Görüş, 2 Ekim 2001
Birikim Özgür
Fısıltı: Arabesk Yaşamlar
I.
Yazarların, sanatçıların hayatta en çok karşılaştıkları sorulardan bir tanesine takılmıştı kafası...Murathan Mungan hemcinslerinden hoşlanırdı. Kitaplarında erkekle erkeğin aşkını anlattığı satırlar bir başka “içtenlik” kokardı sanki... Anlatımlarında iki ana karakter vardı, birde onların aşkları... Öyküyü aktaran yakınları vardı aşıkların, tabi bir de “karışanları”...
Mart 84’te kaleme alınmış “Aşkın Gözyaşları Ya Da Rapunzel ile Avare” başlıklı yazısı Murathan Mungan’ın bu “özellikli” hikayelerinden bir tanesiydi. “Kırk Oda” isimli kitabın 129. sayfasında başlamış Efkar ile Ümit’in aşkları, bilinmeyen bir şahsın anlatımıyla tatlandırılmış, iki erkeğin birbirini sevişi, biraraya geliş serüvenleri, aşka, sevgiye bakışları aktarılmış, 148. sayfada da “bitiş o bitiş”...
Okuduklarınının hepsi birer hayaldi belki de... Ümit’in aşkı sorgularken anlattıkları... Ağabeyi Ömer’in bir kıza sevdalanışı... Annesinin karşı çıkışı... Ömer’in direnişi... Kaçışları... Annenin gidip oğlunu teslim alışı... Sonraları aşkın, “Kız mıydı değil miydi?” tartışmalarıyla kirletilişi...
İsyan ediyor Ümit... Ağabeyini hiç affedemiyor... “Ayrılırsam, yaşayamam ölürüm!” diyormuş önceleri Ömer... Ayrılmış, ölmemiş...
“... Aşkına, aşka, hayata, hayatına ihanet etmişti. Bir şeylere kıymıştı. Başkaldıramamıştı.”
Ümit aşka ihanet eden ağabeyine kızgındı...Aşkı kirletenlere kızgın...
“Demek aşk yalnızca bir ortam, ya da bir uyum sorunuydu. Bunun için Türk filmlerindeki analar, babalar haklıydılar. Aşk acısı birkaç ay, bilemedin birkaç yıl sürer, sonra da biterdi. Bu da geçerdi. Her şey geçerdi. Hele şimdi, hele şimdi. Artık iyice tedavülden kalktı aşk. Büyük aşklar, soylu duygular, onulmaz yıkımlar yalnızca şarkılarda yaşanıyor. Bulunduğun ile, çalıştığın ortama, arkadaş çevrene, kuşatılmış değerlere, sınırlanmış yaşamlara bağlı. (Ağabeyimin vazgeçişinde kendimin ve aşkın geleceğini görmenin öfkesini yaşıyordum.) Bütün bunlara göre birini seçmek ve onunla yaşamaktan ibaret kaldı aşk. Artık hiç kimse aşk için dağlar aşmıyor, ırmaklar geçmiyor, diyar diyar gezmiyor. Mecnun bütün çölleri tüketmiş, kimseye çöl kalmamış yeryüzünde. Kurumuş vahalarda seraplar bitmiş. O olmazsa öteki, o olmazsa bu, o olmazsa şu... FARK ETMEZ FARK ETMEZ. İlle de o. Yalnızca o. Sonsuza dek o. O. O. O. O diyen kalmadı.
Kimse kimsenin O’su değil.
Artık değil.”
Devam etti merakla hikayeyi okumaya...Efkar istemiş, Ümit uğurlamıştı erkekliğini bedeninden. “Kadın olursan evleniriz” demişti Efkar. Ümit kadın olduktan dokuz ay sonra terketti O’nu.
“Olmuyor” demiş kısaca...
Ümit ismini değiştirmiş sonra...
“Yudum bir pavyonda konsomatris şimdi. Hep aynı erkeğin matemini tutarak dağıtıyor kendini bütün erkeklere, yüreğini bütün erkeklere dağıtıyor, bütün aşklara, bütün hayatlara... Her serüvende en ölümsüz aşk yaratıyor. Efkar’ı düşündükçe hiçliğe benzer bir duygu yokluyor yüreğini; ne kızıyor, ne öfkeleniyor, ne seviyor, ne nefret ediyor, hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Şimdi Efkar, adını bilmediği, adını koyamadığı bir sızı yalnızca yüreğinde.
...
Bütün erkekleri deliler gibi seviyor şimdi, hepsini de en ölümsüz aşkla seviyor ve aşkın gözyaşlarını döküyor her gece, aşkın ölümüne döktüğü gözyaşlarını.”
Murathan Mungan’ın hayalindeki gerçekleri yansıtıyordu bu satırlar.O sadece okudu bunları...
Haftalar sonra “Yazar olmak istedim ve hayatım değişti” cümlesini yorumlamaya çalışırken nedense bu hikaye geldi aklına. Şöyle düşündü:
Bir yazar yaşadığı gerçekleri değilse bile hayalindeki “gerçekleri” aktarır okurlarına. Bu bir cesaret işi aslında.
Birkaç öykü, şiir yazarsınız, “Kendini anlattı” derler.
İki seçenek vardır karşınızda.
Ya kendinizi anlatmaya devam edeceksiniz ya da yazar olmaktan vazgeçeceksiniz.
Murthan Mungan hayalindeki gerçekleri anlatırken hikayelerinin kurgusunu eşcinsellik üzerine kurmaktan çekinmeyecek kadar cesaretli olduğu için “başarılı” olmamış mıydı?
