Birikim Özgür|Ana Sayfa


Görüş, 21 Ekim 2001
Birikim Özgür

Savaş - Terör - Enerji Politikaları

Televizyonlarda savaşı film izler gibi takip ediyoruz. Bu durum nereye kadar devam edecek? İkiz kulelerde ölenlerin başına gelenler Türkiye’de veya Kıbrıs’ta yaşayan insanların da başına gelebilir mi?

Türkiye’nin savaşa asker göndermesi, Türkiye’nin işgal ettiği topraklardaki gençlerin de her an kendilerini savaşın göbeğinde bulmaları sonucunu doğuramaz mı? Amerika Türkiye’den, Türkiye de Kıbrıs’tan istemedi mi şimdiye kadar? Böyle gelmiş birşey sözkonusu savaşa asker göndermek olduğu zaman böyle gitmeyecek mi?

Savaş, bir ayıptır. İnsanlığın ayıbı... Ayıp hepimizindir, ayıp tüm insanların ayıbıdır...

Yaşımız çok genç...

Ölüm kavramını öğrenmiş olsak da bu kavramla yüzleşmemiz “ender” olarak kabul edilebilir. En yakın arkadaşlarımızdan bir tanesini bir trafik kazasında kaybetmiştik geçtiğimiz aylarda. Çok üzüldük, ağladık, sızladık…

Bugün adını rahatça anabiliyor, eski defterleri açıp anıları tazeleyebiliyoruz. Kimse ölen arkadaşımızın adı anıldığında içindeki garipliği dışa vurmuyor, yüzündeki gülücüğü eksik etmiyor.

İnsanlık, ölüme de alışabiliyor.

İnsanın kendini öldürmesi sadece trafik kazalarıyla da sınırlı değil. İletişim kazaları da birçok insanın ölümüne sebep olabiliyor. Bu ölümlerden sonra da insan yaşadığı acıları unutuveriyor, öldürdüğü insanları özlemekten vazgeçiyor veya öyle davranmayı tercih ediyor. Ölenin ardından O’nun adını anmaktan çekinmiyor, esprilerini hatırlayıp gülüyor belki… Tıpkı trafik kazasında ölenin ardından yaşanan üzüntü ve sonrasındaki rahatlama gibi…

Savaşı da sanki uzun zaman önce ölmüş birilerini hatırlar gibi hatırlıyoruz galiba… İletişim kazası sonrası ölen bir dost gibi… Var ama yok… Var ama yokmuş gibi davranıyoruz. Halbuki savaş ensemizde!

***

Bugünlerde yaşanmakta olan savaş hakkında birçok insan önermeler yapıyor. Savaşın çıkış sebebi hakkında, ülkelerin takındıkları tavırlar hakkında her kafadan bir ses çıkıyor.

Bizler Kıbrıs’taki sorunun çözümünün Ortadoğu’daki petrol yataklarıyla doğrudan ilgili olduğunu savunageldik.

Bugün yaşanan terör olayları ve savaşla ilgili olarak da düşüncemiz odur ki enerji politikaları çevresinde dönen bir oyun aslında yaşananlar. Okuğumuz komplo teorileri arasında en fazla enerji politikaları ile ilgili anlatılanları önemseyebiliyoruz. Haftalardır yapılan yorumları dinledikten ve okuduktan sonra ahkam kesme sıramızı savalım bakalım…

***

ABD’nin önümüzdeki yüzyıl için öngördüğü enerji kaynaklarının denetimi ve kullanımına dair politikaları olduğu kesin…

Bu politikalar kanlı mı yoksa kansız mı hayata geçirilecekler?

Kendine ait bir politika oluşturamamış ülkelere tek bir görev düşecek! Kanlı da olsa kansız da olsa bu politikaların yaşama geçirilmesi esnasında ya ABD’ye yataklık etmek! Ulusalcılığın demode olduğu savını bir ülkenin kendine ait politikaları olması gereğinden vazgeçmek olarak kabullenmek “kişiliksiz dış politika” yapmayı gündeme getirebiliyor kimi ülkeler için… Sıcak savaşın tam göbeğine çekilmekten başka alternatifiniz de olmayacaktır bir ülke gibi davranamadığınız takdirde.

