Görüş, 31 Ekim 2004 Birikim Özgür | ||
29 Ekim, İrtica ve “Ankara” “Türkiyelilik üst kimliği” tartışmalarını başlatan Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu’nun üyelerinden biri olan Prof. Baskın Oran’ın son günlerde yaptığı bazı çarpıcı değerlendirmelerden yola çıkarak “Ankara” nedir ne değildir irdeleyelim.Batı toplumlarının tarih boyunca yaşamış oldukları süreçler Türkiye’de yaşanmamış olduğu için çağdaşlaşma hedefi Türkiye’de “yukarıdan devrim” yöntemiyle hayata geçirilebiliyor... 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, böyle bir cumhuriyettir. Türkiye’de o dönemde iç dinamiklerin yetersizliği nedeniyle bir yukarıdan devrim söz konusu olmuştur ama “içte” de bu devrime karşı bir hareketlenme yaşanmış, bu da “iç dinamikler” olgusunu kısmen de olsa toplumsal hayatın bir parçasına dönüştürmüştür. O dönemde Cumhuriyet’e karşı çıkanlar “irtica” tehlikesinin baş sorumlusuydular. Yani “gericilik” endişesi, Cumhuriyet sonrasında Türkiye’nin özellikle iç politikasında önemli bir değişken olarak yerini almıştır. Prof. Baskın Oran’ın ısrarla üzerinde durduğu nokta ise şudur: 1920’lerin şartlarında yapılan “irtica” tanımı ve elbette Mustafa Kemal’in “ilericiliği” (sadece) o çağın ilerici – gerici sınıflandırmasına uygundu. Baskın Hoca’ya göre bugünün şartlarında da benzer bir ilerici – gerici ayrıştırması yapmak mümkün... O günün şartlarında, Mustafa Kemal, “Ne Mutlu Türküm Diyene” derken aslında o devirde son derece modern bir yaklaşımla ulusuna seslenmişti; ırkçılığın kol gezdiği o yıllarda, Türk olmayı bir mutluluk vesilesi saymış ancak bunu baskıcı bir anlayışla ifade etmemişti. Elbette yine o dönemde kendi (yukarıdan) devrimine karşı çıkan gericilere (mürtecilere) son derece acımasız yaklaşmıştı. Ancak bunu farklı bir tartışma konusu olarak algılamakta fayda var; zira o dönemde bir politik rekabet vardı; devrimin başarısı her şeyin üstünde tutulmaktaydı. “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü ise Atatürk daha çok sokaktaki insana yani bu politik karşıtlığın dışında kalan, mutluluğu için devrimler yapılası koskoca bir topluluğa yönelik sarf etmişti. Uzun lafın kısası, o günün koşullarında, Atatürk, “ilerici” bir tavır takınmıştı ancak dünyadaki gelişmeleri doğru okuyamayıp Atatürk’ün “80-90 yıl öncesine dair ilerici tavrını” ısrarla bugün de hiç değiştirmeksizin aynen devam ettirmekten yana görünen, “statükocu” kesim, maalesef Türkiye’nin başına çöreklenmiş yeni “irtica” tehdidinden başka bir şey değil. Prof. Baskın Oran, “mürteci” (irtica tehdidinin sorumluları) şeklinde nitelendiriyor; bugün, Türkiye’nin ilerlemesine, AB üyeliği sürecinde gerekli adımların atılmasına ve örneğin Türkiyelilik üst kimliği çerçevesinde toplumsal barışın hayata geçirilmesine karşı çıkan kesimleri. Prof. Baskın Oran bir şeyi daha vurguluyor: 1923’te “ başı ezilen” toplum kesiminin yani o dönemin irtica tehdidinin bugünkü torunları Türkiye’nin içinde bulunduğumuz çağda ilerleme sürecine (AB üyeliği süreci kastediliyor) büyük katkı koyarken, o dönemin devrimci – ilerici kesimleri maalesef ülkenin gelişme sürecine aynı katkıyı koyamamakta; “mürteci” tanımlamasına uygun hareket etmektedir... Yani AKP, dün irtica tehdidi sayılan dindar kesimin bugünkü uzantısı – torunları – ama günümüzde AB sürecine inandığı için ilerlemenin savunucusu addediliyor (Bu saptama üzerinde biraz düşünmek, biraz daha araştırma yapmak gerekiyor çünkü AKP’nin AB sürecini bir kalkan olarak kullandığı yönünde bir gözlemden de bahsetmek mümkün). Hala hazırda ise Kıbrıslı Türklerin buradan çıkarması gereken sonuç bana göre şudur: “Ankara” kimdir, nedir? Yenilir mi içilir mi? Ankara, karmaşık bir denklemdir... Bırakın dışarıdan bakanları, bugün Ankara’dakiler bile “Ankara’nın” statik (durağan) bir tanımını tam olarak yapamamaktadırlar. Bir birey olarak “Yeni Dünya Düzeni” ile birlikte içine sürüklendiğimiz sahtelikten dem vurmaktayım. Bize, “Barış, Demokrasi ve Özgürlükler Dünyası” diye yutturulmaya çalışılan bu çirkef düzeni reddediyorum! Daha da ileriye gidip, “AB neo – liberalizmin temel siyasi duruş olarak benimsendiği bir birliktir; bu nedenle ben ülkemin hangi AB’ne üye olduğunun da sorgulanmasından yanayım. Bu AB’dir ki benim toplumumu Türkiye’nin bir uzantısı