Adeta başkaldırdı. Kendini anlatmaktan çekinmediği için başkaldırısı karşılığında toplumun anlık algılamarını hiçliğe uğurlayabildi. Buna rağmen bizim gibi basit düşünenler nedense yazar olmayı sorgularken bile bir homoseksüelin, homoseksüellik içeren hikayelerine taktı kafasını. Yazar olabilmeyi, “kendini anlatıyor” merkezli yorumlamalardan çekinmemek olarak algılamış olmak da düzensiz bir “gel-git” hareketi aslında...
Başka etkenler de yok değil tabi... “Yazar olmak istedim ve hayatım değişti” diyebilmek kolay mı yazarın değerinin bilinmediği toplumlarda? Hele Kıbrıs’ta!
Bir genç için yazar olmayı istemek onurlu bir seçim olsa gerek Avrupa’da veya Amerika’da... Peki ya Kıbrıs’ta?
Perihan Mağden bir “tıkaç” var demişti Kıbrıs’ta.
Eğer o “tıkaç” Kıbrıslı Türkleri küçük bir yüz ölçümüne hapsetmemiş olsaydı, iyi bir Kıbrıslı yazar paraya para demeyecekti belki de. Bugün maalesef “yazarlık” kendi kendini mutlu kılmaktan öteye işlev göremiyor toplumsal duyarlılık boyutundan başka.
Karmaşık düşüncelerini tek bir kelimeyle somutlaştırdı... Cesaret...
II.
Bu düşüncelerle sarıldı kaleme.Ne kadarını yazacaktı? Nereye kadar kendini anlatacaktı?
Kafasında tek bir şey vardı; Sorgulayacaktı...
III.
Hem kafası karışıktı, hem de davranışları...Yaşadıkları hem büyük bir şanstı hem de şanssızlık O’nun için...
“Şanssızlık kapıyı çalınca” diye başladı anlatımına.
En büyük çelişkiler neyin ürünüdür?
Çelişkilerinin üzerine gitmeyi hedef olarak belirledi kendine.
Şöyle bir kafasını toparlamaya çalıştı. En büyük iddiası yaşamı yorumlayabilme yetisiydi. Acaba bu iddia bir şanssızlık mıydı?
Anlamlar aradı. Bulamadı.
“Hayatım ben senle varım” O’nun dilden dile dolaşan sloganlaşmış bir anlatımı idi. Hayatı güzelleştiren herşey için “bunun adı aşk” derdi.
Hayatı çirkinleştiren şeyler üzerine tek bir satır karalamamıştı nedense... Sebebi basitti... “Yanılgı” beynine kazınmıştı birkere. Hayata dair olumsuzluklarla mutlaka karşılaşmıştı. Zayıftı. Kızardı zayıflığına. Kabullenmek istemezdi hayatı çirkinleştirecek şeyleri, belkide sadece kendi hayatını... Yanılgısı büyüktü. “Hayatım ben senle yok oldum” demek gerektiğini sanırdı... Her ayrılık bir ölümdü onun için... O yüzden sorgulayamaz, tıkanır kalırdı.
“Hayatım ben senle yok olmadım!” diyebilecek miydi?
Halbuki insanlar çoktan öldürmüştü hayatı... İdealindeki hayatı... Ayak uydurmalı mıydı? Ölülerin arasına katılmalı mıydı?
Rest çekti!
Bencilce sarıldı romantizmin büyüsüne...
“Duygu Özgürlüğü” kavramı böyle hayat buldu küçücük dünyasında.
Başkaldırdı ölümlere...
Kayıp hayatlara bir yenisi eklenmeyecekti. Mücadeleci ruhu bunu emrediyordu. Gözü karaydı...
Romantizm televizyonların öğrettiğiyle mi yaşanırdı?
Mumlar... Güzel yemekler... Güzel bir kadın... Yakışıklı erkek... Katalizörler... Başta da alkollü içecekler... Müzik... Dans...
Anlatılan; kadının “yaşanmazsa olmaz” süreci... Erkeğin amacına ulaşmak için “hatasızlık yemini” ettiği zaman aralığı...
Bu muydu romantizm?
Kaybedilmiş duyguları “avlamak/yakalamak” için denize atılmış bir olta mıydı romantizm, ağırlıksız?
Yaşadığı çağ romantizme ne kadar uzaktı, ne kadar yakın?
Şimdi hayatın gerçekleriyle yüzyüzeydi...
Hayatın katı gerçekleri... Geçim derdi... Topluma yaranma, hatasızlık dönemi...
Duygulara yer kalmamış mıydı?
Mırıldandı sessizce kendi kendine:
Ezdik, hor gördük... Küçümsedik... Dudak büktük duygularımıza...
Baskı altına aldık onları...
O şekilde eğitildik...
Ağlamadık doya doya... Duygusuzlukla eğitildik.
Olgunlaşmayı duyguları belli etmemek olarak algıladık...
İşte öldürücü darbeyi de vurduk duygulara: “Duygusal olma, aklınla hareket et.”
Toplumsal düşünmeye devam ettik nedense duygular sözkonusu olunca...
Kuralları kabul ettirmek için dindik durduk...
“Akla davet”, kuralları kabul ettirmek için çağdaş bir araç olarak doğrultuldu insana...
Sindirildik...
Romantizmi nedense amaçlara ulaşırken bir araç olarak öğrettiler bize...
Bastırdık duygularımızı...
En küçük bir karmaşada ne yapacağımızı bilemez olduk...
Sulugözlü, durduk yere öfkelenen, geçmişin özlemiyle yanıp tutuşan kaderci zavallılar olduk çıktık sonunda...