ABD’nin ilan ettiği “teröre karşı savaş” hakkında bilmemiz gereken pek çok şey var. İşin başında, bizzat ABD tarafından yetiştirilmiş, silahlandırılmış, terör konusunda eğitilmiş, denetlenmiş, başkalarının üzerine salınmış, yakın zamana kadar korunmuş, birlikte iş yapılmış, parasından faydalanılmış, ancak bugünlerde baş “terörist” ilan edilmiş kişiyi iyi tanımak, onun ABD ile ilişkilerini çözümlemek ve ABD’nin 2000’li yıllar için çizdiği dünya enerji haritasının hayata geçirilebilmesindeki taşaron rolünü ve bu rolündeki ABD-dışı şirketler lehine sapmaları iyice bir anlamak gerekiyor.

Osama Bin Ladin hakkında öğrendiklerimiz kısaca şu şekilde özetlenebilir*:

“Cidde Kral Abdül Aziz Üniversitesi inşaat mühendisliği bölümünden mezun oldu. Ayrıca, Riyad Üniversitesi idari ilimler ve ekonomi bölümünden de diploması olduğu söyleniyor. 16 yaşından itibaren islami uçlarda yeralan Osama, Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1979’daki Afganistan işgali ile birlikte, üniversiteden diplomasını henüz almış 22 yaşında çok zengin bir inşaat mühendisi olarak Afganistan’a geçti. Yanına inşaat makineleri ve islamcı Arap arkadaşlarını da alan Osama, burada Mücahidin teşkilatını kurdu ve savaşçıların harekatlara kolay katılmalarını ve çabuk çekilmelerini sağlamak için yollar, köprüler ve tüneller inşa etti. Sovyet birliklerine karşı birkaç harekata katılmakla birlikte asıl işlevi, Pakistan sınırında para transferi ve lojistik hizmetler oldu. Düzenlediği başarılı uluslararası reklam kampanyaları ve CIA’nın büyük katkılarıyla, Arap ve diğer müslüman ülkelerden 20.000 kişiyi mücadeleye kattı. 1988 yılında, onu tüm dünyaya tanıtan El Kuayda (üs) örgütünü kurdu. Örgüt, El Kuayda (üs) adını, Osama’nın Pakistan sınırında kurduğu ve dışarıdan gelen mücahitlerin misafir edildikleri, savaşçıların zaman zaman dinlendikleri tesislere verdiği “üs” adından aldı.

1989’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı terkinden hemen sonra, Suudi Arabistan’a bir kahraman olarak döndü. ABD’nin Irak’la yapacağı Körfez Savaşı için Suudi Arabistan’a asker yığmasına karşı çıktı. Suudi Kralı’na, kendi örgütü ve dışarıdan kısa sürede toplayacağına inandığı başka müslüman mücahitlerle birlikte Irak ordusunu durdurmayı önerdi ise de, Kral bu isteğini reddetti. Bu andan itibaren Suudi yönetimine ve ABD’ye cephe aldı.

1991 Nisan’ında Suudi Arabistan’dan kovulunca, önce Afganistan’a, oradan da Sudan’a, Hartum’a gitti. Buraya, “Afgan Arapları” adı verilen arkadaşlarının önemli bir bölümünü de beraberinde getirdi. Başta ABD’nin daha sonra bombaladığı ilaç fabrikası olmak üzere, büyük inşaat işleri, bankacılık, dericilik, tarım, ithalat-ihracat gibi konularda ciddi yatırımlar yaptı. Port Sudan’ın yeni havaalanını ve Port Sudan-Hartum arasındaki 1200 km’lik otoyolu inşa etti. Ayrıca, beraberinde getirdiği arkadaşları ile, Suudi, Boşnak, Çeçen, Cezayirli, Tunuslu, Mısırlı, Somalili, Filipinli, Suriyeli, Eritreli ve Ugandalı gerillaları yetiştiren kamplar kurdu. Bu amaçla, Çin H. C., İran ve Çek Cumhuriyeti’nden 15 milyon dolar’lık silah ve patlayıcı satın aldı. 29 Aralık 1992’de Aden’de (Yemen) ABD’li askerlerin kaldığı bir otelin bombalanmasının, ilk önemli terörist eylemi olduğu biliniyor.

