ve insafsız bir yaklaşımdır.
Turgut Durduran, çok değer verdiğim bir dostumdur. Samimiyetinden zerre kadar kuşku duymam. Bu nedenle daha çok diplomasi alanı kastedilerek ortaya atılmış “Amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı” şeklindeki yaklaşımıma yönelik yaptığı eleştirilerini, ismini de kullanarak ele almaktan çekinmiyorum.
Ortak çabamızın ürünü olan Hamamböcüleri Dergisi’nde, Turgut, “Üzümler çürüdüler” başlıklı bir yazı yayınlıyor...
Seçimler konusundaki tavrımı eleştirdikten sonra, sonuç paragrafında;
“Uysun bakalım bazılarımız talimatlara, devam etsinler önümüze konan çerçeveler içinde oynamaya. Halkın uyanması için çaba gösterenler her zaman vardırlar ve varolacaklardır” diyerek kendince taşı gediğine oturtuyor.
Kıbrıs’tan uzakta bir “aktivist” (Turgut sohbetlerimizde kendini böyle tanımlıyor), toplumsal devinim sonucu ortaya çıkan üç bacaklı bir seçim mücadelesinin faydadan çok zarar getireceğine inanabilir. Kıbrıs’taki aktivistlerin büyük çoğunluğunun ise seçimlerde aktif görev alma konusunda gönüllü olduklarını biliyorum.
“50 milletvekilliğinin tümünü kazansak dahi hiçbir şey olmayabilir” görüşünde olanlardanım. Yine de savaşacağız; örneğin referandum hakkımızın bir buyrukla heba edilmiş olması gibi durumlarla yeniden karşılaşmamak için çaba sarf edeceğiz!
Dolayısı ile bu hedefe yürümeliyiz... Bu, Kıbrıslı Türklerin eylemler aracılığıyla dünyaya duyurdukları politikaların hayata geçirilebilmesi için çaba sarf etmektir. Üstüne üstlük, belirli konulara insanların dikkatini çekmek çabası ile de kesinlikle çelişmiyor. Kimsenin talimatlara falan uyduğu yok... Hele halkı uyutmaya çalışmak, “seçimleri kazandığımız takdirde her yer güllük gülistanlık olacak” iddiasında bulunmak da ortaya konan çabanın bir parçası kesinlikle değil... Bilumum son tarihlerin yaşandığı dönemdeki heyecanı ve toplumsal dinamizmi yeniden yaratmak için seçim sürecinde çok çalışacak, sesimizi dünyaya bir kez daha duyurma fırsatını en iyi şekilde değerlendirmeye bakacağız. Bu inançla ve kolektif bir anlayışla yol alıyoruz...
Belli ki Turgut, bu konuda toplumla yeterince temas kuramıyor oluşundan kaynaklanan bir güvensizlik yaşıyor... Kime karşı?
Seçimleri bir varoluş eylemine, özgürleşme projemizin bir ayağına dönüştürme çabası sergileyenlere karşı...
Turgut’un seçimlere karşı çıkmak adına ortaya koyduklarını (müdahaleleri), zaten statüko karşıtları, her fırsatta topluma anlatıyor. Anlatmakla kalmıyor; bunlardan kurtulmak için toplumdan destek de talep ediyor...
AİHM’ndeki yargıçlardan destek talep etmek ayıp değil de kendi insanımızdan destek talep etmek mi ayıp oluyor?
Seçim sonucunun şimdiden belli olduğu noktasına da takılıp kalmamak gerekir! Son güne kadar çaba sarf edilecek...
“Doğru tutulursa her araç bir silahtır!”
Seçimlere böyle bakmak gerekir.
Denktaş’ın eski çağlardan kalma silahlarla saldırdığı bir ortamda, statüko karşıtlarının sarılabileceği en çağdaş araç, toplumsal uzlaşma ve kararlılığımızın somutlaştırılmasıdır.
Statükocuların kabusuna dönüşen seçimleri önemsizleştirerek, en fazla statükoya hizmet eder, statükocuların ekmeğine yağ sürmüş oluruz.