Aslında mırıldanma denmezdi bu konuşmalarına. Fısıltı hiç değildi. Söyleniyordu işte kendi kendine... Yalnızlıktan sıkılmış bir ihtiyarın kendiyle konuşmalarına benzerdi söylenmeleri. Devam etti:
Arabesk müziği aşağılamak öğretildi bize de nedense arabesk yaşamak da tek alternatif olarak altın tepside ikram edildi bireylere...
Gerçekçi olmayı gerçeklerden kaçmak olarak öğrettiler bize nedense...
“Tamam” dedi, “duygu özgürlüğü”. Kim bilir daha kaç kişi kendinden önce “keşfetmişti” bu kavramı. Olsundu. Önemli olan kendi kafasından geçen düşüncelerdi. Birkez daha aklında yoğurdu duygu özgürlüğü kavramı... Kendince bir başkaldırıdan bahsediyordu:
“Duygu özgürlüğü” bu yüzden gerekliydi işte bizlere...
Empoze edilmiş yaşam tarzlarını sorgulayabilmek marifet. Romantizm bu demek...
Bir başkaldırı...
“Neden öyle olmalıymışım? Neden o şekilde davranmalıymışım?” diye sorabilmek romantizm...
Bizi bizden daha iyi tanıdılar hep... “Neden benim kendim gibi olmama izin vermiyorsunuz?” diyebilmek belkide “romantik takılmak”...
Annesi geldi aklına. Aşka inanmazdı annesi. Duygularını açacak oldu annesine...
Neler neler işitmedi ki?
“Ailemize uygun değil”... “Kültürleriniz farklı”... “Politik değerleri farklı”...
“Evlenemezsiniz! İleride çok sorunla karşılaşırsınız...” Murathan Mungan’ın yazısındaki anne gibi güçlü bir silahla saldırdı annesi.. Pervasızca... “Akla davet” en güzel silahıydı kadının...
Dikkatlice dinledi...
Tek bir cümle sarfedebildi: “Ben sana bir insana karşı güzel duygular beslediğimi anlatmaya çalışıyorum. Senin yaptığın benim içimdeki insanı ezmekten başka birşey değil”... Sonra gülmeye başladı tabi. Akıl sır erdirememişti şu sıkça kurumsallaştırılmışlığımızın en somut haline dönüştürülmüş evliliğin duyguların en büyük düşmanı addedilerek üzerine saldırılmışlığına...
Severdi annesini... Her anne gibi değerliydi. Dünyadaki en önemli varlıktı onun için...
Peki niye bu kadar değerli bir varlık sevgiyi değil de sevgisizliği öğretirdi?
Kendi içinde besleyip büyüttüğü ve özveriyle çevresine dağıttığı o hayat bağlacını, nedense pek öyle önemsemezmiş gibi davrandı annesi. Kendi kafasındaki “doğru insan” karşısına çıkarılıncaya kadar sevgiye düşmandı. Sonra emredecekti: “Sev karını!”...
Neden güveni değilde kuşkuyu öğretmişti ona?
Annesi nedense hep “korumacılığı” “uzaklaştırmacılık” olarak algılamış ve uygulamıştı... Halbuki uygun gördüğünde kalbe hançer yarası gibi saplanmışlara bile sahip çıkmıştı... “Ailemize uygundu...”, “Akıllı ve başarılıydı...”, “Hata yapmak insana mahsustu...”
Şunu vurgulu ifade etmeyi tercih etti nedense kendi kendine söylenirken, sesini yükseltti:
Yanılgıların en büyüğü duyguları hiçe saymaktı.
Duyguların gücünü bilmek, akıl diye öğretilen çıkar evliliğine hayır diyebilmek şeklinde, erkek-kadın birlikteliğine sevginin ışığında bakabilmek şeklinde algılanmalıydı halbuki.
“Duygulu insan gerçek insandır...” dedi. Sesini alçaltmıştı nedense yine. Devam etti:
İnsan olabilmek...
Özlediği sadece buydu aslında... İnsan olabilmek... Yıllardır hayatını kabusa çeviren akıl yolculuğunun duygu özgürlüğünü ne derece kısıtladığını anladığında özledi insanlığını...
“İmkansız aşk” bu yüzden hayati değer taşırdı onun için... Hayata dönüvermişti de hala neler olup bittiğini kestiremiyor gibi bir ruh hali vardı. Uçurumlardan dönmüştü adeta.
Anladı romantizmin önemini, belki umursanmaz tehlikesini yeniden. İnsan olmak, ne “çok ahlaklı” olmaktan geçerdi, ne de “çok mantıklı” olmaktan... İnsan olmak romantiklikle özdeşti...
Bu yüzden başkaldırmıştı işte.
Daha çok başkaldırmak lazımdı. Üzerinde baskılar vardı.
Başını kaldırdı ve kendisine öğretilen yanlışlara, yalanlara başkaldırdı.
Sevginin ayaklar altına alındığı bir çıkar dünyasında daha çok başkaldırması gerektiğini anladı.
Duygularını korumanın, geliştirmenin, açıklamanın tek yolu buydu... Başkaldırmak...
“Bir savaşa hazırlandı”...
Tek silahı romantizmdi, duygularıydı, insanlığıydı...
Sevdiğini söylemekten korkmayacaktı. Kendini savunacaktı... Aslında kendini değil de hayatı savunacaktı belki...
“Seni ben seviyorum, bu sevgi benim özgürlüğümdür bunu duyduğum sürece seveceğim.” diyecekti.
Romantizmi öldürmeyecekti.
