Görüş, 1 Ekim 2002
Birikim Özgür
Yeşilırmak Sorunu
Geçtiğimiz günlerde “zehirlidir” denilerek imha edilen 20 ton üzümle Yeşilırmak yine Kıbrıs Gazetesi’nin ilk sayfasına taşındı.
“Üretim” denince akla gelen ilk köylerimizden birisidir Yeşilırmak… Bir başka deyişle çalışkanlığıyla, üretkenliğiyle bilinir Yeşilırmaklı…
DP-CTP hükümeti döneminde pek çok sorunun üstesinden gelmek için kolları sıvayan yurtsever politikacılarımız, ülkedeki su sorununa da kalıcı bir çözüm bulmak amacıyla projeler üretmiş, Yeşilırmak’ta bir baraj kurma fikrine odaklanmıştı. O dönemde gündeme gelen “Yeşilırmak Göleti Projesi” hala daha tartışılmaktadır. Doğaldır ki milyonlarca dolarlık bir projeyle gündeme gelen bir köyle ilgili her gelişmeyi değerlendirirken, “komplo teorileri üretmeden” ancak sözkonusu projenin etkilerini de unutmadan hareket etmek gerekir…
Yeşilırmak’ta en son yaşanan gelişmeleri “Yıldırma Politikası” olarak yorumlayan bir dostumla köyü üzerine sıklıkla sohbet ederiz. Geçenlerde yaptığımız benzer bir sohbet sırasında arkadaşıma köyü ile ilgili görüşlerini bana yazılı olarak vermesini rica ettim. O da beni kırmadı, uzunca bir metin hazırladı.
Yeşilırmak’ın yetiştirdiği pek çok genç beyinden birisi olan, zeki mi zeki, Ankara’da okuyan öğrenciler arasında toplumsal duyarlılığı ile tanınan, adeta el attığı her konuyu sonuna kadar götüren, sabırlı ve bir o kadar da azimli olan dostumun köyü ile ilgili düşüncelerini dikkatle okumamız gerekiyor.
Neden mi?
Başka Yeşilırmak yok…
Başka Kıbrıs yok…
***
Devrim Seral, köyünü ve köyünün sorunlarını anlatırken, “Bu bir su hikayesidir” diyor…Şöyle devam ediyor dostum:
Yalnız bu yazıda esas rolde “su” yok; onun yerine çilekleriyle ünlü köyüm Yeşilırmak ya da bilinen adıyla Limnidi vardır. Bu yazının öncelikli amacı köyümüzle ilgili özellikle yanlış bilinen bazı konuları ve bilgileri bilimsel esaslara da dayanarak kamuoyunun bilgisine getirmektir.
Çilesi bitmeyen bir köyümüzün gerçeklerini “köyüne aşık” bir gençten dinlemek öncelikli olmalıdır diye düşünüyoruz. Bu nedenle Devrim’in anlatımı bize göre yol göstericidir, dikkate alınmalıdır…
Eğer bir üreticinin el emeği, göz nuru üzümleri kaşla göz arasında “imha edilebiliyorsa” ve bu duruma karşı koyan köylünün “Sizin analizlerinize güvenmiyoruz; Türkiye’deki bir laboratuvardan da görüş almalıyız” şeklindeki haykırışlarına kulak tıkanıyor ve “Biz Türkiye’den gelecek sonuçlara güvenmiyoruz” denirse, üstüne üstlük üzümlerin imhası için ortaya konmuş verilerin bilimsel olmayabileceği izlenimi de varsa, toplumsal duyarlılık devreye girmelidir diye düşünüyoruz.
Herşeyin ötesinde dünyanın neresinde olursa olsun, eğer bir projenin “sosyal etki analizi” ağızlı yüzlü yapılmazsa, o projeden kimseye hayır gelmez… Tabi ki cebini dolduracak belirli odaklar dışında!
Nedir bu sosyal etki değerlendirmesi ya da analizi?
En geniş tanımıyla sosyal etki analizi dediğimiz şey, analiz yapılacak olan bölgeye (ki burada sözkonusu olan Yeşilırmak köyü ve çevresidir) getirilecek olan değişimden bölge içinde ve çevresinde yaşayan insanların ne şekilde etkileneceklerini tanımlamak, analiz etmek ve değerlendirmek için yapılan sistematik bir çabadır. Bu, sunulan alternatiflerin potansiyel etkileri hakkında hem kamuoyuna hem de karar vericilere veri sağlayacak olan kullanışlı bir araçtır. Yapılacak olan analiz sonucunda, getirilecek olan değişimin hem çevresel hem de bölgede yaşayan çeşitli sosyal gruplar (örneğin üreticiler) üzerindeki etkileri hakkında bölge halkının özellikleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak anlamlı bilgiler elde edilecektir. Ayrıca böyle bir çalışma, analiz edilen bölge dışında kalan sosyal gruplar hakkında da anlamlı bilgiler sağlayacaktır. Örneğin yapılacak olan barajla su ihtiyacının giderilmesi planlanan Lefkoşa Belediyesi ve halkı veya Ada’da faaliyet gösteren çevreci gruplar ya da üretici örgütlerinin konuyla ilgili duyarlılıkları da kamuoyuna ve karar vericilere bildirilecektir.