Suudi ve ABD baskıları neticesinde, 1996 Mayıs’ında Sudan’dan da ayrılmak zorunda bıraktırıldı. 4 karısı ve 15 çocuğu ile birlikte Güney Afganistan’a yerleşti. 1998 yılında, ABD vatandaşlarının heryerde öldürülmesi gereğini açıklayan cihad fetvalarını buradan yayınladı.”

Tabi ki Binladin Şirketler Grubu’nun tipik bir küreselleşme ürünü olduğunu da unutmamak gerekir. Osama Bin Ladin, pazarlama, şirket yönetimi, özelleştirme ve reklamcılık sektörlerindeki inanılmaz başarılı girişimciliği ile, ABD’nin “yeni dünya düzeni” ürünü, küreselleşmeci bir işadamı. Yani ABD’nin öz malı; arayıp da bulamadığı gözbebeklerinden.

Bin Ladin’in teröre kattığı yeni boyut ise şöyle açıklanıyor:

Güney Afganistan’da, toplam 20.000 kişilik bir topluluk olduğuna inanılan Osama’nın El Kuayda örgütünün 3 temel faaliyet alanı var:

  1. Ulaşım: Sahte kimlikler, pasaportlar, seyahat belgeleri üretimi,
  2. Haberleşme: Düşük teknolojili iletişim araçları üretimi, ithali, eğitimi,
  3. Askeri: Hafif silahlar ve patlayıcı eğitimi.
Osama’nın bu örgüt aracılığı ile uluslararası terörizme getirdiği yenilikler ise şöyle sıralanabilir:

  1. Birlik: cihad yolunda birçok organizasyonun bir şemsiye örgüt altında toplanması,
  2. Eylemlerin üstlenilmemesi: yapılan eylemin üstlenilmemesi ile, karşı darbeyi vuracakların şaşırtılması, geciktirilmesi, eyleme muhatap olmuş halkların çaresizliğe ve korkuya itilmesi,
  3. Toplu katliamlar: bir super gücün ancak büyük miktarlarda ölü ve yaralı oluşturacak eylemlerle sarsılacağı görüşü,
  4. Biyokimyasal silahlar: başta VX gazı olmak üzere, biyolojik ve kimyasal silahların neden olacağı kuşku ve güvensizlik ortamını ilgili ülke topraklarına taşıma,
  5. Doğrudan ABD ve İsrail içerisindeki hedeflere saldırı: terörü ilgili topraklara taşıyarak, halklarının yönetimlerine olan güvenlerini sarsma.
Diğer taraftan Osama-CIA bağlantısını da her fırsatta uzmanlar dile getiriyorlar. “Hocasını döven öğrenci” sanırız ki bugünlerde yaşananları açıklayabilen anlamlı bir metafor.

Hernekadar CIA, Afganistan-Sovyetler Birliği savaşı sırasında Osama’ya yardım etmediğini, hatta ciddiye bile almadığını telaşla açıklayıp duruyorsa da, savaş sırasında Afganistan’a akıttığı yıllık 500 milyon dolar’dan (toplam 3 milyar dolar) Osama’nın payına da büyük yardımların ulaştığı yadsınamaz bir gerçek. Bunlar arasında, Osama’nın elinde bulunduğu bilinen uçaksavar Amerikan Stinger füzeleri de var. Şu anda kullandığı bilinen birçok kampın da yine CIA tarafından kurulduğu, bizzat eski CIA ajanları tarafından itiraf ediliyor.

Osama’nın CIA aracılığı ile ABD’de birçok bağlantısının olduğu, yakın zamana kadar sıksık New York’a gelerek, lüks otellerde kaldığı biliniyor. Savaş sırasında, aralarında ABD’nin (New York) de bulunduğu 50 ülkede asker alma büroları açtığını ise, başta CIA olmak üzere bilmeyen yok gibi.