Bu düşüncelerle buluşma anını bekledi....
Romantizmi öldürmeyecekti...
IV.
Herkesin aklında aynı sorular vardı. İnsanlar merak ederlerdi olup bitenleri. Özelde O’nun yaşadıklarını yorumlayarak, aslında genelde aşk denen olgunun formülünü alabilmek için gözlerini dört açarak, sorgulayıp durdular onları...Ne sebep olmuştu da sevgi bu kadar ön plana çıkabilmişti?
Öğretilenlerin dışına nasıl taşmıştı duygular?
İlk tanıştıklarında şaşırmışlardı. Hayatın katı gerçeklerine rağmen yaşanılan içsel bir temas vardı. Bu temas anlam katmıştı hayatlarına. Zevk almışlardı hayattan. Romantizm, insan olabilmekti. İnsanca bir iletişimi yaşamanın huzuruna vardılar.
Nasılsa hayatın katı gerçekleri kendi içlerinde yaşadıkları huzurun dışa vurulmaması için yeterli birer etkendiler. Rahattılar. Beklentisiz sevdiler birbirlerini...
Rahat oldukları için saatlerce süren dialoglardan kaçmadılar. Hayatın katı gerçeklerini kabullenişleri herhangi bir beklenti içerisine girmelerine de olanak tanımayacaktı ne de olsa.
Kendi içlerinde yaşadılar, mutlu, gülümseyerek baktılar hayata... Kendi içlerinde yaşayışları onlar için yeter de artardı bile... Etraflarındaki kimse anlam veremedi içlerindeki o farklı yaşam kaynağı enerjiye.
O rahat dönemde hiç itiraf edilmemiş “gizli buluşmalar” yaşandı hayallerinde. Katı gerçeklerle yüzleşmekten çekindikleri için bundan hep kaçınmışlardı herhalde.
Saatlerce süren dialogların ardından huzurla kendilerine döndüler... Yataklarına uzanıp bir o kadar daha düşündüler...
Paylaşılanları yorumladılar belki...
Dokunmanın özlemiyle yanıp tutuştular belirli bir süre. Kim bilir kaç kez yumuşacık yastıklarını kendilerini ona karşı rahat hissettikleri insanın omuzuymuş gibi kullandılar. Sahi hangi bilgi yarışmasında yastığın işlevi sorulacak olsa “sevgilinin omuzu” cevap olarak kabul edilebilir ki? Hangi sözlükte? Hangi makinada? Hangi makinalaştırılmış “akıl”da?
Yastıklarına sokuldular. Katı gerçekler yastığın yerini alacak omuza ulaşmamaları için geçerli sebeplerdi onlar için. Kafalarında tilkilerin dolaştığı çok kısa zaman aralıkları dışında arayışlara girmediler. Yastığın yerine o omuza yaslanmak için içlerinde ne cesaret vardı ne de yeterli romantizm... Bunu dert etmediler... Nasıl olsa mutluydular...
Beklentisiz sevdiler birbirlerini...
Yaşanılan paylaşım sihirliydi. Sihrin büyüsüne hiçbir zaman kapılmadılar. “Güçlü” oldular...
Neden?
İnsanları mutsuz etmemek için...
Hayatın katı gerçeklerinin farkında oldukları için...
Çok insan yorumladı ilişkilerini. Onlardan önce defalarca başkaları saptadı “yakınlıklarını”... Oralı olmadılar. “Biz arkadaşız” dediler. Sihrin farkındaydılar ancak büyüsüne kapılmadılar. Sevgilerini dostlukla bütünleştirdiler, sonsuzlaştırdılar!
Çok sonraları bir arkadaşı ona, “Aranızda birşey olmayacağı için seninle bu kadar yakınlaştı” demişti.
Yanlıştı.
Onları yakınlaştıran, kurdukları muhteşem iletişim köprüsüydü, yaşadıkları paylaşımdı. Birbirlerini istediler, akıllarına yenik düştüler sonraları...
Bu kez ağzından çıkan sesler “söylenme” eylemi değildi sanki. Yalnız başına oturduğu odada sanki birileri varmış ve onu can kulağıyla dinliyormuş gibi fısıldadı bu kez:
“Yakınlaşmak” ne demek?
İnsanların sosyal ortamlardaki kalıplaşmış konuşmalarında, arkadaşlık kurmak, dostluklar yaşamak belki.
Sosyal olmayan boyutta muhteşem bir içsellik, sevgi...
Yaşanılanları her zaman Freud’un bakış açısıyla değerlendirmek ne kadar yanlışsa, Freud’u dışlayarak yapılacak her türlü yorumlama da insanlık için bir kayıptı ona göre...
Kendi içlerinde yakınlaştılar, yalnız kaldıklarında birbirlerini düşündüler saatlerce... Kısa bir süre sonra kalıplara boyun eğdiler.
Adına “arkadaşlık” diyerek devam ettirdiler muhteşem iletişimlerini... Özel bir arkadaşlık geliştirdiler. Herşeylerini paylaştılar... İyi günde, kötü günde birbirlerinin yanlarında oldular. Kendi içlerinde ifade etmekten çekindikleri duyguları anlatan insanca yazılar gönderdiler birbirlerine... Kendi içinde birçok olumsuzluğu da barındıran aşktan uzak durdular, saf sevgilerine sığındılar, dostlukla nefes alıp verdiler...
“Yakınlaşmak” ayağa mı düşmüştü yoksa?
Kolay mı somutlaştırılmamış bile olsa bir düşü tek kalemde kuru bir yakınlık olarak algılamak...
Öyle olmasını temenni edenler için kolay olabilirdi ancak bu. Öyle de oldu...