Bunlar bahsi geçen Yeşilırmak Göleti projesinin hayata geçirilmesinden önce uygulanmış mıdır?
Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın inşasına başlanmadan aylarca önce boru hattının geçeceği köylerde çalışmalar yapıldığı ve “sosyal etki analizi”nin dünyada ne kadar önemsendiği beyinlere kazınmışken, Yeşilırmak’a yapılacak barajla ilgili oranın yerleşikleri ne hissediyor, ne gibi yaklaşımlar sergiliyorlar; bunları bilmek ve ne pahasına olursa olsun, köylünün “rızası” alınmadan tek bir direk bile dikmenin çok ciddi sorunlar doğuracağını kavrayabilmek gerekir.
Bergama’da sosyal etki analizi yapılmadı diye yaşananları herkes biliyor… Gökova’da da yaşanan tepkiler hala belleklerdedir…
Bugün artık eğer ciddi bir maddi kaynak sağlayacaksa, kim olursa olsun, örneğin Dünya Bankası, sosyal ve çevre etki analizi araştırmaları yapılmadan tek kuruş bile projelere aktarmıyor! Türkiye Cumhuriyeti de eğer Kıbrıs’taki herhangi bir projeye maddi kaynak aktaracaksa, dünyada son yıllarda gelişen bu anlayışı doğru şekilde algılamalı ve harcanacak paranın boşa gitmemesi adına ön şart olarak sosyal etki analizi araştırmalarının tamamlanmasını talep etmelidir. Bülent Akarcalı’nın bir yazısında Türkiye adına ortaya koyduğu rahatsızlığın giderilmesi için de alternatif yöntem budur.
“Ben yaptım, oldu” anlayışı artık dünyada kalmamıştır… Hortumculardan, düzenbazlardan, devleti veya devletleri sömürenlerden kurtulmanın başka bir alternatifi de gözükmemektedir.
Dönelim Yeşilırmak’a ve Devrim’in anlatımlarına…
Devrim, köyü ile ilgili temel bilgileri bizlere şu cümlelerle aktarıyor:
Yeşilırmak’ın sorunlarını anlatmadan önce hiç bilmeyenler için bazı bilgileri vermekte yarar vardır. Köyümüz KKTC'nin en batısında yer alan bir sınır köyüdür.
Köyümüzün tarihi, insanların Kıbrıs'ta yaşamaya başladığı cilalı taş devrine kadar dayanır. Ancak esas olarak şu anda bulunduğu yerdeki yapılaşmalar 1950'ler civarında başlamıştır. Daha sonra esas olarak tarihteki önemini 1963'den 1974'e kadar Erenköy ile birlikte Kıbrıs Türk mücadele tarihine yaptığı katkılar ile göstermiştir. Şu anda köy geçimini tamamen sulu tarım üzerinden sağlamaya çalışmaktadır. Köyümüzde yüzlerce değişik tropik, subtropik bitki ve meyve yetiştirilmektedir. Bu özelliğini, köyümüze, kendine özgü bir iklim yapısı olan “mikroklima” vermektedir.
Kıbrıs’ın kuzeyine hapsolmuş Kıbrıs Türkü, “su sorunu” ile karşı karşıyadır. Bir Lefkoşalı için “su çilesi” sosyal hayatın en önemli unsurlarından birisidir. O kadar ki, en koyu sohbetler, politik tartışmalar, artık Lefkoşalı için “çeşme başında” yaşanmaktadır.
Su biz Lefkoşalılar için önemlidir de Yeşilırmaklı için önemli değil midir?
Bakın Devrim bu konuda ne diyor:
Su günümüzde uğruna savaşlar çıkarılacak kadar değerli olan bir sıvıdır. Köy bütün geçimini sulu tarımdan sağladığı için su bizim için hem vazgeçilmez hem de hayati önem taşımaktadır.
Geçimini sulu tarımdan sağlayan Yeşilırmaklı’nın su kaynakları nelerdir? Devrim buna da cevap veriyor:
Ülkemiz bir ada ülkesi olduğundan suyu sadece yağışlardan sağlayabilmektedir.