CIA’nın, Osama’nın örgütüne silah ve patlayıcı temin ettiği, mücahitlerine de özellikle bomba yapım tekniklerini öğrettiği bir gerçek. Yine CIA’nin, Osama Bin Ladin’in örgütleyici özelliğinden ve reklamcılıktaki başarılarından çok faydalandığı ve bu yolla ona, Pakistan sınırından birçok Arap mücahit getirttiği iyi biliniyor.

O zamanın CIA Başkanı’nın da söylediği gibi, Osama’nın Arap ülkelerinden getirttiği mücahitler, Amerika açısından çok önemliydi. CIA, tanımadığı Afgan mücahitlerine güvenemiyor, buna karşın, çok iyi bildiğine ve denetleyebileceğine inandığı Arap’ları yeğliyordu. Bu Arap mücahitleri de, Osama ve Pakistan istihbarat servisi ISI işbirliği ile bulup getirtebilmekteydi. Bunların Osama kamplarındaki eğitimlerini de CIA üstlenmişti. Dolayısı ile, CIA ve Osama arasında çok önemli işbirlikleri işin başından sonuna dek sürdü.

Gelelim Enerji politikaları ile bağlantı açıklamalara…

2100 yıl önce doğu ile batıyı biribirine bağlayan “İpek Yolu”, ipek, baharat, çanak-çömlek, altın ve gümüşün taşındığı çok önemli bir yoldu. Bugün çeşitli ülkeler bu yolu değişik anlamlarda ve kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama çabasında. Örneğin, Türkiye eski “İpek Yolu”nu, mümkün olduğunca eski güzergahına bağlı kalacak şekilde canlandırıp, doğudan kendisine petrol ve gaz taşıyacak boru hatlarına dönüştürmek niyetinde. Ancak günümüzde, ne yazık ki, Türkiye kadar nostaljik takılan kalmadı!

Başkaları, bu binlerce yıllık yolun anlam ve öneminin altını çizmekle ve de aynen Türkiye gibi eski malların yerine petrol ve gaz hatları olarak kullanmak niyetinde olmakla birlikte, eski güzergahını tümüyle değiştirme çabasında. Eskiden doğudan batıya çalışan bu yolun, şimdi doğudan daha da doğuya, uzakdoğuya işlemesi planlanıyor. Gerçi dünyaya Japonya’dan bakıldığında Amerika Japonya’nın doğusunda kalıyor ve böylece bir bakıma yeni planlanan “İpek, ya da yeni adı ile Petrol-Gaz Yolu” yine doğudan başlayıp Amerika’nın batısına ulaşıyor ama Türkiye, ne taraftan bakarsanız bakın, bu güzergahın çok uzağında kalıyor!

İşte bu Petrol-Gaz yolu ile ilgili “ülke politikaları”na sahip olabilmek ancak da etrafta olanların farkına varabilmekle mümkün olabilir. Türkiye’de insanlar o kadar bilgisizliğe mahkum edilmişler ki bu konuların üzerinde tartışılamadığı için halk “cahil”. Halkı bırakın bize göre Türkiye’yi yönetenler de pek öyle olup bitenlerin farkında değillermiş gibi bir izlenimimiz vardır.

İşin başı, bölgeyi ve bölgede dönen oyunları ve oyuncuları iyi tanımaktan geçiyor. Kazak petrolünün büyük çoğunluğunun, Türkmen gazının hemen tümünün kaderini belirleyecek coğrafyada her gün kan dökülüyor. Arkalarına güçlü ülke iktidarlarını alan, bunların önemli temsilcilerini resmen maaşa bağlayıp kiralayan çok-uluslu, yani ABD petrol şirketleri, açık şekilde bu savaşlarda taraf oluyor; daha fazla kan dökülmesine, insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına yol açıyorlar. Aynı petrol şirketleri, bölge ülkelerinde astığı-astık, kestiği-kestik diktatörleri satın alıyor; bunların hükümetlerinde istedikleri şahısları bakan yaptırıyorlar. Bir gün içerisinde zaferler bahşettikleri zavallıların, ertesi gün kıyıma uğramalarına neden oluyorlar.