Diğer taraftan öyle olmadığını hissedenler, abartarak ifade ettiler yorumlamalarını... Çevrelerindeki herkes ama herkes bir “yakınlık” olduğunun farkındaydı. Bazıları kalıplaşmış düşüncelerle bunun kendileri açısından zararsız bir “yakınlık” olduğunu düşünmek istediler, bazıları ise yakınlığın temel sebeplerinin çok iyi farkında olduklarından sosyal açıklaması ne olursa olsun bu “yakınlığı” abarttılar, karaladılar.
İşte böyle bir ortamda kendileri ara sıra küçük bazı hatalar yapmışlarsa da üçüncü şahıslardan kaynaklanan baskılar en büyük “hatanın” gerçekleşmise sebep oldu. En büyük “baskı”, en büyük “hatayı” da beraberinde getirivermişti işte...
Neydi en büyük “baskı”?
Özel hayatlarına karışılması, karışılması, karışılması... Karışılmakla kalınmayıp hırsız girmiş ev misali herşeyin dağıtılması... Çomak sokulmuştu düzenlerine. Sokulan çomak sağduyuyu da beraberinde götürmüştü... Kovana sokulmuş bir çomak gibi işte... Hırsız girmiş bir ev gibi, yeni bir düzen... Düzensizlik...
Neden en büyük “hata”?
Yaşanılan büyük bir hataydı çünkü kurdukları düzenden son derece memnundular. Birbirlerini uzaktan sevmekten, dostça bir paylaşımdan yanaydılar. Bu onlara yeter de artardı bile. Ne de olsa hayatın katı kurallarıyla iç içe yaşamaktan dolayı kendilerini suçlamıyorlardı da. Böylesi daha çok işlerine geliyordu...
Duraksadı bir an. Fısıltılar kesildi. Düşünmesi gerekirdi bir süre. Kendiyle konuşmasını kısa bir anlatımla noktaladı:
Nedenini anladık da, hata neydi hata?
İki taraftan biri itiraf etti...
“Seni seviyorum”...
Hatanın sonucu ne oldu?
Romantizm başkaldırıdır. Bir taraf başını kaldırdı, insanca duygularına sarıldı, duygusal özgürlüğü benimsedi.
V.
Çelişkiler dönemi başlamıştı birkere. Artık kendiyle konuşuyor olsa da kelimeler zor dökülüyordu ağzından. İki kez düşünerek şekillendiriyordu cümlelerini. Olup biteni ölümsüzleştirirken şu saptama döküldü dudaklarından:İnsan ilişkilerinde “beklenti” öldürücüdür.
Bir taraf başını kaldırırken diğer taraf başını kuma gömmeyi tercih ederse ne olur?
Bir an düşündü. Bir sigara yaktı.
Galiba bunu da sevgi ile aşkı tanımlayarak açıklayabilecekti. Neydi aşkla sevgi arasındaki fark?
Düşünmeye devam etti bir süre.
Aşk neydi?
Heves, istek, sevmek, sevilmek...
Fırtına, deprem, altüst oluştur aşk...
Hayattır, ölümdür...
Biten bir aşktan sonra yeniden doğmak, büyümek, yeniden yaşamak zorundadır insan...
Sevgi nedir?
Yumuşaklıktır, serinleticidir, gülümseyiştir...
Filiz yeşilidir, deniz mavisidir...
Paylaşımdır sevgi...
Hoşgörüdür, bağışlayıcılıktır...
Sevgi yaşayan her şeyi içine alır, genişletir.
Aşk insanı bazen tanrı yapar bazen gereksiz bir böcek. Sevgi ise insanı insan yapar.
Aşk ömür boyu sürmez ama sevgi sonsuzdur...
Bir böceğe dönüşen aşk sevginin önüne geçebilir.
Aşktan sonrası zordur. Geçici olan aşkı dostluğa, sevgiye dönüştürebilmek demek, sonsuz bir paylaşım demektir. İşte büyük mutluluk budur.
Aşk karşılık bekler... Sevgi karşılık beklemez...
Karşılıksız aşk cehennemdir...
Aşk alıcıdır, sevgi verici...
Sevgi başlı başına yaşayan bir varlıktır. Sevgi, karşılığı alınmak için verilmez...
Aşk tüketicir, sevgi üretici...
Aşkta cinsellik hakimdir ilişkiye...
Sevgide cinsellik yumuşaktır. Öfkeyle başlamayan, pişmanlıkla bitmeyen bir cinsellik...
Cinsellik bütün hayatımızda vardır. Çoğu kez biz farkına varamadan vardır.
Zaten bu yüzden ciddi bir paylaşım üzerine inşa edilmiş “yakınlık” asla ama asla sıradanlaştırılamaz.
Sıradanlaşmayı elemişti bir kere kafasında. İtirafının sonuçlarını yorumlamayı sürdürdü:
İşte bir tarafın itirafı öldürücü diye nitelendirilen “beklentiyi” de beraberinde getirmişti...
Beklenti aşk demekti.
İçinde acıyı, hayal kırıklıklarını da barındıran bir duyguydu aşk ve her zaman olmasa bile onların ilişkisinde sevginin de düşmanı oluvermişti.
Kalıplarıyla mutlu olan insanların düşmanıydı aşk...
VI.
Çelişkiler hakimdi artık hayatlarına. Sevgiyle yüceltilen dostluk yerini beklentilere bırakmıştı.Bir taraf “Sevgi itiraf etmektir” demiş, itiraf etmişti...
Ok yaydan çıkmıştı birkere.