Kaldı ki bilimsel çalışmalar, sonuçların lehimize olabileceğini de gösteriyor. Seçmen listeleri asılacak, 134 bin seçmene kaç yeni seçmenin eklendiği saptanacak ve her türlü yöntemle Kıbrıslı Türklerin iradesine sahip çıkmak için elden gelen yapılacak... Gerekli görüldüğü takdirde, seçim de boykot edilecek... Gerekirse meclis de... Toplumsal dayanışma ruhu içinde, bireysel veya partisel çıkar gözetilmeksizin gerekli kararlar doğru zamanlarda verilecek. Statükodan hoşnut olmayanlar açısından üç alternatifli bir seçim yarışında, bize bu konuda en fazla güven telkin edene yaklaşacağız. Toplumsal dayanışma ve birlikte kararlar alma noktasına en yakın parti olduğu için, ben, desteğimi, BDH’ya vermekteyim. Bir başkası için diğer bir statüko karşıtı parti doğru adres olabilir... Üç koldan, bu yolu yürüyeceğiz... Kıbrıs’ın kuzeyinde şu anda hava budur. Hayatın anlamı, mücadele, aktivizm, politikaların hayata geçirilebilmesi için sarf edilen çabalara katkı koyma, kısacası toplumsal uzlaşma noktası, Kıbrıs’ın kuzeyinde bugün için bundan ibarettir. Statüko karşıtlığı ve seçimlerden maksimum kazançla çıkmak...
Sorumluluk sahibi herkesin ve her örgütün bu havayı iyi algılayıp değerlendirmelerini sağlıklı bir zemine oturtabilmelerini temenni ederim.
***
Adalı, “Aklın silahı barıştır!” demişti.
Eğer ortada bir sorun varsa, diplomasi alanında çatışmayla değil uzlaşma kültürü ile o sorunun üstesinden gelebilirsiniz...
Son zamanlarda “öteki” kavramı tüm dünyada çokça tartışılmakta.
Eğer bir sorun varsa örneğin “Rum” ile “Türk” arasında, birbirlerini ötekileştirerek ortadan kaldıramazlar o “sorunu”...
Zaten “sorunun” kaynağı da bu ötekileştirme hastalığı değil midir?
Hele hele “Türk” ile “Türk” arasındaki bir sorun, çok daha karmaşıktır ve çok daha dikkat davranmayı gerektirir...
Eğer Türkiye, Kıbrıs’ın kuzeyinde, o topraklarda yaşayan halkın toplumsal iradesini ortadan kaldıracak denli etkiliyse, diplomasi alanında Türkiye’yi yerden yere vurarak aşamazsınız bu sorunu... Eleştirirsiniz ancak ötekileştiremezsiniz...
Diplomasi alanına dair sergilediğim bu yaklaşımın temelinde kesinlikle sorunların üstünü örtme gayreti yatmıyor...
Politik arenanın bir kültürü, geleneği vardır. Hele Avrupa Birliği’nde, politik kültür, güçlü (hukuksal ve toplumsal yönden ayakları yere basan) ve yumuşak (karşı tarafı ötekileştirmeyen, rencide edici olmayan) politikalar üretme gerekliliğini o kültüre dahil olanlara veya olmak isteyenlere adeta dayatır. Eğer sonuç almak niyetindeyseniz, bu kültürü dikkate alırsınız...
Avrupa Birliği’nde böyle bir diplomasi kültürü vardır diye elbette örneğin Kıbrıslı Türkler olarak hukukun üstünlüğünden vazgeçmemizi kimse bizden beklemiyor. İnsan hakları ve hukukla ilgili konularda toplumu bilgilendirir, insanları aydınlatırsınız... Avrupa Birliği’nde de özellikle sivil toplum örgütleri zaten bunun için vardır. Ancak Avrupa Birliği’ndeki politik kültürden haberdar, tuttuğunu koparan, toplumunun birtakım duygularını sömürerek yol almaktan kaçınan, sorumsuzca hareket etmeyen politika yapıcılar ve uygulayıcılar, bildikleri her doğruyu, her zaman, her yerde söyleyemeyebileceklerinin de farkındadırlar.
Bizimki gibi çok zor şartlarda, hukukun ayaklar altına alındığı bir ülkede, böyle bir politikacı profili çizmek gerçekten çok zor. “Aydın” ile politikacının karıştırılmış olduğu, bazı aydınların ve aktivistlerin daha çok politikacı kimlikleri ile toplumda saygınlık kazanmış olmaları, işimizi daha da zorlaştırmakta... Hele şimdi seçim ortamında, kimlik karmaşası daha da fazla başımızı ağrıtacaktır.