Doğal olarak köyümüz de kullandığı suyu bu yağışlardan elde etmektedir. Bu yağışlar köyümüz altında bulunan aküferi beslemekte daha sonra köyde bulunan su motorları tarafından çekilerek sulama veya içme suyu olarak kullanılmaktadır.
Şu saptamayı yapmak herhalde gerçekçi bir bakış açısıdır: Su, sadece Lefkoşalılar veya diğer büyük şehirlerde su sıkıntısı yaşayanlar açısından değil, aynı zamanda Yeşilırmaklılar için de hayati öneme sahiptir. Herşeyin ötesinde, diğer bölgelerde yaşayanlar için sorunun ciddiyeti tartışma kaldırmazken, Yeşilırmaklılar için su, aynı zamanda adeta bir geçim kaynağıdır da.
“Herkesin sorunu” olan su kıtlığına çözüm olarak önerilen Yeşilırmak’ta bir baraj inşa edilmesi projesi, “herkesi” tatmin edebilecek midir? Bu soruya Yeşilırmaklılar’ın bakış açısıyla Devrim, yanıt vermeye çalışıyor. Baraj projesini, “Köy için Baraj Sorunu” başlığı altında irdeleyen arkadaşım, projeyi kısaca şöyle özetliyor:
Köyümüzde, devlet tarafından 3. aks olarak adlandırılan kısma, yer üstü sularının boşuna akmaması için 10 milyon m3'lük bir baraj yapılmak istenmektedir. Amaç bu biriktirilecek su ile Lefkoşa'nın içme suyu sorununu gidermektir. Ancak malesef bu noktada bazı yanlışlıklara düşülmektedir. Bizim sürekli olarak dile getirdiğimiz ancak malesef hiçbir devlet yetkilisi tarafından göz önüne alınmayan ya da alınmak istenmeyen bazı noktalar vardır!
Devrim bu noktaları ise 5 başlık altında irdeliyor. Barajın yapılması istenilen yer, barajın ekolojik etkileri, barajın sosyal etkileri, barajın büyüklüğü ve diğer etkenleri sırasıyla, kaynak da belirterek aktaran Devrim’in açıklamaları şöyle:
A) Barajın Yapılacağı Yer
Barajın yapılması planlanan yer yüzünden yaklaşık olarak köyümüzün ekilebilir alanının 1/3'ü kullanılmaz duruma gelecektir. Ayrıca barajın gövde dolgusu için çevreden alınacak toprak veya kayalardan dolayı çevresel bir felaket yaşanacaktır. Biçimsel olarak köyün çevresel yapısı büyük değişikliğe uğrayacaktır.
B) Barajın Ekolojik Etkileri
Barajların yapıldıkları yerlerin iklim yapısını değiştirdiğini, özellikle çok yoğun nem yarattıkları, bilimsel olarak bilinen bir gerçektir. Bu yüzden köyümüzün en önemli özelliklerinden biri olan mikroklima özelliğini kaybedileceğinden dolayı önceleri yetiştirilen yüzlerce ürün çeşidi artık yetiştirilemeyecek hatta yetiştirilebilecek olanların da verimliliği de azalacaktır. Nemin artmasıyla sinek oranının da artması beklenen bir sonuç olduğundan Meyveciliğe çok büyük darbe vurulucak, bu yüzden kullanılan tarım ilaçlarının artması yüzünden hem tüketici hem de üretici çok büyük zarar görecektir. Ayrıca ülkemizde bazı ürünlerin pek çoğunun da en büyük üreticisi olan köyümüzdeki bu değişiklerden dolayı daha fazla dış ülkelerden gelecek mallara bağlanmak zorunda kalacağımız bilinen bir gerçektir.
C) Barajın Sosyal Etkileri
Barajın yapılması istenilen yerin arkasında kalacak toprak sahiplerinin tek geçim kaynağı ellerinden alınacağı için bu insanların göçten başka bir seçeneği kalmayacaktır. Ayrıca yapılması düşünülen baraj içme suyu için kullanılması düşünüldüğünden dolayı bu baraj suyunun hatta yeraltı suyunun da sulama için kullanılamayacağı belirtilmektedir. Bu köyümüzün yok olması anlamına gelecektir.