Bütün bunları da, bölgede pek bol bulunan petrol ve gazın kontrolünü tekellerine geçirmek için, yani kâr için tezgahlıyorlar. Binlerce, milyonlarca bölge insanı işte bu nedenle ölüyor, sakat kalıyor; gerek kendilerinin, gerekse ülkelerinin gelecekleri acımasızca söndürülüyor. Bütün bunlar, belli bazı kafaların hemen suçlayacağı şekilde, belli bir ideolojinin söylemleri değil; günümüzde bizzat yaşanıyor: Afganistan’da insanlar ölüyor!

İnsanlar niye ölüyorlar?

Taliban’ın işlevi ne? Mesele gerçekten televizyonlara yansıdığı şekliyle bir din mücadelesi midir? Bu adamlar gerçekten İslam’ın mücahitleri midirler? Yoksa bizim Kıbrıs’ta yapıldığı gibi din, milliyetçilik ve bunlara benzer maskelerin arkasına gizlenerek insanları etkilemek ve gizlenen amaçlara doğru yol alabilmek adına mı dini ön plana çıkarıyorlar?

Sorun, Türkmenistan gazını ve Kazak petrolünü en rahat satılabilecekleri uzak doğu pazarlarına taşıyabilmek. Tüm bölgeyi alt-üst eden, daha uzun süre süreceği kesin iç savaşlara sürükleyerek, şimdilerde de yetinmeyip, doğrudan müdahale ile bombalayarak kan gölüne çeviren, daha da çevirmeye niyetlenen güncel durumun altında yatan neden, Orta Asya petrol ve gazını pazarlayabilmek. Gerek bölgedeki komşu ülkeleri, gerekse çok uzaklardaki ülkeleri bu kan gölünde oyun oynattıran, savaş körüklettiren, bombalattıran ve hatta kendi vatandaşlarına bile terörün sıcak yüzünü tattıran gerekçe bu kadar basit. Akıl-almaz bir vahşeti içeren, başkalarının ölümünden, savaş çığırtkanlığından çıkar umduran söylemlerin altında da yine bu var.

Arkalarına Amerika’yı alıp bölgeye silah ve para akıtan, prenslerini kiralayan Arap ülkelerinin, Pakistan yönetimlerinin, sırtını Rusya’ya dayayıp, bölgede Araplara ve dolayısı ile Amerika’ya karşı oyunlar düzenlemeye kalkışan İran’ın, oyunun sınırlarını ta Arjantin’e, Amerika’ya, Kore’ye, Arabistan’a, Belçika’ya kadar uzatan petrol şirketlerinin tümünün birleştiği nokta petrol ve gaz; yani, kâr! Deliler gibi çarpışıp, sinekler gibi ölen onca insanın kanları, sonuçta bir-iki ülkenin ve petrol şirketinin kasalarına dolar olarak geri dönecek.

Dolayısı ile, sorun ne Osama’nın teröristliği, ne de Taliban’ın sakal-sarık merakı. Sorun 2000’li yılların dünya enerji haritasının çizilmesi. Böyle ulvi bir amaç için, varsın şimdiye dek ölen 2 milyon Afgan’a bir o kadar daha katılsın; ölmeyen çocuklar sakat kalsın; Afganistan’da insanlık onuru yerle-bir edilsin…

L. Tufan Erdoğan Afganistan’daki savaşın özelleştirilmiş olduğunu savunuyor.

İki tane petrol şirketinin kapışması sözkonusu… Bir tanesi BRİDAS, diğeri ise UNOCAL.

“Bir Savaşın Özelleştirme Destanı” şeklinde açıklanıyor bütün mesele:

“Bir Birleşmiş Milletler uzmanı, “petrol şirketleri ve bazı ülkeler, Taliban’ı kendi çıkarları için kiralamışlar”, diyor. Afganistan eski Başbakanı Gülbeddin Hikmetyar, “Taliban bu savaşı, Orta Asya petrol ve gazı için rekabet eden batılı petrol şirketleri adına yapıyor”, diye feryat ediyor.