Aşkına karşılık beklerdi.
Aşkta gurur vardı. Gururunun ayaklar altına alınmasına izin veremezdi.
Buluştular.
Çelişkilerle dolu kafasından geçenleri sıralayamadı karşısındakine...
Sevdiğini söylemişti birkere. Bununla gurur duyuyordu. Romantizme ihanet etmemişti, etmeyecekti de.
Aşk hakimdi hayata...
Gururluydu. Tek bir cümle bekledi:
“Bende seni seviyorum....”
Yönlendirmeyecekti. Gururluydu, bekleyecekti.
Zaten kalıplarıyla da mutlu olabileceği gibi bir çelişkisi de yok değildi hani. Basit bir itiraftan başka beklentisi de yoktu. Eğer itiraf etseydi, dostluklarına sığınacaktı.
Aralarındaki ilişki zeminini kaybetmişti.
Bir taraf aşıktı... Diğer taraf seviyordu...
Aynı noktada buluşabilselerdi, zemini tekrardan sevgiyle inşa edeceklerdi belkide.
Eğer O’na “Bende seni seviyorum ancak kafam çok karışık...” diyebilseydi mesela...
Az çok tahmin ederdi olacakları...
Rahatlayacak, karmaşadan kurtulacaktı. Çok değil bir iki gün sonra ne istediğini bilerek, ezilmeden, gülücüklerle, elinde bir çiçekle dayanacaktı kapısına.
“Sonsuza dek dostun olarak yanında olmaya çalışacağım” diyecekti.
Aylar önce aralarında geçen bir konuşmayı hatırladı.
Ne demişti O’na çağdaşlıkla cesaretin bağlantısını anlatmaya çalışırken?
“Çağdaş insan egosuyla hareket etmez. Sahiplenip denetlemez, manipule etmez, kullanmaz. Çağdaş insan bilinçlidir, sahiplenmediği için hem kendisi özgürdür hemde sevdiği…”
O’nun cevabı ne olmuştu?
“Bunları söylemek kolay… Uygulamak zor, hadi bir özeleştiri yap bakalım… Sen ne kadar uygulayabiliyorsun bu dediklerini?..”
Aylardan sonra işte bu sorunun cevabını verebilme fırsatını eline geçirmişti.
Yine boğazına birşeyler takılır gibi oldu. Zamanı geri döndürebilir miydi?
Fırsatı kullanamamıştı.
VII.
İşte o gün uygulamaya kararlıydı… Söylenmesi kolay, uygulaması zor bir düşünceyi hayata geçirecekti. Çelişkileri buna izin verecek miydi?Aşıktı ama geleceğe dair bir “birliktelik beklentisi” yoktu.
Tek beklentisi sevdiğini söylediği için bunun karşılıklı olduğunu duymaktı.
“Cesaret” marifet değildi sevdiği insan için… Marifet “direnmekti”…
Gururunun ayaklar altına alınışını hazmedemedi... O başkaldırmış, savaşmaya bile hazırdı... Yinede “gururunun ezilmediği bir ortamda” herşeyden önemli tek birşey vardı O’nun için... Dostluğu, yaşanılan ve yaşanılacak insanca paylaşımlar...
Buluşmanın başlığı sonlarına doğru konmuştu...
“Son görüşme...”
Anlatmaya çalıştı, boğazı düğümlendi nedense… Ağladı…
Anlaşılamadığını hissetti… “Hayal kırıklığı” hakimdi hayatına…
Ne istediğini bilmezdi. Ezikti. Gülmeye çalışırken ağladı. Elinde çiçekler yoktu, ağzında, aklında “taş” ve “kurşun” vardı...
Aşk sevginin önüne geçmişti birkere…
En büyük çelişkisiyle başbaşa kaldı…
Bir taraftan romantikti, sevgisine sahip çıkacaktı, diğer taraftan beklentilere boğmuştu kendini yok yere.
Sevgisine nasıl sahip çıkacağını da çok iyi bilirdi. Dostça sarılacaktı O’na…
Daha önce de yaşamıştı kalıplara sığmayan ilişkiler…
Dürüstlük hakimdi o dönemlerde hayatına…
Karşılıklı itiraflar gerçekleşmiş, şartlara göre yeni bir yol çizilmişti… Yıllar önce benzer bir durumla karşı karşıya kalmış, sevgiyi öldürmemişti…
Nitekim yıllar geçmiş, o dosttan doğum gününde şöyle bir mesaj gelmişti telefonuna:
“Hep mutlu ol, insana en güzel duygulardan birini tattırdığın için; hiç karşılık beklemeden dürüstçe arkadaş olduğun için, iyi ki doğdun iyi ki seni tanıdım”.
İşte bu cümle içtenliğin, dürüstlüğün zaferinden başka birşey değildi.
Bu kez yalnız kalmış, zafere ulaşamamıştı... Bir kez daha anladı bir yola çıkarken o yola kiminle çıkıyor oluşunun ne derece önemli birşey olduğunu...
VIII.
“Şanssızlık kapıyı çalınca”...“Çelişkiler neyin ürünüdür?
Şöyle bir kafasını toparlamaya çalıştı. En büyük iddiası yaşamı yorumlayabilme yetisiydi. Acaba bu iddia bir şanssızlık mıydı?”
...
Yaşamı yorumlayabilme, insanların içini okuyabilme iddiası en büyük şanssızlığıydı.
Güçlü iken şanssızlığını şansa dönüştürmesini çok iyi bilirdi.
Arabesk bir yaşam öğretilmişti O’na...
Gücünü yitirdi, zayıflaştı, bir kaşık suda boğdu kendini, sevgisini...