D) Barajın Büyüklüğü
Barajın büyüklüğü hükümet yetkilileri tarafından 10 milyon m3 olarak belirtilmektedir. Ancak bu denli büyük baraj yapılması düşünülürken devlet yetkililerin elindeki verilerin 1960'lardan kalma olması düşündürücüdür! Ayrıca son 25 yılda yağış oranlarındaki çok büyük oranlarda düşüşler yaşandığı da göz önüne alınmamaktadır. Kaynak I makalesinden de görebileceğiniz gibi Kıbrıs’ın ortalama m2'ye düşen yağış miktarı yıllık ~500 mm civarındadır. Barajın su toplama bölgesi tüm yağışın aynı kısma aktığını kabul edersek (ki bu imkansız bişeydir) 5kmX10km alandır. Yani 50km2 alan üzerinde su toplanabilmektedir. Ortalama olarak bu bölgenin toplayabileceği su miktarı 50000000m2x500mm=25 milyon m3'dür. Bu suyun %80'i buharlaşma yoluyla kayıp olduğundan(Kaynak I) kullanılabilecek su oranı 5 milyon m3 inmektedir. Kalan su miktarınında 1/3'ü yer altına sızdığını kabul edersek (Kaynak I) elimizde ~3.4 milyon m3 su kalması gerekiyor.
Ama bunlar tamamen kağıt üzerinde yapılan hesaplama ile elde edeceğimiz sonuçlardır. Burada her bölgenin değişik su çekme ya da buharlaşma oranları kesinlikle elde bilimsel veri olmadğından tam olarak bilinememektedir.
Peki gerçekten 3.4 milyon m3 su akıyor mu bu havzadan? Kesinlikle hayır! Ben son 15 yıldır köy deresinin bütün köy boyunca en fazla 5 gün aktığına tanık oldum. Zaten Kıbrıs derlerinin en büyük özellği anlık ve kalıcı olmayan bir şekilde akmalarıdır. Derenin aktığı 5 gün boyunca ortalama 2 m3/sn ile aktığını kabul edersek ~850bin m3 su akmış olur ki bunu yine devletimizin elinde hiçbir veri olmadığı için tam olarak bilmiyoruz. Bu en iyi ihtimaldir ve su oranı 1. günden sonra logaritmik olarak azaldığı da bilindiğinden dolayı en iyimser tahminle bu değere ancak ulaşabiliriz!
E) Başka Etkenler
Yukarıda D maddesinde verilen bilgiler köy halkının suyu hiç kullanmadığı kabul edilerek verilmiştir. Ancak diğer yandan köy halkı sulu tarım yaptığından gerek sulama gerek içme suyu için kullanımlar hiç dikkate alınmamıştır.
Hesaplamalara göre köy halkı da yılda 1 milyon m3'lük su harcaması yapmaktadır.
Eylül ayına gelindiğinde köyün deniz kıyısına yakın yerlerinde tuzlu su çekildiği devlet tarafından da bilinmektedir. Peki bu ne anlama geliyor? Aküfere deniz suyu saldırısı olduğu anlamına geliyor ve aşırı derecede su kullanımı olursa deniz suyunun aküferi tuzlayarak kullanılmaz hale getirmesi de beklenen bir sorundur. Bir de Chakistra mevkinde güneyde inşa edilmiş 100.000 m3'lük barajın da olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu baraj bizim su havzamız üzerinde yer almakta ve Trodos'tan gelebilecek bütün kar suyunu tutabilecek kapasitededir (Kaynak V).
Bu bilgiler ışığında, Devrim, sözkonusu projenin Lefkoşa’nın içme suyu hayalini ortadan kaldıramayacağını da şu şekilde ifade ediyor:
Yukarıda da verdiğim bilgiler doğrultusunda duruma geniş bir açı ile bakacak olursak, Yesilırmak köyünde yapılması planlanan barajın Lefkoşa’nın kanser haline gelen su ihtiyacını karşılama konusunda ne derece işe yarar ve etkili bir girişim olacağı sorusunu sormak gerekir?
Bu bağlamda Yeşilırmak köyünde yapılacak bir barajın en iyi tahminle yılda 850bin m3'lük su toplayabileceği ve bu su miktarının ancak Lefkoşa’nın 2 ya da 3 aylık su tüketimine eşdeğer olduğunu görmekteyiz. Planlandığı gibi büyüklüğü 10 milyon m3 olan bir barajın inşaası, mali kaynakların boş yere harcanacağı anlamına gelmektedir. Kaldı ki eğer proje başarılı olsa dahi bu içme suyu projesi hayata geçirildiğinde suyun getirilebilmesi için Güzelyurt-Lefkoşa su hattının kullanılması gerekecektir. Hal böyle olunca da bahsi geçen hatların yenilenmesinin ya da yeni bir boru hattının inşa edilmesinin gerekiliğini vurgulamak gerekir. Bütün bunlara ek olarak Lefkoşa’daki mevcut altyapının elverişsiz olması nedeniyle söz konusu suyun içme suyu olarak kullanılabilmesi için şebekenin tamamen yenilenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Sonuç olarak Lefkoşalı için bu içme suyu çilesi devlet tarafından söylendiği gibi Yeşilırmak Barajı ile bitmeyecektir.