Yani Afgan savaşı, petrol şirketleri ve ilintili oldukları ülkeler tarafından “özelleştirilmiş” durumda. Kabaca Taliban’a ve Özbek’lere ihale edilmiş görünen savaşta temel olarak iki cephe var:”

Birinci cephe UNOCAL cephesi…

UNOCAL adına devreye giren Amerikan Hükümeti’nin baskısı iyice hissedilmeye başlandı. UNOCAL’ın bir üst düzey yetkilisi, “Türkmenbaşı Niyazov UNOCAL ile anlaşmaya mahkumdu. Zira Amerika ile ilişkilerini geliştirmek zorunda idi ve şunu iyi biliyordu ki Washington’un izni olmadan Afganistan’dan bir boru hattı geçemezdi”, diyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın önemli bir yetkilisi, Amerikan yönetiminin Türkmenistan’daki UNOCAL faaliyetlerinin arkasında olduğunu itiraf ediyor ve ilave etmeden de geçemiyordu: “Niyazov tipik bir doğulu despot. UNOCAL ile yaptığı hiç bir anlaşma bu gerçeği değiştiremeyecek”. Batılı ve Rus uzmanlar, Türkmenistan’ın UNOCAL’ı tutmasının nedenini, “Aşkabad’daki yaygın rüşvet” olarak değerlendiriyor; Türkmenbaşı-UNOCAL anlaşmasında “masa-altı” pazarlıkların rol oynadığını dile getiriyordu.

UNOCAL’ın Afganistan’daki kozunu ise bilmeyen yok: kontratı alması halinde, savaş sonrasında Amerikan yönetiminin Afganistan’a “insani yardım” musluklarını sonuna dek açacağı garantisi.

Mart 1996’da Amerikalı bir diplomat, o zamanki Pakistan Başbakanı Benazir Butto BRİDAS’ı desteklediği için, ağır bir tartışma sonucunda Butto’ya hakaretlerde bulundu. Gerçi Benazir Butto bu olay nedeni ile Amerika’dan yazılı bir özür talep edip aldı ise de, artık Benazir Butto’nun sonunun geldiği belli oldu.

Pakistan’daki yeni yönetim, Benazir Butto’nun tam tersine, kayıtsız-şartsız UNOCAL-DELTA destekçisi olarak, Taliban’a açıktan yardım etmeye başladı. Yeni keşfettikleri ve Pakistan’ın gaz gereksinimini 3 yıl kadar daha karşılayabilecek olan, yaklaşık 60 milyar metreküp rezervli Kirthar sahası da Pakistan’ın UNOCAL ve Taliban ateşini söndürmeye yetmedi. Pakistan’ın gaza olan talebi, 1980-1994 yılları arasında her yıl %5,8’lik bir artış göstermişti. Eski ve en önemli gaz kaynağı olan Sui gaz sahasının rezervi 2000’li yılların başında bitecek olan Pakistan’ın günümüz gaz talebi, günde 45 milyon metreküp’e dayanmıştı. Enerji gereksiniminin %35’i doğal gaza bağımlıydı ve ülkede halen inşaatı devam eden 15 gaz santralı daha yapılıyordu. Dolayısı ile, zaman kaybetmeden 2000’li yıllar için acil çözümler bulunmalıydı. Bunu yaparken de Pakistan yöneticileri iyi biliyorlardı ki, UNOCAL hem Amerikalı, hem de çok güçlüydü. UNOCAL’a yanaşmak sayesinde Suudi dostluğu da çantada keklik olacaktı. Pakistan seçimini yaptı.

1996 yılının Nisan ve Ağustos aylarında Amerikan Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Robin Raphel, bir kaç kez gittiği Pakistan, Afganistan ve Moskova’da UNOCAL’ın tezlerini savundu.

UNOCAL’ın Suudi Arabistan’ın DELTA Oil Şirketi ile anlaşma yapması ve pastadan önemli bir pay vermesi, Suudi Arabistan’ın Taliban hareketi üzerindeki etkinliğini devreye sokma savaşının bir parçası idi. DELTA Oil’in Başkanı Badr Al’Aiban, Veliaht Prens Abdullah Abdul Aziz’in yakın dostu ve aynı zamanda da kardeşi Kral Fahd’ın sarayında görevli.