“Senden kurtulmak tek niyetim” diyebildi...
Aşkın sebepsiz hırçınlığına bıraktı kendini...
“Duygulu insan gerçek insandır...” diyordu ya, insanlığını bu kez öfkesiyle tattı... Hayal kırıklığı öfkeye dönüştü...
Zaten oldum olası kızardı insanlara, hep işlerine geldiği gibi davrandıklarından, yakınlıklarını kafalarına estiği gibi bazen arkadaşlığa bazen de karşı konulamaz bir aşka dönüştürmelerinden... “Çıkar” sezinlerdi hep insan davranışlarında ya pek hoşnut kalmazdı kendi insanlığından da...
“Git kendine oyalanacak başka ahmaklar bul!” bile demişti sevdiğine...
Sevdiğini itiraf edemeyen bir insana ne söylense yerinde olacaktı. İçinde bir düşman yarattı...
Aylarca süren bir yakınlığın dostluktan öte bir hoşlanma, arzulama barındırdığını işitmek istedi, işitemedi...
Gülünecek durumdaydı... Bir savaşa hazırlandı, başka birtanesinin göbeğinde buldu kendini...
Artık bu bir savaştı...
Aşkın bir savaş olduğunu düşünürdü zaman zaman... Kaleler fethedilir... Bir kazanan bir de kaybeden vardır derdi...
İyi de kim kazanmış, kim kaybetmişti?
Önemi yoktu cevabın... Mutlaka her ikisi de kendilerine göre birer kazançlar ve kayıplar tablosu çizmişlerdi.
Habersizce, kalleşçe yaşansa da bir savaş başlamıştı... Savaşlarda her zaman kurunun yanında yaş da yanardı. O’nun için en büyük kayıp ateşten korunamayarak yanan yaş ağaçlardı, arkadaşlardı...
Diğer taraftan tüm bu yaşananların ardından O’nun kazancı ne olacaktı?
IX.
“Her aşkın bitişi bir ölümdü” derdi ya, yeniden doğma, büyüme, yaşama zamanıydı artık.Yenilenme zamanıydı...
“Güzel kadın” arayışı başladı O’nun için...
“Kendini güzelleştiren de çirkinleştiren de kadındır” diye düşündü...
Çarpıcı güzelliğe sahip kadınlar erkeklerin başını döndürür... Ancak kalıcı etkiyi “erkek için anlamlı kadın” yaratır.
Doğal, içten, “anlamlı” kadın, haksızlıklara karşı isyan edebilen, yeri geldiğinde kitleleri etkileyebilme özelliğine sahip lider insandı O’nun için kadın...
Madde madde sıralardı kadından beklentilerini:
Bir... Kendini erkek için anlamlı kadın olarak düşünebilecek...
İki... Kimin için anlamlı olduğunu farkedebilecek...
Üç... Başka bir insan için anlamlı olmanın önemini kavrayabilecek...
Dört... Dünya için anlamlı olabilecek...
Beş... Kendi için anlamlı olabilecek...
Altı... Anlamlı olabilecek...
Güzelliğin sırrı budur.
Hem dünya hem de kendisi için anlamlı insanı “dünya görüşü olan insan” olarak betimlerdi kendince.
“Bir ağaç gibi tek ve hür”, aynı zamanda “bir orman gibi kardeşçesine” yaşayabilmeliydi “anlamlı” insan.
Kendini dünyada “tek ağaç” olarak görenler ne anlardı ki özgürlükten? Onların “özgürlük” dediği, sosyalist öğretiyle yoğrulmuş beyinlere ancak da “bencillik”, “ego düşkünlüğü” olarak yansırdı. Zaten en büyük savaşım da insanlara empoze edilmiş “özgürlüğün”, “gerçek özgürlük” olmadığı düşüncesine taraf toplama, aklı, kalbi, bireyi “bilince davet etme” savaşımı değil miydi?
İşte bunların farkında olabilendi “gerçek insan” ve de “gerçek kadın”...
Bir de şu vardı tabi;
Bilebilmeliydi kadın:
Kadın erkekle kadın olur... Erkek kadınla erkek....
Kadın, kendini kadın yapan erkeğe aşık olur...
Erkek kendini erkek yapan kadına aşık olur...
Olayın anlamı iki kişinin arasındadır. Zaten o yüzden “Ne buldu bu kadında?” veya “O adamın nesine tutuldu, şaşıyorum” şeklindeki sorular da anlamsızdı O’nun için.
İki kişi arasında yaşananlar, “özel”dir, anlamlıdır diye düşündü.
Binlerce anahtarın arasında bir tek anahtarın, binlerce kilitin içinde bir tek kilide “uyması” gibi, bir insan başka bir insana “uyardı”...
“Birbiri için anlamlı olmak”...
Aşkın sevgiye, dostluğa götürecek gerçek tanımlaması buydu işte...
“Birbiri için anlamlı olmak”...
Bunun için önce insan kendini anlamlı kılmalı...
Kendini hayat için yaşanır kılmak, hayat için değerli kılmak, hayat için önemli kılmak. Kendini bunun için geliştirmek, kendini bunun için yetiştirmek...
Etrafındaki sevgi düşmanları, yenilgileri hayatının merkezine koyan zavallıları düşündü bir süre. Onlara da verecek cevabı vardı:
Dudak bükebilirsiniz...
“Kimin için?” sorusunu sorabilirsiniz...
“Öyle sanmıştım. Onun için anlamlı olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Artık kimse için değmez” diyenler olabilirdi...