Devrim’in özet bir şekilde bahsettiği olgular mutlaka dikkate alınmalıdır. Hükümet bu konularda gerekli yanıtları kamuoyuna ve köylülere vermek durumundadır. Aksi bir durumda akıllara yapılacak barajın tamamen bir rant oyunu olduğu gelmektedir. Zaten yıllardır Türkiye’den gelen paraların ne şekilde değerlendirildiği (değerlendirilemediği) de herkesin dikkatini çekmektedir. Bu durumda, esas soru şudur: Türkiye’den gelen paraların belirli bir grubun çıkarı doğrultusunda değerlendirilmesi devri kapanacak mıdır? Yoksa toplum olarak bu sorumsuzluğa göz yummaya devam mı edeceğiz?
Biz hangi proje olursa olsun, devletin veya maddi kaynağı sağlayacak olanın ne yapması gerektiğini “sosyal etki analizinin önemi” üzerinde durarak aktarmaya çalışırken ve Yeşilırmaklılar’ın “rızası olmadan” tek bir direk bile dikilemeyeceğini ortaya koyarken, Devrim’in, devletin Yeşilırmaklılar’a yaklaşımını anlatırken ortaya koydukları, bize göre düşündürücüdür, tüyler ürperticidir:
Yukarıda tek tek sıraladığımız birçok neden malesef devletimiz tarafından kesinlikle göz önüne alınmamakta hatta özellikle veriler ile ilgili bilgi isteklerimiz kesinlikle karşılanmamaktadır. Ayrıca son aşamada hiçbir haber verilmeden karara itiraz hakkımızı kullandırmamak için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişler ve bunu başararak birçok insanın malına istimlak edilmek üzere el koymuşlardır. Diğer yandan bu projenin dile getirilmesinden bu yana güç kullanmaya varan değişik şekillerde köylüyü yıldırmaktan geri durmamışlar ve korkutmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Şu anda oynanan son oyun da Yeşilırmak’taki ürünlerin zehirli olduğu konusunda haberler yayınlayarak insanların tek geçim kaynaklarını da ellerinden almaya çalışmaktır. Oyunların bunlarla da bitmeyeceğini hatta artan ve değişik şekillerde devam edeceğini bu yüzden kamuoyunun bizi yalnız birakmamasını ve iyice izlemesini istiyoruz.
Yeşilırmak köylülerine ilk aşamada önerimiz imha edilen üzümleri daha güvenilir buldukları bir laboratuvarda tahlil ettirerek topluma son dönemde yaşananların bir yıldırma politikası olduğunu ispat etmeleri ve kamuoyu desteğini arkalarına almanın şartlarını yerine getirmeleridir.
Gerek üniversiteli gençler gerekse de gazetecilerimiz üzerinde sıkça uygulanan yıldırma politikalarının bu kez de Yeşilırmaklılar’a uygulandığı fikri bizce “beklendik” bir durumdur. Toplumsal boyutta bu konuyu ele alıp Yeşilırmak üzerinde oynanan oyunları deşifre etmek durumundayız. Eğer su sorunu çözülecekse, her konuda olduğu gibi bu konuda da toplumsal bir konsenus sağlanmasını talep etmek ve Yeşilırmaklılar’ın taleplerinin gözardı edilmemesi için elden geleni yapmak hepimizin görevidir.
Ahmet Altan’ın geçtiğimiz günlerde kullandığı bir metaforu dikkatinize çekmek isteriz.
Arslan, Bufalo sürüsüne saldırdığı zaman önce avını gruptan ayırır. Grubun diğer üyeleri, bir sonraki avın yine içlerinden biri olacağını gözardı ederek az ötede otlanmaya devam ederler. Halbuki birkaç tanesi biraraya gelip arslana karşı koysalar, arkadaşlarının av olmasını kolaylıkla engelleyebilirler.
Kıbrıslı’nın yıllardır süregelen, kusura bakmayın ama bu bağlamdaki saflığı hepimizi acıtmalıdır. Bufalolardan daha akıllı isek ve av olmaktan kurtulacaksak, öncelikli olarak toplumsal dayanışmanın önemini yeterince kavramalıyız.
Kaynaklar:
I. Managment of Water in Cyprus
II. Small Islands Water Resources Development
III. Drought managment plans for the Mediterranean region
IV. Water Resources