UNOCAL’ın ortağı DELTA Oil ayrıca Amerikalı Charles Santos’u danışman olarak tuttu. Santos, 1989’dan yakın zamana kadar Birleşmiş Milletler’in Afganistan masasını yönetti. Afganistan’da iyi tanınan ve Taliban kesiminde iyi isim yapmış olan Santos, aynı zamanda Amerikan yönetimleri ile de hayli içli-dışlı.

UNOCAL’in Taliban ile ilişkileri, DELTA ve dolayısı ile Suudi Arabistan’ın miskin temposu nedeni ile istediği gibi süratli gitmiyordu. Bu nedenle UNOCAL 1996’da yeni bir ekip kurdu. İlk önce Amerika’nın eski Pakistan Büyükelçisi Robert Oakley’i işe aldı. Oakley 1980’lerde Afgan mücahitlerine CIA yardımında önemli rol oynamıştı.

Oakley, UNOCAL’e başka “uzman”ların alınmasını da sağladı. Örneğin, Nebraska Üniversitesi Afgan Araştırmaları Kürsüsü’nden akademisyenler, CIA’nin meşhur Rand Corporation’unda çalışan Afgan kökenli Amerikalı Zalmay Khalilzad, Afgan mücahitlerinin 1980’li yıllarda yakından tanıdığı Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’ndan Gerald Boardman, Oakley’in UNOCAL adına işe aldığı “uzman”lardan bilinenleri. Kısacası UNOCAL, mücahitlerin Sovyetler Birliği ile savaştıkları yıllardaki CIA ağını yeniden hayata geçiriyordu.

İkinci cephe ise BRİDAS cephesi…

Taliban üzerinde Suudi Arabistan’ın etkisinin büyük olduğunu bilen BRİDAS, aynen UNOCAL gibi hem Suudi şirketleri ile ilişki kurup, hem de Afganistan’da tanınan ve etkin Suudi yetkilileri kiralama yoluna gitti. Söz konusu Suudi’ler içerisinde en önemli isim, kuşkusuz Suudi İstihbaratı’nın başı Prens Turki Faysal’dı. Prens Turki, 1980’lerde Afgan mücahitlerine hem parasal destek verdi; hem de CIA ve Pakistan İstihbarat Teşkilatı ile işbirliği yaparak, özellikle Taliban’ların sevgi ve saygısını kazandı.

İşin en ilginç yönü, Taliban uzmanı ve gazeteci-yazar Ahmed Raşid’e göre, Prens Turki Afganistan’a en güvendiği adamı olan Osama Bin Ladin’i gönderdi. Prens Turki’nin Taliban üzerinde müthiş bir prestiji vardı. Osama’nın ise, müthiş parası ve organizasyon yeteneği. BRİDAS, bu bilinç içerisinde, TAP Boru Hattı Şirketi’ni kurdu. TAP, BRİDAS ile Suudi Arabistan’ın NINGHARCO Şirketi’nin %50-%50 ortaklığı olarak faaliyete geçti. Yani UNOCAL’ın Suudi DELTA’sına karşı artık BRİDAS’ın da Suudi NINGHARCO’su vardı. İşin önemli yanı, NINGHARCO’nun Başkanı Saleh al Tayyar, aynen Osama Bin Ladin gibi, Prens Turki’nin yakın dostu ve bilindiği kadarı ile Binladin Şirketler Grubu ile de ilintili. BRİDAS kısa zamanda bunun meyvelerini toplamaya başladı.

1997 yılının Şubat ayında hem UNOCAL hem de BRİDAS, Washington ve Buenos Aires’te, ayrı ayrı Taliban liderlerini ağırladılar. Arjantin’den ayrılan Taliban heyeti, dönüş yolculuğunda Cidde’de konakladı ve Prens Turki ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Turki’nin, NINGHARCO ve BRİDAS’tan yana açık tavır koyduğu anlaşılıyor.

Böylece uzun bir süre sürecek olan Talibanlararası bölünme gerçekleşti. Bridas’çı Talibanlar, Prens Turki ve Osama Bin Ladin etrafında birleştiler. Böylece, bir süre destek aldıkları, CIA’sinin eğitim ve silahlarından faydalandıkları ABD ile yolları ayrılmış oldu. Unocal’cı Talibanlar, Prens Abdullah Abdul Aziz ve CIA etrafında birleştiler.”