Kadın için erkek, erkek için kadın önemlidir. Gerçekteyse, önemli olan “hayata açılan kapılar”dır.
Hayata bir erkekle açılmak, hayata bir kadınla açılmak çok önemlidir.
Gerçekteyse, hayatın kendisi önemlidir.
Eğer biz “hayat için anlamlı” olmayı öğrenebilirsek ne çok insan bizi “kendisi için anlamlı” bulacaktır bilseniz...
İnsan; erkekte de kadında da hayatı aramaktadır.
“Hayat için anlamlı” olmayı bilemezsek, önce kendimiz için, sonra da kimse için anlamlı olamayız.
Bu durumda “kendini güzelleştiren kadın” yani “kendini güzelleştiren insan” arayışı devam edecekti...
X.
Acıkmıştı. Buzdolabını karıştırdı. Meyve suyu içti bir bardak. Hem havalar da soğumuştu artık Ankara’da. C vitamini soğuk algınlığına bire birdi... Sahi her yıl soğuklar başladığında, kar yağdığında mutlaka sonbahara, kışa dair satırlar karalardı. Yine yazacak mıydı? Eski sonbahar yazılarını düşünürken bakış açısı genişledi bir anda. Hikayesini fısıldarken bu geniş bakış açısını kullanmayı denedi bu kez. Şöyle bir düşündü:Ne çok örneklerle karşılaşmıştı hayatta...
En büyük kazancı her defasında arayışının merkezine anlamı ekleyebilmesiydi belkide...
“İyi ki çantasında bir şişe kırmızı şarapla ‘anlamsızca’ kapımı çalanlardan birine beslememişim bu yüce duyguları... İyi ki ‘anlamsız’ bir kalp hırsızına değil de kendince değerleri olan eski bir dosta saklamışım romantizm kokan hislerimi” diye geçirdi içinden.
Kim bilir belkide bu farkındalık düzeyi yine en büyük şanssızlığı olacaktı hayatta...
İnsanın en büyük çelişkileri kendiyle ilgili olanlardır...
Kendimizle ilgili iddialarımızı “şanssızlık” olmaktan çıkarıp “şansın kapıyı çalacağına dair” bir umuda dönüştürebildiğimiz zaman her savaştan mutlaka ama mutlaka galip çıkacağız...
Şöyle bir saatine baktı. Geceyarısı 12’yi gösteriyordu saatler...
Bal kabağına dönüşüvermişti araba...
Bir sigara daha yaktı.
Yine anlamsızlaşmıştı “Leyla ile Mecnun” hikayeleri...
Bir sonraki balo gecesine kadar beklemeye karar verdi.
Çok önemli birşey daha öğrenmişti...
Aşka ve aşk duygusunu öldürmeyenlere saygı duymayı...
Belki O’nun için araba bal kabağına dönüşüvermişti göz açıp kapayıncaya kadar ancak O tazelenmişti...
Leyla ile Mecnun’un hikayesindeki kent yöneticisine benzemeyecekti artık...
Hani Mecnun, Leyla’nın aşkına tutulur da çöllere düşünce, kentin yöneticisi “getirin şu Leyla’yı bir de ben göreyim” demiş. Leyla gelmiş, yönetici bakmış, kara kuru bir kız. Leyla’ya hoş sözler söyleyip gönderdikten sonra yanındakilere “bu kız için mi Mecnun çöllere düştü?” demiş. Bunu Mecnun’a söylemişler. Mecnun “onu birde benim gözümle görseydi” demiş.
Aşk budur. Kimse kimseyi başkasının gözüyle göremez. Onun için de aşk yargılanamaz.
“Aşkın gözü kördür” deyişi işte bu hikayeden yola çıkılarak ifade edilmiştir.
Her aşk kutsaldır ve kimsenin o aşka karışma hakkı yoktur...
Yeter ki “ahmak” durumuna düşmeyelim...
Yeter ki “kendi için anlamlı” bireyler, “birbiri için anlamlı” eşler kutsasınlar aşkı...
XI.
Yorulmuştu. Yinede direnecekti.Fısıltı kesildi.
Nedense aklına yıllar önce okuduğu bir kitap geldi. Tozlu rafa yöneldi. Çok kısa bir süre sonra Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?” adlı yapıtının ikinci cildinde 18. sayfayı açtı.
Direnmekten neyi kastettiğini hikayesinin sonunda bir klasikten alıntı yaparak açıklayacaktı okuyucularına:
“... Divana uzanmış sigara tüttürüyor Kirsanov. Ve düşünüyor: ‘Namuslu ol. Yani hesaplı. Hesapta hep toplamı gözet ve toplamın, yani bütünün, parçalardan daha büyük olduğunu hiç unutma. Burada toplam senin yapın, kişiliğindir. Dolayısıyla senin kişiliğin, tek tek şu ya da bu hevesinden daha güçlü, daha önemlidir. Bu bakımdan, - eğer bir gün aralarında bir çelişki, bir çatışma çıkarsa – bir bütün olan kişiliğini bütün münferit heveslerinden, tutkularından üstün tutmalısın. İnsan doğasıyla ilgili pek çok şeyin düğümü buradadur ve buna kısaca dürüst olmak denir. Dürüst oldun mu, gerisi kolay. İşte sana bir tek kural. Üstelik hiç de bilgece olmayan yalın mı yalın bir kural!...”
Sürekli vurguladığı bir kavram vardı: Kişisel bütünlük...Kişisel bütünlüğü gözetmenin önemini bir kez daha hatırladı hikayesini sonlandırırken...
Kişisel bütünlüğüne zarar vermemek için direnecekti...
Fısıldaşmalara gebeydi...