Diğer taraftan bizim kendi şartlarımız, Avrupa’daki politik kültürü değişik algılama hakkını da bize vermiyor.
Ayak uydurmak zorundayız...
Bilmemiz gerekir ki bir toplum, aydınlığa, son kertede, sokakta değil masa başında, diplomasi ile, diplomatik dil ile çıkarılır. Bu nedenle politikayı da dışlamamak, hor görmemek gerekir.
Eğer bir toplumda her çıkarcı, ucuz politikacıya karşılık dürüst, toplumunu düşünen, saygın, ne istediğini çok iyi bilen ve diplomatik dili de kullanabilen alternatif bir politikacı yoksa, o toplum düzlüğe çıkamaz... İstedikleri kadar o toplumun insanları sokakları doldursun, meydanlarda statüko karşıtı sloganlar atsın, barış ateşleri yaksın; barış yani uzlaşma ve refah, masa başındaki müzakereler ve iletişimci yaklaşımlarla hayat bulacaktır.
Örneğin son zamanlarda biraz da ABD’nin politikalarının etkisiyle tüm dünyada yapıldığı gibi terörist faaliyetler ötekileştirilebilir.
“Öteki”, hukuk dışılık olarak tanımlanabilir...
Gelin görün ki sebebi her ne olursa olsun, özellikle diplomasi alanında, hiçbir politika yapıcısı veya uygulayıcısı, bir devleti, bir milleti veya bir dini, ötekileştiremez!
Bunun son dönemde en güzel örneklerinden birini, Yunanistan, Türkiye ile ilişkileri konusunda hayata geçirebilmiştir.
Sadece Yunanistan değil, hemen hemen tüm AB üyesi ülkeler, Türkiye ile ilişkilerini iletişime açık, karşılıklı etkileşime ve hatta deprem konusunda olduğu gibi halkların dayanışmasına dayalı bir politik kültür ekseninde yürütmektedirler.
Nitekim, Türkiye’nin AB üyeliği yolunda ilerlemesi ile demokratikleşmesinin doğru orantılı oluşu, Avrupa’daki politik kültürün başarısının da bir göstergesidir. AB, demokratikleşme konusunda Türkiye’ye güçlü ancak rencide edici olmayan (O’nu dışlamayan) politikalar çerçevesinde yaklaşarak yardımcı olabilmektedir.
Türkiye bu bölgede vardır ve bölgenin esenliği açısından, ötekileştirilmesi ve yalnızlığa itilmesi sakıncalıdır.
Biz Kıbrıslı Türkler de haliyle ayda yaşamıyoruz.
Avrupalı olduğumuzu da iddia ediyoruz...
Kıbrıs’ta çözümün önünü açacaksak, her AB üyesi toplum gibi barışı silaha dönüştürmeli, politikacılarımız aracılığıyla, bağcı ile uğraşmayı bırakıp hukukun üstünlüğü ekseninde güçlü ancak güçlü olduğu kadar da dili rencide edici olmayan politikalar ortaya koymamız şarttır.
Önceki yazılarımda teğet geçtiğim “AB normlarına uygun ve çağdaş politikanın ne olduğunu iyice kavramış Kıbrıslı Türk ayağını devreye sokabilme” cümlesinde kastedilen budur.
Böylesine sorumluluk gerektiren bir dönemde aktivistlere düşen görev ise politikacılarımıza toplumumuzun gerçek sorunlarının neler olduğunu sürekli hatırlatmak ve dünyaya gerekli mesajları vererek politikacılarımızın diplomasi alanında söyleyemeyebilecekleri birtakım şeylerin söylenmeden de karşı tarafça algılanabilmesine katkıda bulunmaktır...
Böyle bir ortamda, aktivistlerin en son yapacağı şey ise topluma güvensizlik aşılamak olsa gerek!
Kıbrıslı Türkler sokakta seslerini duyurdular!
Sıra masa başına oturmak için gerekli özveriyi ve çabayı sergilemekte...
Bu yazı Birleşik Kıbrıs Gazetesi'ne de gönderilmiştir...
copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org