Olayın özeti bu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki birileri kazanırken hep başkaları da kaybedecek. Bu kaybedenler kimler?

Savaşın uzaması, söz konusu boru hattı projesini son 3-4 yıldır uykuya yatırdı. Osama’nın Amerikan çıkarlarına karşı şimdilerde büyük cihad açmış olması, BRİDAS’ı geri plana çekilmeye zorladı. UNOCAL ise bu son durumdan çok memnun. Amerika’ya kafa tutuyor gibi görünseler de, Taliban içerisindeki Unocal’cıların, Osama’nın bertaraf edilmesi ile seslerini daha yüksek duyuracağından emin. Ayrıca şimdilerde, eskiden “Taliban’ı kızdırırım” endişesi ile uzak tuttuğu Taliban muhalifi Kuzey ittifakını da UNOCAL adına mücahit yazmış durumda. Kısacası, UNOCAL, ve tabii ki ABD enerji çevreleri, sabırla bu “antiterör savaşı masalı”nın sonunu bekliyorlar. Sonuç ne olursa olsun, bu boru hattının UNOCAL tarafından yapımına yarayacak, yani ABD petrol şirketlerinin yararına olacak. Aynı zamanda, ABD’nin korporasyonist politikaları ile 2000’li yılların enerji haritasının en önemli bölümü de tamamlanmış olacak. Bu arada birkaç milyon insan ölüvermiş; bu kadar ulvi amaçlar için çok mu yani?..

Petrol ve gaz işinin bir politikayı gerektirdiğini anlamaktan uzak Türkiye, politikasızlık batağında çırpınıp duruyor; ülkesini ve insanlarını ABD enerji senaryolarına figüran yazdırmaya niyetleniyor.

Kişilikli politikalar gündeme gelemedikçe Türkiye bölgesindeki her gelişmeden zararlı çıkacak; hep kaybeden taraf olacak. Birileri onu da kullanarak savaşlar kazanacak; petrol ve doğal gaz rezervlerini ele geçirecek; ancak Türkiye’nin insanları hep kaybedecek. Bugünkü becereksiz politikacılardan silkinip kurtulacak bir Türkiye’nin ise, bölgenin geleceğinde söz sahibi olmaması, kazançlı çıkmaması için bir neden yok. Bölgeye barışı, istikrarı, çok gereksinim duyulan “birlikte kalkınma”yı getirebilecek dinamik ve yetişmiş güç, Türkiye’de mevcut.

Bu yazıda sağda solda okuduklarımızı toparlayıp özetlemeye çalıştık. Meseleye enerji politikaları perspektifinden yaklaştık. Bizlerin anlam veremediğimiz savaşın altında yatabilecek elle tutulur somut verilerin acaba enerji politikalarıyla ilgili olup olmadığını irdeledik. Konunun Türkiye açısından ne derece önemli olduğunu bildiğimiz için Türkiye’nin konumuna da değindik. Bu ülke için doğru olanı ortaya çıkarmaya çalıştık.

Ağırımıza giden nedir bilir misiniz?

Türkiye’yi sevmeyen bir insan Türkiye için bunları düşünüp yazmaz. Kıbrıs’ı sevmeyen bir insan Kıbrıs’ta çözüm istediğini haykırmaz…

Yinede az gelişmişliğimizin kurbanı oluyoruz. “Vatan haini” diyorlar bizlere…

Varsınlar desinler…

Biz akılcılığı kendimize pusula belledik… Şavaşlardan korunabilmenin tek yolu olarak aklı, aklın silahını savunduk. Belki ölümlerden, trafik kazalarından, iletişim kazalarından kaçamıyoruz ancak bu yolda yürümeye devam edersek uzun yıllar sonra arkamıza dönüp baktığımız zaman çocuklarımıza doğru dürüst bir miras bırakabileceğimizi tahmin ediyoruz. Tıpkı bize bırakılmış/bırakılacak miras gibi…

* L. Tufan Erdoğan’ın “Uluslararası Terör ve Enerji Politikaları” başlıklı makalesinden adapte edilmiştir.


Birikim Özgür|Ana Sayfa