addetmekte ve geleceğimi tamamen Ankara’nın insafına terk etmektedir” diyorum... Ancak tüm bu rahatsızlıklarımın siyasi çözüme kavuşturulabilmeleri için bugünü doğru okuyan ve geçmişin birikimlerine de sahip çıkabilen, söylemleri ve icraatlarıyla toplumuyla kucaklaşabilmiş siyasi partilere ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bu yaklaşım kesinlikle “gerçeklerin üstüne örtme çabası” değil. Türkiye şartlarında, örneğin, DGM’lerin sadece adının değiştirilerek (Ağır Ceza Mahkemesi) muhteviyatının tamamen aynı bırakıldığı bir dönemde, yapıcı söylemlerle toplumunun karşısına çıkamayan ve hedeflerini doğru üslupla geniş kitlelere ulaştıramayan Türkiye’deki “devrimci” kesimlerin aslında ilerici – gerici çatışması sürecinde ilericilik görevini tamamen liberal kesimlere bıraktıklarını ve dolayısı ile söz konusu olacak olan “ilerlemenin” içinin büyük bir olasılıkla boşaltılmasına olanak yarattıklarını düşünüyorum... Süslü devrimci söylemler geliştirerek sürekli bir suçlu aramak ve haliyle bunu yaparken de “rahatsızlık vermeyi” en temel politik araç addetmek, bugünkü dünya konjonktüründe pek sonuç getirici olmuyor. İnsanları düşündürmenin ve kendi doğrularınıza yönlendirmenin pek çok yöntemi mevcut günümüz dünyasında. İlkeler ve prensipler de siyasette etkin ve etkili olmanın tek aracı değil ne yazık ki. Siyasette, o devir artık ka – pan – dı. Dolayısı ile Kıbrıs’ın kuzeyinde “Ankara öyle, Ankara şöyle” diye dert yanarken bir aydın toplumuna “bilinçlendirme” bağlamında büyük katkı sağlayabilir ancak diğer taraftan bir politikacı aynı yaklaşımı sergilemesi durumunda aslında popülist ve demagojiden öteye gidemeyen bir söylemden başka bir şey üretmiyordur. Ve bu da siyaset sahnesinde meydanın Kıbrıs şartlarında liberal kesimlere terk edilmesi, ilerlemeyi savunan tek kesimin, gerçek anlamda bir ilerici siyasi mücadeleyle oportünizm / pragmatizm arasında gidip gelen; ne oranda bilinçle hareket ettiği şüpheli politikacılar ve gazeteciler olması durumunu ortaya çıkarıyor. Türkiye’nin gelişmesiyle ilgili yukarıda bahsettiğim tartışmadan da anlaşılacağı üzere “Ankara”, artık siyaset sahnesinde beklentinin ötesinde, dinamik (değişen, gelişen) bir siyasi figürdür; yani durağan, “Ankara” diye nitelendirilip üzerinde hiç düşünülmeyecek bir “öteki” değildir. Türkiye, ağır aksak da olsa, gerek dış dinamiklerin etkisiyle ve gerekse iç dinamiklerinin el verdiği ölçüde, şekil olarak AB sürecine yani demokrasiye ve insan haklarına yönelmeye çalışan çok başlı bir yönetime sahip görünmektedir... Ne var ki bu çok başlı yönetimin en kibar ifadeyle “içi doldurulması gereken” icraatları (Kıbrıs’ta çözüm, Kürt ve Alevi sorunlarının halli, tek başlı bir yönetime dönüşme) nedeniyle Türkiye’nin çağdaşlaşması, demokrasiye ve insan haklarına saygılı bir ülkeye dönüşmesi süreci uzadıkça uzamaktadır; 2006 yılında başlayacak müzakerelerle birlikte daha da uzayacağa (uzatılacağa) benzemektedir. Bizim ise siyasal alanda bu süre zarfında – 20, 30 yıl – Kıbrıs’tan yapabileceklerimiz sınırlıdır: Ülkemizde 40 bin askeri bulunan; sosyal, iktisadi ve siyasal olarak da toplumumuz üzerinde büyük etkisi olan Türkiye’deki bu “dıştan destekli hareketlenmeyi” doğru okumalı ve kendi doğrularımızdan (tek ülke, bağımsız yönetim) ilkesel düzeyde ödün vermeden (bunun yöntemlerini tartışmalıyız), gelişmeyi – ilerlemeyi kovalamalıyız. Bunu yaparken koskoca AB’nin bile ötekileştirmediği ve ABD siyasetinin de bölgedeki güçlü kozu olan bu yorumlanması zor Ankara’yı Kıbrıs’ın küçücük siyaset sahnesinde ötekileştirmeye kalkmak, bunu yapacak olan Kıbrıslı Rum veya Kıbrıslı Türklerin dünya siyasetinden kopmalarına sebebiyet verecektir (Kıbrıs’ın 17 Aralık’ta niye Türkiye’nin müzakerelere başlamasını veto edemeyeceğinin altında yatan temel neden de budur). Madalyonun diğer tarafında ise Kıbrıslı Türklerin ülkenin kuzeyine çöreklenen – kaynağı belli – “irtica” unsuruna karşı yürüttükleri siyasal mücadele vardır. Bu mücadele çerçevesinde düşünüldüğü vakit de buranın öznel siyaset sahnesinde Ankara’nın günümüz koşullarında yeniden tanımlanmasının önemini görmezden gelerek ötekileştirilmesinden daha büyük bir politik gaf herhalde olamaz diye düşünüyorum...
copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org
| ||